19 Aralık 2014 Cuma

İBLİS NEDEN ÖZGÜR BIRAKILDI


     Düşünerek geleceğimiz tehlikeli yer neresidir? Asıl soru’nun   bu olduğunu düşünün. Batı düşüncesine bakalım mesela. Kilise engizisyonu düşünceyi kalın zincirlerle parangaladı. Bin yıl kalın zincirlerle çevrelenmiş bu muhkem ve dar daire insan denen varlığa göz açtırmadı. Ortaçağda ne bir sanat meyvesi olgunlaşabildi ne de felsefe ekinleri boy atabildi. İnsan zekâsını ne kadar tutsak edebilirsiniz ki? 13. Yüzyıldan sonra sanatın ve felsefenin gücü zincirleri zayıflatmaya başladı. Dante’yi sürdüler, Kopernik’i öldürdüler, Bruno’yu yaktılar, Galileo’yu hapsettiler. Çünkü despot kilise ruhbanları özgür düşüncenin felakete yol açacağını düşünüyordular. Ama yine de düşünce zincirlerinin birer ikişer atmasına çare olamadılar.

     Yüzyıllar önce Batı’da zuhur eden bu yaklaşım şimdi Doğu dünyasında tekerrür ediyor. Batı’nın, düşünce zincirlerini kırmaya başladığı yüzyıllarda Doğu düşünceyi hapseden kalın duvarlar inşa etmekle meşguldü.  Kilisenin aforozuna eş, İslam dünyası “tekfir” kurumunu işletmeye başladı. Felsefe ve hikmet kavramlarını birleştirmeye çalışmasına rağmen İbni Rüşd ve öncesinde ikinci Aristo kabul edilen Farabi gibi meşhur düşünürler tekfir edildiler (Dinden çıkarıldılar). Gazali ve arkasındaki siyasi destek, düşünce hapishanesinin duvarlarını yükselttiler.

     Şimdi Kuran’da anlatılan hikâyeye dönelim: Allah meleklerine “Ben yeryüzünde kendi ruhumdan üflediğim bir halife (insan) yaratacağım” demişti. Melekler de “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak birini mi yaratacaksın” dediler. “Hâlbuki biz sana hamd ederek seni tesbih ve takdis ediyoruz”. Allah onlara “Sizin bilmediğinizi ben bilirim” dedi ve sonra meleklerden insana secde etmelerini istedi. İblis hariç melekler ona secde etti. İblis “Ben ateşten yaratıldım, çamurdan yaratılan bir varlığa secde etmem” diyerek isyan etti. Allah İblisi lanetledi. İblis, Allah’a “Bana diriliş gününe kadar izin ver yarattığın insanı yoldan çıkaracağım” deyince Allah ona izin verdi. Dikkat... Allah İblis'e izin verdi.

     Allah, bize sembolik hikâyelerle bir şeyler anlatıyor. Ve ben edebiyatın ve dâhi sanatın ve dâhi Kuran’ın hikâye metodolojisinin bize verdiği analiz yöntemiyle bu hikâyeyi çözmeye çalışıyorum ve diyorum ki: Allah evreni, dünyayı ve hayatı yarattı. Allah’ın bu kudretini bilen melekler âlemi sürekli tesbih ve takdis halindeydi. Fakat eksik olan bir şey vardı. Eksik olan bir şey… Eksik olan… Eksik…  

     Melekler başka türlü davranamazdı.  Çünkü meleklerin özgür iradesi yoktu. Bu muhteşem evren ancak irade ve zekâ sahibi bir varlık tarafından seçilerek ve kabullenilerek anlamlı hale gelebilirdi. Ve Allah ruhumdan üflediğim dediği insanı yarattı.  Meleklerin itirazına rağmen yeryüzünde bozgunculuk yapacak insanı yaratması tüm yaratılışların en risklisiydi. Ama aynı zamanda en anlamlısı… Neydi bu anlam? Özgür irade sahibi bir zekâ… En büyük itirazcı hatta isyancı İblis bu riskin temel taşıdır. Allah’ın İblis’i kıyamet gününe kadar serbest bırakması ise irade ve zekâ sahibi insanı yaratmasını muhteşem bir anlamlandırmadır. İnsanı yaratmasına karşı duran fikre bir meydan okumadır. Bu durum insana, yaratılmışların en üstünü payesini vermiştir. İblis kötülüğün sembolüdür. İnsanı İblis’le bileyen Allah, insana halife unvanını da vermiştir. İblisin olmadığı bir varlık âleminde insanın meleklerden farklı olmayacaktı.  Rekabetsiz ortamın değersizi olacaktı.

     O halde bu hikâyeden anladığımızı özetleyelim. Özgür iraden varsa, İblis’e rağmen iyiyi seçiyorsan değerlisin.  İnsan zekâsı özgür iradesiyle anlam kazanıyor.  O zaman düşünce özgürlüğüne çekilen bütün setler Allah’ın insanı yaratma felsefesine isyandır. Allaha isyandır.

     İslam, İslamcılıkla ideoloji haline gelmiş ve İslamcılık , Gazali - İbni Rüşd kavgasında Gazali’nin tarafında yer almıştır. Allah, İblis’i bile özgür bırakmışken senin insan düşüncesini, tekfir etme tehdidiyle sınırlandırmaya çalışman Allah’tan rol çalmaya çalışmaktır. Bana göre affedilir bir yanı yoktur. Senin kör topal İslamcılık ideolojin sana bile güven vermediği için, onu korumak için özgür düşünceye karşısın biliyorum. Rekabete girmezsin, ithamcısın, her suçunu Batı’ya atar temize çıkarsın biliyorum.  
     İslamcılık teorisinden sanat, felsefe ya da bilim adına bir değer ortaya çıkmamasının nedeni bu setlerin hala duruyor olmasıdır. İnananlara, neyi ne kadar düşünebileceğini dikte ettiren bir ideolojik İslam anlayışı devam ettiği sürece de bu mahzun hikâye sürüp gidecektir. İblis özgür ama insan değil… Düşün istersen


26 Kasım 2014 Çarşamba

THOMAS MORE, ÜTOPYA, ERASMUS ve KURAN İSLAMI

    Thomas More’un Ütopya’sını okuduğunuzda hafif çaplı bir hayret duygusu damarlarınızdan vücudunuza doğru yayılır. Feodal bir toplumda, mülkiyeti bu kadar cür’etkarca insana yayma fikrini nasıl başardın diye iç geçirirsin. Tarih bilincin resmi ideolojiyle iğdiş edilmiş veya 21. Yüzyıl kafasından kurtulamamışsan bu kitaba eleştiri de yapabilirsin. Zorba bir eşitlik anlayışı var diyebilirsin, düşünce özgürlüğü zayıf kalmış diyebilirsin hatta Hıristiyanlık propagandası yapıyor da diyebilirsin. Bunları bir kenara koyalım.

     Thomas More’a Ütopya’dan bağımsız biraz büyüteçle baktığınızda hakkında farklı fikirler de edinirsiniz. Mesela More ve kankası Erasmus çağının ateşli bir ana kaynak’çısıdır. Ana kaynaktan kastettiğim İncil’i ruhbanlardan kurtarma projesi içinde yer almış olmalarıdır. Yani İncil’i esas almalarıdır. Onlar da fark etmişti ki Hıristiyanlık ruhbanlar tarafından eklenen haram ve helallerle (bu, İslamiyet jargonudur ama anlaşılsın diye yazdım) tanınmaz hale gelmiştir. Bu sayede kontrol (yani tevhid) bir başka deyişle Tanrının tek hakim oluşu din adamlarının eline geçmiştir. Böyle bir güçten vazgeçmek istemeyen din adamları Erasmus’a Thomas More’a ve sonradan gelen Luther’e savaş açmışlardır. En büyük kavgalar Erasmus’un İncil’i Latinceye çevirisiyle başlamıştır. Düşünsenize Hıristiyanlığın ana kaynağının anlaşılmasını istemeyen kitle, din adamı sınıfıdır. More’un kilise eleştirilerinin temeli İncil’i esas alın çağrısıdır. Hıristiyanlığın kilise ruhbanları tasallutundan kurtuluş serüveni bu yüzyılda başlar. Daha önce Bocaccio’nun Decameron öyküleri de kilise eleştirisidir ama sadece eleştiri olarak kalmış bir alternatif sunmamıştır.

     Gelelim bizim hikayemize… Osmanlı Kuran’ı Arapça okurdu. Manasıyla hiç ilgilenmedi. Türkçeye Kuranı Kerim’in ilk çevirisini Elmalılı Hamdi Yazır, Atatürk’ün talimatıyla yapmıştır. O dönemde Elmalılı, İsmail Hakkı İzmirli, Şehbenderzade, Mehmet Akif gibi insanlar Kuran’a yani ana kaynağa dönmeyi savunmuşlar ama haykırışlarını İstanbul’un dışına duyuramamışlardı. (Facebook’ları, twitter’ları ya da blogları olsaydı durum farklı olabilirdi belki.) Dolayısıyla dinde bir Rönesans dönemi (kastım ana kaynağa dönüştür) oluşturamamışlardı. Mehmet Akif’in bugünkü itibarına aldanmayın. Yaşadığı dönemde birçok tarikat ve cemaat onu kafir ilan etmişti. Sebebini biraz “Safahat” okursanız anlarsınız. Özellikle “Hakkın Sesleri” bölümünü...
     
     Şimdi daha da güncele gelelim. Teşbihte hata olmaz; günümüzün Thomas More’ları Erasmuslar’ı da müminleri ana kaynağa yani Kuran’a çağırıyor. Bunun İslam ruhbanı çevrelerde yarattığı rahatsızlığı bütün çıplaklığıyla görüyoruz. “Tarih tekerrürden ibaret” klişesini kullanmanın tam da zamanıdır. “Ana kaynağa dönün” çağrısı 16. Yüzyıldaki gibi bir huzursuzluk yaratmıştır. Günümüz ruhbanları imparatorluklarını kolayca teslim etmeyecektir. Bu kavga henüz yeni başladı diyebiliriz. Fakat bunlar daha iyi günlerimiz. Ruhbanlık imparatorluğunun kalesinden birkaç burç yıkılınca hoyratlıkları daha da artacaktır. Yeni Şafak yazarı hezeyancıbaşı Yusuf Kaplan’ın 10 Kasımda yazdığı “Geliyorum Diyen Felaket: Kuran İslamı” adlı yazısı huzursuzluğun sözünü ettiğim çevrelerde ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Şimdi bu “Kuran İslamı”na karşı çıkan çevreler ezberledikleri birkaç ayet dışında Kuran’ı bütünlüklü olarak bilmezler. Mesela Zümer suresinin ana fikri nedir dersen cevap veremezler. Kuran’ın öncelikleri nedir dersen kekelerler. Nerden mi biliyorum? Hayatlarındaki önceliklerden.
     
     İslam’a karşı çıkanlarda durum daha felaket. Onlar da tartışmalı birkaç ayetle sözüm ona eleştiri yapıyorlar. Gelenekçilerin hurafeleriyle Kuran karşıtlığı yapmak onların da işine geliyor. Beyin konforunu bozmaya kimse yanaşmıyor.


     Neyse görüldüğü gibi Kuran merkezli din anlayışı bugün tekrar gündemde. İzlemeye değer bir tarih tekerrürü rüzgar olup esmeye başladı. 

11 Kasım 2014 Salı

SANATÇI DEHA MIDIR?

Neredeyse elli yıldır sanat çevreleriyle içli dışlıyım. Nice yazar tanıdım. Kimileri düş kırıklığına uğratmadı beni. Kimilerini ise tanıdığıma tanıyacağıma pişman oldum. Birçok ünlü yazar için: “Keşke hiç karşılaşmasaydım onunla; köşemde oturup güzel güzel kitaplarını okusaydım.” diye düşündüm. Ne yalan söyleyeyim, o yazarların kitaplarını okumaktan aldığım tat, kişiliklerinin karaltısıyla gölgelendi.
   
   Bu parça 2005 yılında ÖSS sorularından birinin paragrafıydı. Ben de yukarıdaki parçayı yazan arkadaş gibi düşünüyorum. Bunu ifade etmemin nedeni bir gözlemimdir. Ben de gençken dergiciliğe bulaşmış, o dergilerde yazarların yazdıkları ve kişilikleriyle ilgili yazılar yazmış, iyi yazarları olması gerekenden fazla gözünde büyütmüş biriydim. Gözünde büyütmek ne kelime, hepsi gözümüzde birer abideydi.

   Sonraları bu bakışım değişti tabi. Bendeki o abartılı halin, okumaya iyiden iyiye bulaşmış gençlerde nüksettiğini görüyorum. Hayal kırıklıklarını ertelemelerine izin vermek istemiyorum.
Benim gözümde itibar yazıdadır. Yazarın beyin loblarındaki kıvrımlardan biri, çok az insana nasip olacak biçimde olağanüstü çalışmaktadır. Fakat komşu loblar aynı performansı göstermeyebilir. Hatta ben düşünüyorum ki beyine uğrayan kan o nadide lobda öylesine hararetli deviniyordur ki diğerlerine karşı ihmalkar davranıyordur. Bu durum birçok yazarda hayata karşı büyük bir yenilgiyle sonuçlanmıştır.

   Kafka’nın silik kişiliğini aşamayışı, Dostoyevski’nin kumara ve kadına karşı mağlubiyeti, Hamingway’in, Poe’nun, Zweigh’in, Viginia Woolf’un, Jack London’un intihara sürüklenmeleri, Salinger’in kendini çiftliğine kapatıp 20 yıl oradan çıkmayışı…

   Mesela Charles Bukovsky, John Fante için “Benim Tanrımdı” der. John Fante’nin “Toza Sor” romanı benim için efsanedir ve yakında onunla ilgili bir yazı yazacağım. Gel gelelim adamın hayatını “tam bir kaybeden” diye özetleyebilirim. Rezalet yani…


   Öğütçü gibi davrandığımı düşünmeyin ama bu adamların çoğu eline kalemi aldıklarında Superman’dirler evet ama kalemi bıraktıklarında Clark Kent bile değildirler. Hayata dair en küçük sorunlarını dahi çözememiş bu insanlara deha demenin çelişkisini vurgulamak için bunları yazıyorum. Şu insanı gereğinden fazla yüceltmenin absürtlüğünü, onu tarikat şeyhleri gibi kutsamanın gereksizliğini vurgulamak için yazıyorum. Varlığı değil eylemleri yüceltmenin anlamlı olduğunu vurgulamak için yazıyorum. Yoksa yazdıklarına karşı saygım büyüktür bilirisiniz. Saygılarımla…

28 Eylül 2014 Pazar

CAHİL PROFESÖRLER


Günümüzde popüler olan hedeflerden biri de bilim adamı olmaktır. Böyle bir sıfata sahip olmak az şey değildir hani.  Benim buna bir itirazım yok. Benim zihnimi meşgul eden bu itibar, hak edilmiş bir itibar mıdır?

Eskiden bilimler henüz bu kadar ayrışmamışken, yani Aristo’yu Descartes’i, İbni Haldun’u, Ömer Hayyam’ı bilim adamı kabul ederken bu insanların felsefeci, doğa bilimci, ilahiyatçı hatta sanat adamı olduğunu biliyorduk. Evet, bu adamlar kelimenin tam anlamıyla bilgeydi. Evrene, doğaya, hayata ve metafiziğe bütünlüklü bakabilme özellikleri vardı.  Hayatı kavrayışları çok iyiydi..

Gelgelelim bilimler ayrıştı, küçüldü, kılcal damarlara kadar detaya indi. Bu durum bir yandan parçanın en ince detayına insanoğlunun hakimiyetini sağladı. Tamam bu güzel. Diğer taraftan bu detaylarla ilgilenen ve adına bilim adamı dediğimiz hatta profesörlük ünvanı verdiğimiz kişileri detaylara hapsetti. Mesela Guetemala dağlarında bir tür mantarı inceleyen ve bu tezle akademik ünvanlar kazanan mantardan profesörler türedi. Bunun gerekli olduğunu bilimin bu şekilde ileri gideceğini savunabiliriniz.

Ben aynı fikirde değilim. Pratikte baktığınızda bilim adamı sıfatı verilen insanların nasıl sığ varlıklar haline geldiğini görebilirsiniz. Lastikli ipe bağlanıp ileri fırlatılan bir top düşünün. Uygulanan kuvvetle ileri doğru gider ama bir süre sonra geri döner. Bu örnekte olduğu gibi ivme sona erdi ve top geri gelmeye başladı. Sistem cahil profesörler üretiyor. Hak edilmemiş itibardan kast ettiğim tam da budur. Tezim genel bir değerlendirmedir ve istisnaları her zaman mevcuttur.

Sonuç  olarak ilkokul mezunu cahil bir şeyhin peşinden giden profesörlere de rastlıyorsunuz, ekmeğin bir kültür olduğundan habersiz, kahvaltıda peyniri turpla yiyin diyen diyetisyen profesörlere de… Varlığını, gücün ve iktidarın varlığına armağan eden profesörlere de rastlıyorsunuz,  kendinden önce oluşmuş birikimi asla eleştiremeyen, papağan gibi tekrarcı profesörlere de… Kendi dar laboratuarında o kadar sıkışmış ki hayattan, aşktan, sanattan kopuk yaşadığı için kırkından sonra ergen gibi davranan profesörlere de rastlıyorsunuz.

Asıl sorun ne peki? 21. Yüzyıl sistemi, oluşan kurumları yönetmesi, yönlendirmesi, kurgulaması için bu cahil profesörleri görevlendiriyor. Cahil cahili üretir bağlamında bir paradoks çıkıyor ortaya… Adına kandığımız bu adamların kurumları kısırlaştırdığı; kısırlaşan kurumların çözüm üretemeyen insanlar yetiştirdiği bir paradoks…

Evet, söylemek istediğim buydu. Belki daha kısa yazıp düşüncemi daha yalın ifade edebilirdim. Ama yapamadım. Üniversitedeyken başımda hep bu cahil profesörler vardı deyip suçu onların üzerine atabilirdim. Yok hayır, bu onların suçu değil, bu benim suçum.

23 Eylül 2014 Salı

BANA GÖRE MEVLANA ŞEMS İLİŞKİSİ

   Bu ikilinin ilişkisini tarih boyunca çok farklı şekillerde değerlendirdiler. Mesela en genel değerlendirme; iki din bilgininin dini konularda derinleşme arkadaşlığıdır. Bugünkü tavuk suyuna tirit tasavvufçular ise detaysız biçimde ve dahi kamuyu rahatsız etmeyecek şekilde Allah’a ulaşma yolculuğu olarak algıladılar. Bu algı o kadar soyuttur ki sadece dinlersin ve hakikate asla eremezsin. Günümüzde Elif Şafak ve Ahmet Ümit rivayetlerden yola çıkarak bir roman kahramanı yarattılar. Bu iki yazarın Mevlana Şems ilişkisini sadece roman türünün özelliği içinde değerlendirebilirim. Zira gerçeği aramak adına bir çabaları olmadığını o romanları okumuş biri olarak iyi biliyorum. Ellerinde roman malzemesi olarak gizem dolu bir ikili vardı bunu kullandılar ve kendilerince başarılı oldular.

   Sinan Yağmur diye bir yazar da bu ikiliyi ele aldı. Elif Şafak ve Ahmet Ümit’in laik kesimde yarattığı etkiyi Sinan Yağmur, biraz daha din sosuna bulayarak dindar kesimde yarattı ve kendince o da başarılı oldu. Sinan’ın romanını, roman türünden bile saymam ben ama onu okuyan kesimin “iyi roman” diye bir derdi yoktu zaten.

   Mevlana Şems ikilisini bize ilk tanıtan kişi Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı kitabıyla Fuat Köprülüdür. Bu isim Türk bilim tarihinin en büyük isimlerindendir. Fuat Hoca, bu ikiliyi değerlendirirken hem o dönemin tarihi belgelerinden hem rivayetlerden hem Mevlana’nın eserlerden hem sosyolojiden hem de antropolojiden yararlanarak bir gerçek ortaya koyar. Asıl gerçek o kadar belgesiz ve o kadar uzaktadır ki ancak böyle bir metodoloji bize gerçeğin bir kısmını verebilir. Ancak asıl gerçek çok kişinin umurunda değildir. Bu, zihinsel bir çaba ve zihinsel bir emek ister. Halk, biz zihnimizi fazla yormadan rivayetlere inanalım olsun bitsin, der. Rivayetlerin arkasında nasıl bir anlam saklı, bunu diğer bilimsel veriler ne ölçüde destekler… Bu soruların bir önemi olmadığı için ve dahi Mevlana üzerine yazılanlar zahmet gerektirmediğinden her türlü satar.
   Ben de Fuat Hoca’nın metodolojisini dikkate alarak uzun zamandır bu ilişki üzerine kafa yoruyordum. Bu ilişkinin bencesini ve rivayetlerin aslında ne demek istediğini anlatacağım. Ancak önce tasavvufun ve tasavvufçuların tarihi süreçte nasıl değerlendirildiklerini belirtmek istiyorum. (Çok akademik bir üslup oldu bunun için kendimi asla affetmeyeceğim) Tasavvufçular toplumun genel değerlerini hiçe sayan dolayısıyla toplumla devrin idaresiyle kavgalı kimselerdir. Hatta Nesimi, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedrettin gibi tasavvufçular dönemin genel bakışının, ahlak anlayışının ve siyasi yapısının karşısında oldukları için din adına öldürüldüler. Bu yüzden Mevlana Şems ilişkisi “halka rağmen” gelişen bir ilişkidir. Şems’den önce Mevlana ve Şems’den sonra Mevlana çok farklıdır. Şems Mevlana’yı tasavvufla buluşturmadan önce içindeki “gelenek (halk)” putunu yıkmak için bir tür sınavdan geçirir. Bir örnek vereyim. Rivayetlerde geçer ki:

Şems, Mevlana’ya şöyle der:
“ Konya kerhanesinde bir kadın var, (Çöl Gülü)… mutsuz, acı içinde mazlum. Git sahibinden onu satın al ve getir evine. Onun hamisi (koruyucusu) ol. Bu evde sen bak”

Mevlana : “Ben nasıl giderim oraya Konya’nın vaizi olarak. Hem insanlar ne düşünür. Ne bilecekler benim onun hamisi olduğumu ya yanlış anlarlarsa.
Şems: “Yapacağın bu işte Allah’ın rızasına mani bir şey mi var?”

Mevlana: “Hayır tabi ki öyle bir şey yok bilakis Allah da hoşnut olur”
Şems: “Anladım insanların rızasına mani bir şey var! O zaman karar ver Celaleddin-i Rumi SENİN TANRIN KİM?

   İşte Şems önce Mevlana’daki halk putunu kırmıştır. Ona gerçek tanrının kim olduğunu göstermiştir. Yapbozun eksik parçası budur. Nasıl ki devrin iktidarları Hallac-ı Mansur’u, Nesimi’yi, Şeyh Bedrettin’i öldürdüyse Şems’ten ve onun dönüştürdüğü Mevlana’dan nefret etmiştir. Bakmayın siz bugün el üstünde tuttuklarına. Bugün kafalarda yaratılan Mevlana’nın toplumu harekete geçirme konusunda bir etkisi kalmamıştır. Yüzyıllar içerisinde uydurma rivayetlerle Mevlana’yı pasifize ederek tatlı su tasavvufçusu haline getirmişlerdir. Mesnevi’deki ve Fihi Ma Fih’deki siyasi eleştiriler kimsenin pek umuruna gelmez. Dönemin siyasi yapısının ondan hoşlanmadığından eminim. Bunun sonucu olarak da dönemin derin devleti Mevlana yerine Şems’i öldürerek bana göre Mevlana’ya da mesaj vermek istemiştir.
   Rivayetler Mevlana’yı gerçekten o kadar uzaklaştırmıştır ki olayın bu yönüne kimseyi dokundurmazlar. Bugün kapitalizmin tüketim aracı haline getirilen Mevlana, eserleri üzerinden değil de rivayetler üzerinden ele alınıyor. Bu haliyle kimseyi özellikle iktidarları ve kafa konforunu bozmak istemeyen masal dinleyicilerini rahatsız etmiyor. Aşk ve sevgi kavramlarını kullana kullana içini boşaltmış ve Şems’in öldürülmesini de romantizme bağlamış Mevlana satıcılarına gün doğmuş oluyor.

   Ben Mevlana’nın eserlerine de eleştirel bir gözle bakıyorum. Ancak bugün özellikle Mevleviler ona dokunulmazlık elbisesi giydirerek bir şirk figürü haline getiriyorlar.

   Bi düşünün çelişki şurada: Eğer Şems, Mevlana’yı dönemin saygın din adamından aykırı bir tasavvufçuya dönüştürdü ise Nesimi’nin Şeyh Bedrettin’nin, Hallac-ı Mansur’un akıbeti onu da bulmalıydı.

17 Eylül 2014 Çarşamba

SAĞCILIK MUHAFAZAKARLIK ve SANAT

   Hükümet destekçisi kanallardan birinde iyi niyetli, az çok sanat işine bulaşmış dört arkadaş konuşurlarken zapla dalmışım sohbetlerine. Şaşırdım son on yılın kültür politikalarını eleştiriyorlardı. Daha doğrusu eleştirmeye çalışıyorlardı. Eleştirecekler ama endişeliydiler. Bir olumsuz şey söyleyip dört iyi şey söylüyorlardı. Bir eleştiri için bin dereden su getiriyorlardı. İzlemek acıklıydı. Yine de övgüyü otomatiğe bağlamamışlar. En azından kültür işleri falan pek iyi gitmedi diyorlar.
   Neyse konu bu değil. Dört arkadaştan bir tanesi dedi ki; “Kültür bakanlığı tarafından son beş yılda Türkçeden yabancı dillere çevrilen kitapların % 95’i solcu yazarların kitaplarıymış.”  Arkadaş buna itiraz ediyor ve tabi soruyor: Sağcı muhafazakar bir hükümet varken yurtdışına çevrilen romanların % 95’i neden solcu yazarların. Neden sağcı muhafazakar bir yazar yok bunların içinde.
   Ben cevap vereyim: Sanat dediğimiz şey, insanlık tarihinde bir eşi benzeri daha bulunmayan estetik duygularla ve özgür fikirlerle oluşturulmuş değerli ürünlerdir. Şimdi bu tarife odaklansak dahi sağ muhafazakar kesimin sanat denen değeri üretemeyeceğini anlayabiliriz. Anahtar kelimeler “benzeri bulunmayan” ve “özgür düşünce”.
   Peki sağ muhafazakar kültürün değerleri nedir? Sağcılar için öncelik estetik olan mıdır, kutsal olan mı? Sağ muhafazakar kültürde özgür düşünen, eleştirebilen birey mi makbuldür, itaat eden arıza çıkarmayan mürit mi makbuldür.  Bunların cevabını herkes biliyor. Bu yüzden o kanaldaki arkadaşın neden bu romancılar solcu demesinin bir anlamı yok. Eğer ben yanılıyorsam ulusal ya da uluslar arası dergilerde, çevrelerde hakkında yazı çıkmış veya ödül almış birkaç tane de sağcı muhafazakar romancının adını sayarsın, ben de af edersiniz tezim çürük çıktı der otururum yerime.

   Sağdan sanatçı çıkmaz, ayrıca bu talep de edilmez. Dil ucuyla sanat iyidir falan o kadar. Sen şeyhine, hocana, hocaefendine, parti liderine geleneklerine ölümüne bağlısın. Onlar senin farklı benzersiz olmanı istemiyor ki. Hepinizin aynı olmasını istiyor. Yukarıda sözünü ettiğim dört yandaş arkadaş küçücük bir eleştiri için bile dokuz doğuruyor.  Aynılaştığın ve itaat ettiğin ölçüde değerlisin.  Bu da sanatın özüne ruhuna amacına 180 derece terstir değerli dostum.  Boşver, iktidar sanattan manattan kıymetlidir, işine bak…

26 Ağustos 2014 Salı

TEVHİDİ TEDRİSAT ve EĞİTİM

On kişi kadarlar.
   13 milyon farklı zekayı, 13 milyon farklı dimağı bu on kişinin belirlediği berbat diyetle besliyoruz. Size de mantıklı geliyor mu? Berbat olduğunu nasıl iddia ediyorsun dersen, bu da bizim işimiz.
Bir mamut fosilini inceleyen bilim adamı, 1 milyon yıl öncesine dair nasıl fikir sahibi oluyorsa biz de bu on kişinin hazırladığı müfredata bakarak odadaki on kişinin seviyesi hakkında net fikrimiz oluyor.
   Ama mesele odadaki on kişinin kalitesi meselesi değil. Daha büyük bir sorunumuz daha var: TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU. 1924’te modernleşme projesinin parçası olarak ortaya çıkan bu kanun yıllardır tek tipleştirmenin sembolü haline gelmiştir. Kenan Evren’in anayasayla koruma altına aldığı tevhidi tedrisat, eğitimi çürütmeye devam ediyor.
   Bu kanunda hala, komünist korkusunun, azınlık korkusunun, Kürt korkusunun, tarikatçı-cemaatçi korkusunun dumanı tüter. Siyasilerden hiçbiri bu konuda kapak kaldırmaz. Huzur bozucudur çünkü. Düzen devam etsin gitsin işte. Kafa bu. Başka bir dünyayı yaşadığımızın farkında değiller ne yazık ki…
   Devlet tavsiye niteliğinde müfredat hazırlasın sözümüz yok. İsteyen ondan yararlansın eyvallah… Alınız al inandık, morunuz mor amenna. Fakat gelişmeye değişmeye heves etmişlere de ayak bağı olma…
   Artık korkulacak bir durum yok. Korkma herkeste iyi kötü bir eğitim bilinci oluştu. Bilinç oluşmamışlara da berbat diyetini yediriyorsun. Sen ne kadar dirensen de iyi kurumlar bildiğini okuyor. Senin tevhidi tedrisat müfettişlerin yıllık plan müfredatlarını incelesin dursun. İyi kurumların kendi planı var. Bunu sen de biliyorsun.

   Fazla öğütçü oldum farkındayım. Hem de devlete karşı. Ortamı yumuşatmak için bir şiirle bitirirdik ama konu şiiri kaldırmayacak kadar sevimsiz. Velhasıl fikrimiz bu.

29 Nisan 2014 Salı

TİYATROYA NEDEN UZAĞIM


Dün İstanbul şehir tiyatroları programı geçti elime.(Mayıs 2014.. Tarihe de not düşelim.)  Listeye baktım ve dedim ki; hala tiyatroya gidenlerin olması bir mucize. Bence şu şehir tiyatrolarının başında kimler varsa yatıp kalkıp dua etsinler, bize rağmen seyirci var diye.

Neden böyle diyorum anlatayım. Şu oyunlara bir bakalım: VİŞNE BAHÇESİ. 1850’lerin Rus oligarşik yapısını sosyalist bir gözle ele alan ve yıllardır kusturuncaya kadar izletilen tiyatro putu. Bunlar da bizim geçmiş tapınıcısı edebiyat tayfasının tiyatrocu versiyonu.

Sonra Aziz Nesin’in TOROS CANAVARI, YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ. Haldun Taner’in GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM. Turan Oflazoğlu’ndan KÖSEM SULTAN. Sonra tabi ki Shakespeare’den bir oyun. ( Shakespeare sahnelemezlerse Allah taş eder.) Sonra adını sanını duymadığımız bir sürü yabancı yazardan çeviri oyunlar. Benim yukarıda sözü geçen adamlara büyük saygım var çünkü bunlar yaşadıkları dönemde geçmiş tapınıcılığı yapmayıp çağının insanını, olaylarını yazmış, sahnelemiş ve eleştirmişler. Bu oyunları da kötülemiyorum. Zamanında tutmuş. Ben sadece soruyorum. Lafa gelince tiyatro toplumun aynasıdır. Bana beni gösterirdi hani. Kendimi en yalın halimle orada bulurdum. Ben bu oyunlarda nerdeyim. Yabancılaşma efekti diye bir tiyatro terimi vardır. Ben size söyleyeyim. En çok yabancılaşma efektini tiyatroya giden seyirci yaşıyor.

Bütün bunlara rağmen insanlar tiyatroya gidiyor çünkü “Tiyatroya gitmek lazım” gibi bir anlayışa sahip. Okullar üniversiteler teşvik ediyor falan… Sonra tiyatrolar zor durumda, mutlaka gidin gibi ağlak yazılar çiziler… Ben gitmiyorum artık. Sanatı desteklemeli değil miyiz? Değiliz. Siz desteklediğiniz sürece bu ortaçağ hali değişmeyecek. Ben bu oyunlar için “Tiyatro afyondur.” diyorum. Günümüzün Haldun Tanerleri Aziz Nesinleri çıkıp 2000’lerin insanını olaylarını estetik bir biçimde anlatıncaya kadar da gitmeyeceğim.

14 Nisan 2014 Pazartesi

YALINLIK KARAKTERİMDİR


Üniversite yıllarında Kant'tan Comte'a, Kigergart'tan Leibniz'e Schopenaur'a Avrupalı filozofların birçoğunun kitaplarını okumuştum. Merakımdan falan değil, gevezeliği sevdiğimden, ya da  konuşunca etrafıma hafiften entel genç havası yaymak istediğimden. Sonuç olarak onları okudum ve felsefelerini tercümelerin kalitesi oranında anladım.
Fakat asıl şunu anladım, felsefeyi kalın ve anlaşılması güç kitaplara sıkıştırmak değil de asıl maharetin derdini birkaç dize ve hoş melodilerin arasında sunmaktır. Bunu yüzlerce yıllık Halk Edebiyatı geleneğimizi gördüğümde ve ozanların su gibi anlatımlarında anladım.

10 Nisan 2014 Perşembe

EĞİTİM GELİŞİYOR MU?


Geleceğin eğitim anlayışı üzerine ne kadar çok nutuk dolaşıyor etrafta. İnternetin hayatımızı kolaylaştırdığına, bilgiye daha çabuk ulaşıldığına dair. Bence ortada bilgi falan dolaştığı yok. Bilgi yine eskiden olduğu gibi derinlerde. Yine büyük bir emek ve merak istiyor. Google’ın bize ilk elden sunduğu bilgiler, köksüz, kaynaksız, derinliksiz bir sürü paçavra. İnternetten araştırdım lafı bende fena halde mide bulantısı yaratmaya başladı.

Nette bir sürü Mevlana sözü dolaşıyor. Mesnevi okuyan bir kişi bile yok. Oscar Wilde’da derinleşmeye ne gerek var, Dorian Grey’in Portresini okuyup insan üzerine düşünmeyene gerek var; iki söz paylaş olsun bitsin. Hep kolaycılık hep slogan.  Bazen öyle berbat sözler görüyorum ve anlıyorum ki sloganını ölçüp tartabilecek bir yargıya sahip bile değiller. Üstat Meriç’in dediği gibi:” Slogan, ilkel olanın ideolojisi.”

Teknoloji eğitimi kolaylaştırdı mı, sorusuna vereceğim cevap: maalesef hayır, olacak. Hatta eğitimi bayağılaştırdı. Bunları teknoloji karşıtlığından ötürü söylemiyorum. Teknolojiye olan abartılı itibardan olayı bunları söylüyorum. Sanki araç, amaç olmuş. Eğitim teknolojisine övgüler yağdırıp duruyoruz. Soruyorum size! İnternete bağlı akıllı tahtan var. Bir şiir bulup hemen tahtaya yansıtıyorsun. O şiirin ruhunu duygusunu öğrencinin kalbine kazıyacak bir öğretmen yoksa akıllı tahta ne işe yarar ki. Ben bugün şu çılgın teknolojiyle, köy enstitülerinin eğitim seviyesini yakalayamadığımızı düşünüyorum. Eğitim üzerine tartışmalarımız içerik tartışması olmayacaksa bırakalım inceldiği yerden kopsun.

ÇÜNKÜ CEMİL MERİÇ...


Cemil Meriç’i severim çünkü; nedensiz sevmeleri baş tacı eden bir adamım.

Cemil Meriç’i önemserim çünkü; zavallı önceliklerimin ve yetersizliklerimin üstünü örtecek derin bir kültüre, büyük bir zekaya ihtiyacım var.

Cemil Meriç’i okurum çünkü; her daim ruhuma çalınan kılıç yaralarının en nafi merhemidir.

Cemil Meriç’i zevk ederim çünkü; iflah olmaz bir üslup hastasıyım.

Cemil Meriç’i anlarım çünkü; onun gibi “söz”ü kutsayıp dünyaya ihmalkar davranan ve bu yüzden uzaktan hoş vehimler, yakınlaşınca hayal kırıklıkları yaratan bir meslektaşıyım.

Cemil Meriç’i bilirim çünkü; kütüphanemde tekrar tekrar okunmaktan paçavraya dönüşmüş kitaplar onundur.

Cemil Meriç’i duyumsarım çünkü; o, siyah gözlüklerinin,  bense gülümseyen yüzümün arkasında belli etmemeye çalıştığımız acının yoğurduğu bir hüznü taşırız.

PUTPERESTLİK


Dizilerin putu, kötüleri olması gerekenden güçlü ve akıllı, iyileri olması gerekenden zavallı göstermesi.

Sezai Karakoç’un putu, yaşadığı halde kendini ölü zannetmesi ve hiçbir insani davete icabet etmemesi.

Nuri Bilge Ceylan’ın putu, seyirciden nefret etmesine rağmen sinema yapması.

Adanmışın putu, adandığı fikrin koruyucu donuk kullar yerine, ona değer katacak kaliteli bireyler talebini anlamaması.

Kötü işletmecinin putu, çalışanını mutsuz edip maliyetleri kısarak, müşteri memnuniyetini sağlayacağına inanması.

İyilikçinin putu, iyilik yaptığı kişiden mutlaka bir karşılık bekleme huysuzluğu.

Annelerin putu, okulların kalitesizliğini görmelerine rağmen, çocuklarının ve kendinin mutluluğunu sadece okul notlarında aramaları.

21 Mart 2014 Cuma

TEHLİKELİ OYUNLAR


Eskiden bölünme muhafazakarlarla sol fraksiyonlar arasında olurdu. Bu çizgi belirgindi ve kendine göre biraz sosyolojik biraz ideolojik bir mantığı vardı. Bugün gelinen noktada bu ayrılık başbakan sayesinde muhafazakarlar arasında da baş gösterdi. Hem de ne ayrılık…
Daha düne kadar bir AKP’li, akrabası olan cemaat mensubuna üniversiteye hazırlaması için çocuğunu teslim ediyordu. Daha düne kadar bir cemaat mensubu, yakını bir AKP’liyi Zaman gazetesine abone yapıyordu. Daha düne kadar bir AKP’li, üniversiteyi kazanan çocuğu için cemaat mensubu kuzenini arayarak ondan yurt bulmasını istiyordu. Daha düne kadar altın günlerinde cemaat mensubu bir abla, fakir öğrenciler için AKP’li gün arkadaşlarından burs istiyordu. Daha düne kadar AKP’li bir partici cemaat hocalarını da alarak köylere parti propagandasına gidiyordu. Evet daha düne kadar manzara buydu.

Şimdi o günlerden eser yok. Parçalanma tüm hızıyla sürüyor. Evlere gerçekten ateş düştü, hısım akraba, eş dost, konu komşu birbirine düşman. Soru şu: Zafer kime yarayacak…

Bugüne kadar tek bir şahıs göremedik nedense ama hadi diyelim paralel yapı diye bir şey var. Bunlar kaç kişidir, nerededir, kimlerdir? Bir tek isim söylemez mi insan? Böyle bir yapı varsa bile bunları toplasan 200 kişiyi geçmez. Cemaatin binlerce mensubu onları tanımaz bile. Buna rağmen başbakan binlerce aileyi birbirine düşürdü. Hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar meçhul bir düşman yüzünden suçlu ilan ediliyorlar. Bunları vicdani tarafımla söylüyorum. SİZ KARDEŞSİNİZ EVLENEMEZSİNİZ AMA DÜŞMAN DA OLAMAZSINIZ.

Umarım birileri “Dur bakalım, yirmi yıldır tanıdığım yakınım bir gecede nasıl düşman oldu” der. Umarım birileri “İktidarlar gelip geçicidir, ben bu insanlarla ömür geçiriyorum bu neyin nesidir” der. Ya da başbakanın her gün saçtığı tefrika seline kapılıp giderler. Bu kavganın da asla kazananı olmaz. Yıllarca Hz. Ömer’i ve halkının ona nasıl hesap sorduğunu anlatıp dururdunuz. Yoksa sadece hikaye miydi?

22 Şubat 2014 Cumartesi

BAŞBAKANIN İNTERNETLE İMTİHANI


Eskiden ne güzeldi, yazılı ve görsel medyayı ele geçirdin mi iş bitiyordu. İstediğin gibi propaganda yapabilirdin. Hani şehir efsanesidir, imamın keçisi çalınmıştır da medya “imam keçi çaldı” başlıkları atarak dindarları hedef almıştır, gibi… O zamanlar, medyanın başında kim durursa onun propagandası yapılır algısı hakimdi tabi ki. Akp de aynen bu algıya göre hareket etti. Yavaş yavaş gazete ve tv’ler alındı şimdi hoyratça alınıyor, aykırı gazetecilerin işlerine son verildi. Böylece ne yazması gerektiği konusunda gazeteciler terbiye edilmiş oldu. Yeni medyaya da ortaokul kompozisyonu seviyesinde yazılar yazan adamlar getirildi. Peki istedikleri oldu mu? Olmadı tabi ki.

Milyar dolarlar harcanarak alınmış onca gazete ve tv’lerin propagandalarını boşa çıkaracak baş belası bir internet vardı. Kontrol edilemeyen ve herkesin kafasına göre takıldığı bir alan. Akp bu alanı başından beri sevmedi ama asıl nefretini Gezi olayları sırasında oluşturdu. Gezi olayları sırasında her türlü kara propaganda sosyal medya tarafından yerle bir edildi. Yaşları 15 ile 25 arasında değişen ellerinde birer cep telefonuyla gazetecilik yapan bir nesil, milyar dolarlık medya grubunu alt etti.

Şimdi internet yasayla falan kontrol edilmek isteniyor. Ben bunu zorlama, çaresizce bir çaba olarak görüyorum. Çıkarılan yasa bu gençleri interneti kullanma yolunda daha becerikli hale getirmekten başka bir işe yaramaz. (Zaten becerikliler) Başbakanın internetin ruhunu anlayamadığı ya da anlamak istemediği aşikar. Bu yasa onu dünyanın gözünde ”yasakçı başbakan” yapmaktan başka işe yaramıyor. Yasalar ihtiyaçtan yapılır. Tabi ki iktidarın değil toplumun ihtiyaçlarından... Yapay bir şekilde oluşmuş bu yasaya ben şahsen iki yıl ömür biçiyorum. Fiili olarak zaten yaşamaz da yasal olarak diyelim.  

16 Şubat 2014 Pazar

BİR YETENEĞİ YOK EDEN HOLLYWOOD


Rocky serisinin ilk filmini izlediğimde henüz ergendim. Diğer ergen hemcinslerim gibi filmin aksiyonu damarlarımızda hızla devinen kana karışıvermişti. Açık söyleyeyim ergenken bile sinemaya akranlarımdan daha derinlikli bir bakışım vardı. Rocky’nin ilk filminde  beni asıl saran daha farklı bir şey vardı ve ben o zamanlar adını koyamıyordum. Sanata, sinemaya, estetiğe bakışım olgunlaşmaya başladığında kendime göre bir cevap buldum. Aslında uzun zamandır bu cevap bende duruyordu ama ne bileyim şimdi paylaşayım dedim.

Rocky 1, Stallone’nin hem senaryosunu yazıp hem oynadığı ilk filmidir. Ve gerçekten harika bir filmdir.  3. Sınıf bir aksiyon filmi değildir. Hollywood’da birçok boks filmi yapılmasına rağmen hiçbiri Rocky etkisi yaratamamıştır. Bence bunda gerçekçi bir insan hikayesi yatmaktadır. Amerika’nın arka sokaklarında yani kaybedenler mahallesinde yaşanan bir diriliş öyküsünü yalın bir anlatımla abartıya kaçmadan anlatır. Sevdiği kadın Adrian, güzel bir kadın değildir. Eli McGraw mükemmel oynamıştır Arian’ı. Ona ulaşmaya çalışması hayatının merkezine onu koyması, buz pateni alanındaki diyalogları son derece gerçekçi ve samimidir. Galiba bu üst perdeden olmayan anlatım, sıcak içtenlik, içimizde bir şeylerin kıpırdamasında çok önemliydi. Ve filmin sonunda Apollo Creed’i yenemez. Burası çok önemlidir. Tersinden bakarsak Apollo, Rocky’yi yıkamamıştır. Bu mesaj Rocky açısından "Yenemesem de ayaktayım, direndim, yıkılmadım" mesajıdır. Yoksa Amerikan şampiyonunu yenmenin bir inandırıcılığı olmazdı. Ve maçın sonunda “Adrian.... Adrian” diye bağırır. İşte hikayenin lirik ve romantik sahnesi tam burasıdır. Bu sesleniş, ne seslenişi bu haykırış, aşkın zaferden daha büyük olduğu anlamını seyirciye armağan etmesidir. Gözlerin bir parça buğulanması da bundandır.

Rocky’nin ilk filmiyle umulanın üstünde başarı ve gişe yapan endüstri, tabi ki devam filmlerini çekmeye başladı. İşte bu devam filmleri için iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Milyon dolarları olan Stallone, devam filmlerinde, ilk filmde olduğu gibi yüreğinin değil film endüstrisinin sesine kulak verdi. Yine senaryosunu yazdığı ve yönettiği Rocky 3 son derece berbat, beyazların zencilerden üstün olduğu alt metni olan, ırkçı bir filmdi. Rocky 4 ise soğuk savaş döneminin Ruslara karşı uyguladığı emperyal bir kara propagandaydı. Müziklerinin dışında elle tutulur bir yanı yoktu.

Aynı hislerim Rambo serisi için de geçerlidir. İlk Kan adındaki ilk filmi, Vietnam dönüşü Amerikan askerinin travmatik durumunu ve toplumdaki değersizliğini anlatan bir filmdi. Birkaç iyi replik okurdum ama lafı uzatmayalım isterseniz. Ayrıca kendine has bir dille savaş karşıtlığını ifade ediyordu. Ama maalesef Rambo 2’de, sanki önceki filminin mesajından özür diler gibi Vietnemlıları kötü gösteren tipik Hollywood goygoyculuğuna soyundu. Rambo 3 Afganlıları kurtardığı için Müslümanların hoşuna gitti tamam da sinema dili olarak tipik "İyi adam kötü adamı döver" ucuzluğunda bir filmdi. Daha sonra sadece paraya ve popüler kültüre hizmet eden filmlere yöneldi. Yani bana göre doğmakta olan bir yetenek, Hollywood’un o dönemki boğucu karanlığında yok oldu gitti. Bilmiyorum belki de bu yolu isteyerek seçmiştir. Mutluluk getirdi mi bilinmez ama belki de önüne konan Benjamin Franklin resimli dolarlara hayır diyememiştir.

14 Şubat 2014 Cuma

HIFZI TOPUZ ve ERİYEN VİCDAN

Hıfzı Topuz’un yeni kitabı çıkmış. Adı da “Vatanı Sattık Bir Pula” Belki haberi olanlar vardır. Ben olmayanlar için söylüyorum. Vatanı bir pula satan adam kim olabilir??? Hıfzı topuz daha önce de böyle biyografik romanlar yazmıştı. Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin ve Tevfik Fikret’in hayatlarını roman biçiminde anlatıyordu. Roman dediysem, adı roman. Yoksa gerçek roman kriterlerine göre roman demeye bin şahit lazım, o derece yani. Hani biyografi falan sıkılırım roman gibi olursa, türünden kitaplar işte.

Her neyse Hıfzı, son olarak bir büyük dava ve sanat adamının biyografik romanını yazıyor. Evet adı da “Vatanı Sattık Bir Pula” Vatanı bir pula satan kimmiş biliyor musunuz? Sıkı durun, NAMIK KEMAL. Vay canına! Cumhuriyet gazetesinin “Kitap” ekinde Hıfzı’nın röportajını okudum. Tabi orada Namık Kemal’i kötüleyemiyor. Büyük dava ve özgürlük savaşçısı falan diyor. Sonunda dilinin altındaki baklayı çıkarıyor. Hıfzı’ya göre Namık Kemal modernleşmeyi yanlış anlamış. Avrupa’ya gittiğinde sosyalist hareketlere ilgisiz kalmış ve Müslümanlıktan vazgeçmemiş. Tamam, bunu bir eleştiri olarak yöneltebilirsin. Sen modernleşmeyi öyle algılayabilirsin, hiç sorun yok. Zaten Jön Türklerin modernleşme anlayışı çok eleştirilmiştir. Hıfzı ilk olarak buna takmış.

İkinci olarak da Namık Kemal, 2. Abdülhamit’e övgü mektubu yazmış. Aslında ne kadar gerici olduğu buradan belliymiş. Namık Kemal 1888 yılında öldü. Yani 2. Abdülhamit’in otoriter rejimini görmedi bile. Jön Türkler 2. Abdülhamit’i  I. Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz verdiği için desteklemişlerdi. Nitekim dediğini yaptı ve ilan etti. Kanun-u Esasi’yi hazırlattı. O günler için bu olay bir devrim niteliğindeydi. Birçok kişi bu yapılanları o yıllarda alkışlamıştı üstelik. Ayrıca Abdülhamit’ten mutasarrıflığı (valiliği)neden kabul ettiğini açıklayabilirim de uzun hikaye, şimdi ona gerek yok.
Şimdi sen, 48 yıllık ömrünün -çocukluk ve gençliğini çıkar-18 yılı zindanlarda sürgünlerde geçmiş Namık Kemal gibi bir vatanperver hakkında kitap yaz; kitabın adına da “Vatanı Sattık Bir Pula” de. İşte bu vicdansızlığın, insafsızlığın daniskasıdır.

“Felek, her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten”
diyen ve dediği gibi de yaşayan bu adamı tabi ki eleştirebilirsin ama onu anlatan bir kitap yazıp da kitabın adına o hezeyan cümleyi yazamazsın. Hıfzı Topuz gibi şark kurnazları, kitabın içinde över gibi yapar, sonra da nefretlerini kapağına taşıyıp asıl kitabı okumayanlar için algı yaratmaya çalışırlar.

Ömrünü eleştiriye ve özgür düşünceye adamış bir adam olarak eleştiriyle şark kurnazlığını ayırabilirim. Bunun ayrımına varın diye size de haber vereyim dedim.

11 Şubat 2014 Salı

TURGUT UYAR'IN BİR ŞİİRİ ÜZERİNE

Şiir yazmak için iyi şiirle buluşman lazım. "Hadi kitaba alışır belki" diye romanda popüler kültüre bir süre meyletmeni anlayabilirim. Ama şiirde asla. "Ritme temenna et" denirdi eskiden. Kötü şiir, zihin estetiğinin akordunu bozar. Onun için sevgili dostum iyi şiirle buluş. Bir de derinliği olan şiirle. Üzerine konuşmaktan bitkin düşeceğin şiirle...
Şu Tazeoğlu, Batman gibilerin yazdıklarını şiir zannediyorlar. Arabeskin makyajlanmış hali... Berbat bir ajitasyon.  Bu adamların  yazdıklarını sorun etmezdim ama yanlış yerden başlarsan, telafisi zor olur. Körpe beyinlere kezzap atmak gibi. Kendinizi koruyun.
O zaman Turgut Uyar'dan bir şiir okuyalım...İyi bir şiir... Bazıları bu şiir için "Zamanlaması manidar" diye düşünebilir. Endişelenmeyin, sakin olun, ben şiiri siyasete alet etmem...


DENGE


Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var



Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

                              Turgut Uyar

11 Ocak 2014 Cumartesi

EN İYİ TEKLİF



En İyi Teklif, güzel bir filmdi. Hayatını tablolara, resme adamış sıra dışı bir karakter yaratmış yönetmen. Ben kendine özgülüklere sahip karakterleri olan filmleri ,romanları severim. Film boyunca konu ilgimi çekmese de o karakterin sürprizleri için filmin sonunu getiririm. Sözünü ettiğim film konusu ve görselleriyle de ilginç. Son sahnede geçen Prag’daki “Gece ve Gündüz” adlı kafeyi görmek bile çocuksu naiflikte bir heyecan yaratıyor.

Popüler sinemanın vazgeçilmezi olan entrika, çatışmalar, merak öğesini canlı tutan kurgu başarısı tam istediğiniz gibi. Katarsisi iliklerinize kadar hissettirecek bir sonla da ödüllendiriliyorsunuz. Yine de filmin sizin dimağınızda bıraktığı sorular ve sorgulamalar filmin popüler argümanlarını bile solda bırakıyor.

Durun, filmde aklımda kalan bir replik vardı. Bizim resim gurmesi, müzayede uzmanı ve hayatını antika tablolar işgal etmiş kahramanımız, insanlarla esaslı hiçbir ilişki kurmaz. Özellikle kadınlarla. Atmışlı yaşlarındayken evden çıkamama sendromu olan genç bir kadına aşık olur. Fakat kadınlarla ilişki konusunda zayıftır. Ve asistanına şu soruyu sorar:

-       Harvey, evli misin?

-       Evet efendim.

-       Bir kadınla yaşamak nasıl bir şey?

-       Müzayede gibi düşünün efendim. En iyi teklifin sizinki olup olmadığından asla emin olamıyorsunuz

Filmin ana fikri bu repliklerde değil. Ama hoş olmuş, hala düşünüyorum. Psikolojiyle ilgileniyorsanız ya da psikoloji okuyorsanız elinizde ruhunu analiz edebileceğiniz sağlam bir kadavra var. Kadın portrelerinden kendine unutulmaz aşklar vehmeden bir adam… Hayalinde yarattığın kadınla yaşamak kolay peki o portrelerden biri gerçeğe dönüşürse…

Sizinle “Sanat nedir?” üzerine oldukça fazla konuşmuşluğumuz vardır, bilirsiniz. Alın size bir tanım daha: Sanat eseri dekolte ve şuh bir soruyla çıkar karşına. Ancak tahrik olmuş beyin loblarına bıraktığı cevapsız sorularla seni ortalıkta bırakıverir…

Hazine senin bahçendeki ağacın dibinde gömülü sevgili dostum. Fakat bunu öğrenmen için “Simyacı”daki Santiago gibi uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkmayı göze alabilmelisin. Cevaplar yolda…  

5 Ocak 2014 Pazar

FAZLA ENTEL YAZI: ATAY-CORTAZAR


    Bilimde önümüzdeki 10 yıl içinde Mars'a gidilecekse bu bilimin şimdilik geldiği son noktadır. Edebiyatta Oğuz Atay ve Julio Cortazar'dan daha iyi öykü yazmışsanız edebiyatta Mars'a gitmişsiniz demektir. Bu iki yazar hem fiziksel hem de ruhsal olarak o kadar benzerler ki birbirine; yeryüzünün iki farklı ülkesinde dünyaya gelmiş ikizler gibidir. Julio Cortazar Arjantin'in Oğuz Atay'ıdır. Şu sözüne bayılırım: "Düzyazı bir boks maçı gibidir, romanı puan alarak kazanabilirsiniz ama öyküde nakavt etmeniz gerekir" Ben bu söze Oğuz Atay'ı da katıyorum. Bu ikilinin öykülerinde çok defa nakavt olmuşluğum vardır. Hatta Oğuz'un Demiryolu Hikayecileri'nin son cümlesinde nakavt olduktan sonra günlerce kendime gelemediğimi bilirim.
    Cortazar'ı Mırıldandığım Öyküler kitabıyla tanıdım. Sonra Ayakizlerinde Adımlar... Pablo Neruda'nın dediği gibi; Cortazar okumamış biri, bir kader kurbanıdır. Mırıldandığım Öyküler kitabında "Kedi Uyumu" ve "Glenda'ya Öyle Tutkunuz ki" öyküleri zihnimi estetik ve düşünsel bir zevkle günlerce meşgul etmişti. Bu arada Marquez severler için söyleyeyim ki Marquez'in ilham kaynağıdır kendileri.
   Oğuz Atay'la kaderleri de benzer. ikisi de üniversite hocalığını büyük bir yalnızlık ve anlaşılmazlık içinde geçirmişlerdir. Büyük yazarlara özgü olan, sonradan anlaşılmak üzere ilgi nadasına bırakılmış ustalardır.
    Bu yazılar üzerine ustalar ilginizi çeker ve üzerlerine kapaklanabilirsiniz. Bu sizde bir hayal kırıklığı da yaratabilir. Sakin olun. Bu iki yazar, yüksek bir duvarın arkasında dururlar. Sait Faik'i duvarı aşmak için merdiven basamakları olarak düşünebilirsiniz. Eğer Sait Faik'in "Semaver"i, "Lüzumuz Adam"ı, "Son Kuşlar"ı sizi etkilemiyorsa Cortazar ve Atay nadası sizin için devam ediyordur, acele etmeyin. Ancak zihninizin bir köşesinde ve hayatınızın bir döneminde bu iki yazara uzun ve keyifli bir yolculuk yapmak gibi bir amacınız olsun...
Ne diyordu Oğuz Atay babasına yazdığı mektupta: "Şimdiki gençler başka türlü babacığım, her sözden tek anlam çıkarıyorlar." Bilmem anlatabiliyor muyum?

3 Ocak 2014 Cuma

CAİZ LOBİSİ


  Hükümetin yörüngesindeki kanallara bakıyorum da her akşam değişik bir Nurcu grubu abisi, değişik bir İslami vakıf önderi ya da bir tarikatın lideri boy gösteriyor. Neredeyse hepsi hükümetin müşfik kanatları altında Hizmet hareketine karşı felaket salvolar yapıyor. Cemaatin yaptığının caiz olmadığını söylüyorlar. Üst kadrolar, televizyonda oldukları için seviyeyi gözeterek, nezaketi elden bırakmadan kendilerince cemaate sağlam darbeler indiriyorlar. Tabi bunlar öncü kuvvetler. İş twitter, youtube ve facebook’ta alt kesimlere indikçe gayet sert acımasız ve kindar bir savaş göze çarpıyor.

  Hükümet ne dedi neler vaat etti bilmiyorum ama gördüğüm şu ki ülkedeki bütün İslami gruplar, cemaate karşı hükümetin yanında yerini almış durumda. 80’li yıllarda da bu gruplar hiç geçinemezlerdi ama bugün kavganın boyutları daha büyük ve kavga daha acımasız geçiyor.

Hangi İslami grup, kimi destekler, kimin yanında olur beni ilgilendirmez. Yalnızca, kökü “silm” yani “barış” olan bir dini, en büyük referans alan bu gruplara “Bu kadar kini ne zaman biriktirdiniz?” demek geçiyor içimden. “İçinizden biri tökezlediğinde hemen başına üşüşüp üzerinde tepinmenin bir vakarı var mı?” demek istiyorum...

HÜKÜMET CEMAAT DÖVÜŞ KULÜBÜ


Cemaat hükümet kavgasında tarafsanız ya da "dış güçler" e iman etmişseniz aşağıdaki yazıyı okumanıza gerek yok. yalın tarafsız bir bakış istiyorsanız bi bakın derim.
KAVGANIN BİRİNCİ NEDENİNE GELİNCE  başbakanın ülkede kendinin dışında hiçbir gücü kabul etmemesi ve her şeyi kontrol altına almak istemesidir. Askeri, polisi, yargıyı, medyayı kontrolü altına aldı. Ak parti kadroları sınırlıydı. Bunları yaparken kendisine en büyük yardımı yapan cemaatti. İşi bittikten sonra onun ayrı bir güç olarak kalmasına izin vermek istemedi. Onun için cemaatin başına kendisinin kontrol edebileceği bir kişiyi getirmek istedi. Dershanelerin kapatılma çabası, cemaatin gücünün sınanmasıdır. Bu sınama riskliydi, başbakan bu riski aldı. Cemaat ise daha önceki iktidarlar döneminde yeterince güçlü olmadığı için onlarla uzlaşma yoluna gidiyordu. Şimdi ise gücünün farkındaydı ayrıca hükümetin açıklarını biliyordu dolayısıyla o da risk aldı ve karşılık verdi. Sonra ortalık toz duman…

ORTAK AKIL

Gerek hükümet gerekse cemaat ortak akılla yönetilmeyen tek adamlı yapılardır. Bu yapılar güçlendikçe, ortak akılla hareket edilmediği için hatalar yapar. Kutsanan liderlere hiçbir eleştiri getirilmediğinden liderin şahsında tüm yapı kavganın aktörleri haline gelir. İşin aslı bu kavga başbakanla hocaefendi kavgasıdır. Liderlerine sorgusuz bağlı olan kitleler de kendilerini kavganın içinde bulmuşlardır. Tek adamlı yapılar sosyolojik olarak sonunda tıkanırlar ve bu tıkanma bir bölünmeyle açılır ve parçalar halinde yoluna devam eder. Uzlaşma, eleştiri ve demokrasi kültürü olmadığı için o gruptan ayrılan bir liderin etrafında yeniden var olurlar. Sait Nursi’nin etrafında toplanan Nurcuların onun ölümüyle parçalara ayrılması gibi… Milli görüş hareketinin Erbakan’la başlayıp bölünmeyle AKP’ye dönüşmesi gibi. Oldukça yara almasına rağmen yakın planda cemaatin bölünmesi zor gibi görünüyor. Ancak mutlaka kendini bir sorgulamadan geçirecektir. Modern ve değişen dünyaya karşı eski argümanlarla hareket edemezler.

 Ancak hükümet bu kavgadan daha zararlı çıkar ve bu iş en sonunda lider değişikliğine veya bölünmeye gider. Buna en büyük kanıtım da son kabine değişikliğidir. Yeni kabinedeki kişiler mutlak itaat şuurunda olan kişilerdir. Başbakan geceye gündüz dese bile itiraz etmezler. Bu bir endişenin, etrafındaki kimseye güvenmemenin göstergesidir. Başbakan kucaklayıcı olmadı, her eleştiriyi düşmanlık saydı. Sosyolojik değişimler akşamdan sabaha olmaz. Herkes, her şeyin bir anda değişeceğini umuyor, bu yanlış. Seçimlerden sonra Akp’de büyük bir değişimin olacağı bence çok açıktır.

ÇELİŞKİLER YUMAĞI

Ayrıca hükümet, cemaat yargıyı ele geçirmiş, paralel devlet kurmuş diye feveran ediyor. Bana o kadar komik geliyor ki! Yıllarca birlikte çalıştıkları ve vesayetleri birlikte devirdikleri mesai arkadaşlarını ilk kez görmüş gibi yapıyorlar ya… Gerçekten insana bir gülme geliyor. Bu çelişkinin “kefenciler” dışındakilere izah edilebilecek bir tarafı yok. Kendilerinin cemaat tarafından mağdur edildiğine kamu oyunu ikna etmeye çalışıyor, bir kesimi de ikna etmiş gözüküyorlar ancak yolsuzluk dosyaları orada dururken bu oyunu uzun süre devam ettiremezler. Yargı tamamen hükümetin hegemonyasına girmişken adalete güven yerlerde sürünürken bu oyunu devam ettiremezler.

DANIŞMAN TAYFASI

Ben gezi olayları sırasında yazmıştım. Başbakan danışmanları gezi konusunda tek bir argüman üretemediler. Danışman dediğin iyi zamanda lazım değil ki. Ortam sıkışınca sana lazım olur. Sanat camiasından danıştığı ustalara (!) da bakınca (Hülya Avşar’la Necati Şaşmaz) durum net anlaşılıyor. Bu danışman tayfası gerçekten kötü sınav veriyor. Dersaneler konusunda o kadar cahildiler ki işlerin bu aşamaya geleceğini öngöremediler. Sonra biri çıkıp “Orduya cemaat kumpas kurdu.” dedi. Bütün geçmiş yargılamaların boşa çıkacağını düşünemeyecek kadar düşüncesiz bir tip. Sonuçta onların suçu yok. Sen, başbakanımızı telekinezi ile öldürmek istiyorlar diyen adamı başdanışman yaparsan olacağı budur.

KAVGANIN İKİNCİ NEDENİ İSE cemaat açısından bakarsak, 35 yıl boyunca tek tek insan insan bin bir emekle bin bir gizlilikle oluşturulan kadroların tasfiye edilmeye çalışılması kavgayı büyütmüştür. 28 Şubat döneminde de cemaat hedefteydi ancak hizmetin gücü onlarla savaşacak boyutta olmadığı için cemaat savaşmayı değil uzlaşmayı seçmişti. Şimdi ise gücünün farkındadır ve hükümetin açıklarını bilmektedir. Ayrıca hedefe Hocaefendinin konması Hocaefendinin de kavganın baş aktörü olarak işin içine dahil olmasına neden olmuştur.

SONUÇ: Bu kavgadan her ikisi de yaralı çıkar. Hükümetin zararı şu olur: Otoriterleşme bütün ülkenin en rahatsız olduğu konudur. Kefencileri saymazsak. Bir de yolsuzluk olayı var ki bunlar ortaya döküldükçe hükümet geri dönülmez bir yola girecektir. Başbakan kızdıkça daha çok hata yapıyor, yaşananlardan hiç ders çıkarmıyor. Sertlikle hoyratlıkla her şeyi yola koyacağını zannediyor. Onu eleştirme ihtimali olanları yanından uzaklaştırıyor, itaat şuuru tam olanları etrafına topluyor. Bence bu çöküşü hızlandıracaktır. Ülke bu gergin ve kavga ortamından bıktı artık.

Cemaatin zararı ise şudur: Toplumun algısı bu soruşturmaların dersane konusundan sonra ortaya çıkarıldığıdır. Eğer hükümet cemaatle uğraşmasaydı, bu dosyalar ortaya dökülmezdi algısı cemaate zarar verecektir. Şimdilik hükümetten hoşlanmayan çevreler cemaate itibar ediyor gibi görünse de normale dönüldüğünde cemaatin devlet içindeki bu gücü sorgulanacaktır. Bundan sonra ister Akp gelsin ister başka bir oluşum, hiçbir hükümet içinde kontrol edilemeyen böyle bir yapı istemez. Cemaatin siyasete fazlaca bulaşması stratejik bir hataydı. “Ölüleri bile diriltip oy verdirelim”den, “Evlerinize ateş düşsün”e savrulmak geniş makul çevreler tarafından kolayca hazmedilecek bir durum değil bence.

Evet, benim penceremden yaşananların yorumu kısaca böyle… Bekleyip görelim.