İşimin eğlenceli taraflarından biri de elinde öykü roman ya da deneme çalışmalarıyla gelen öğrencilerimin yazdıklarını değerlendirmektir. Yazma cüretini gösterenleri severim. Şimdi burada Zülfü Livaneli’nin son romanı “Kardeşimin Hikayesi” üzerine birkaç değerlendirme yapacağım. Cüretkar yazar adayları için bir toplu gösterim olsun. Hayatta, ne yapması gerektiğini nasıl yapması gerektiğini gösteremeyeceğin tek alan sanat alanıdır. Her eser biriciktir, kendine özgüdür, her türlü yönlendirmeye ölümüne kapalıdır. Bunu bir yere koyun. Ancak özellikle roman ve öyküde ne yapılmamalı bunun üzerine birkaç not vermek istiyorum. Öncelikle okuru romandan koparmamak için gerçeklikten asla ödün veremezsin. Tabi Berchtian değilsen. (Yine Brechtian dedim. Ne menem bir kelimedir bu. Bence Bertholt Brecht denen adamı sonra tartışalım ve konumuza dönelim.) Yani fantastik romanların bile kendi içinde fantastik bir gerçekçiliği vardır. Yazarın doğum sancıları çekmesi, başının ağrıdan zonklaması kılı kırk yarması, bu gerçekçilikten kopmamak içindir. Okurun zekasına saygı duymak demektir bu. Yani Livaneli’nin romanında olduğu gibi okuma yazması olmayan, eve temizliğe gelen köylü kadına, evdeki cinayeti gördüğünde “Korkunç, korkunç!” diye naralar attırırsan okuru romandan kapı dışarı etmiş olursun.
İkinci olarak karakter yaratma işine değinelim. Romancılığın en zor yanı karakter yaratmadır. Klişeleri aşmış kendine özgülükleri olan kişiler yani. Aklımıza gelmeyen veya cesaret edemediğimiz şeyler yapan kişiler. Sen karakteri bırak tip’leri bile doğru dürüst yaratamazsan bu iş olmaz. Zülfü Livaneli’nin romanındaki gazeteci kız gibi olmamalı mesela. Gazete muhabiri en yırtık hatta tuttuğunu koparan, vazgeçmeyen tiplerdir. Zülfü’nün romanındaki kız, bol tripli Cadde kızları gibi röportaja gittiği adamın sözlerine triplenip küsüp gidiyor. Gazeteciyi kapıdan kovsan bacadan girer, bilirsin. İşte bunun gibi yazmayı başaramadığın tip seni romandan koparır. Üçüncü bir konu aşkı ve aşıkları anlatma işidir. Değerli yazar adayları şunu unutmayın aşık olunan her kız dünyanın en güzel kızı değildir. Genel ölçülere göre söylüyorum bunu, yoksa sen kime aşıksan o dünyanın en güzel kızıdır o başka. Yani roman kahramanının aşık olduğu kızı Cindy Crawford ya da Scarlett Johanson gibi anlatmaya kalkmayın. Zülfü’nün romanında olduğu gibi yoksul bir semtte dünya güzeli bir kız betimle, o kızın kimse farkına varmasın, 30 yaşına kadar roman kahramanını beklemiş olsun biz de inanalım.
Son olarak bir tavsiye de romanlarında cinayeti ele alacaklara gelsin. Lütfen bir kolye ya da bir takıyla cinayeti basitçe çözecekseniz cinayet konusuna girmeyin. Agahta Christie romanlarından kalma cinayet çözümleme yöntemlerini bırakın. İllaki cinayet romanı yazmak istiyorsan CSI dizileri izle. Yani teknolojinin çözümdeki rolüne kafa yor. Bir de öldürmenin güçlü bir nedeni olmalı öldüren
Raskolnikov gibi olmalı bir parça. Yoksa Zülfü’nün romanındaki gibi zorlama bir karaktere zorlama bir cinayet işletme. Ben Zülfü Livaneli’yi sever, kendisine saygı duyarım. Üslup konusuna hiç girmiyorum. O da felaket ve daha ayrıntılı bir konu, onu sonra ele alalım. Ancak son romanı “Kardeşimin Hikayesi” tam bir zaman kaybı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder