Thomas
More’un Ütopya’sını okuduğunuzda hafif çaplı bir hayret duygusu damarlarınızdan
vücudunuza doğru yayılır. Feodal bir toplumda, mülkiyeti bu kadar cür’etkarca
insana yayma fikrini nasıl başardın diye iç geçirirsin. Tarih bilincin resmi
ideolojiyle iğdiş edilmiş veya 21. Yüzyıl kafasından kurtulamamışsan bu kitaba eleştiri
de yapabilirsin. Zorba bir eşitlik anlayışı var diyebilirsin, düşünce özgürlüğü
zayıf kalmış diyebilirsin hatta Hıristiyanlık propagandası yapıyor da
diyebilirsin. Bunları bir kenara koyalım.
Thomas
More’a Ütopya’dan bağımsız biraz büyüteçle baktığınızda hakkında farklı fikirler
de edinirsiniz. Mesela More ve kankası Erasmus çağının ateşli bir ana
kaynak’çısıdır. Ana kaynaktan kastettiğim İncil’i ruhbanlardan kurtarma projesi
içinde yer almış olmalarıdır. Yani İncil’i esas almalarıdır. Onlar da fark
etmişti ki Hıristiyanlık ruhbanlar tarafından eklenen haram ve helallerle (bu,
İslamiyet jargonudur ama anlaşılsın diye yazdım) tanınmaz hale gelmiştir. Bu
sayede kontrol (yani tevhid) bir başka deyişle Tanrının tek hakim oluşu din
adamlarının eline geçmiştir. Böyle bir güçten vazgeçmek istemeyen din adamları
Erasmus’a Thomas More’a ve sonradan gelen Luther’e savaş açmışlardır. En büyük
kavgalar Erasmus’un İncil’i Latinceye çevirisiyle başlamıştır. Düşünsenize
Hıristiyanlığın ana kaynağının anlaşılmasını istemeyen kitle, din adamı
sınıfıdır. More’un kilise eleştirilerinin temeli İncil’i esas alın çağrısıdır. Hıristiyanlığın
kilise ruhbanları tasallutundan kurtuluş serüveni bu yüzyılda başlar. Daha önce
Bocaccio’nun Decameron öyküleri de kilise eleştirisidir ama sadece eleştiri
olarak kalmış bir alternatif sunmamıştır.
Gelelim
bizim hikayemize… Osmanlı Kuran’ı Arapça okurdu. Manasıyla hiç ilgilenmedi. Türkçeye
Kuranı Kerim’in ilk çevirisini Elmalılı Hamdi Yazır, Atatürk’ün talimatıyla
yapmıştır. O dönemde Elmalılı, İsmail Hakkı İzmirli, Şehbenderzade, Mehmet Akif
gibi insanlar Kuran’a yani ana kaynağa dönmeyi savunmuşlar ama haykırışlarını
İstanbul’un dışına duyuramamışlardı. (Facebook’ları, twitter’ları ya da
blogları olsaydı durum farklı olabilirdi belki.) Dolayısıyla dinde bir Rönesans
dönemi (kastım ana kaynağa dönüştür) oluşturamamışlardı. Mehmet Akif’in bugünkü
itibarına aldanmayın. Yaşadığı dönemde birçok tarikat ve cemaat onu kafir ilan
etmişti. Sebebini biraz “Safahat” okursanız anlarsınız. Özellikle “Hakkın Sesleri” bölümünü...
Şimdi
daha da güncele gelelim. Teşbihte hata olmaz; günümüzün Thomas More’ları
Erasmuslar’ı da müminleri ana kaynağa yani Kuran’a çağırıyor. Bunun İslam ruhbanı
çevrelerde yarattığı rahatsızlığı bütün çıplaklığıyla görüyoruz. “Tarih
tekerrürden ibaret” klişesini kullanmanın tam da zamanıdır. “Ana kaynağa dönün”
çağrısı 16. Yüzyıldaki gibi bir huzursuzluk yaratmıştır. Günümüz ruhbanları
imparatorluklarını kolayca teslim etmeyecektir. Bu kavga henüz yeni başladı
diyebiliriz. Fakat bunlar daha iyi günlerimiz. Ruhbanlık imparatorluğunun kalesinden birkaç
burç yıkılınca hoyratlıkları daha da artacaktır. Yeni Şafak yazarı
hezeyancıbaşı Yusuf Kaplan’ın 10 Kasımda yazdığı “Geliyorum Diyen Felaket:
Kuran İslamı” adlı yazısı huzursuzluğun sözünü ettiğim çevrelerde ne boyutlarda
olduğunu gösteriyor. Şimdi bu “Kuran İslamı”na karşı çıkan çevreler
ezberledikleri birkaç ayet dışında Kuran’ı bütünlüklü olarak bilmezler. Mesela
Zümer suresinin ana fikri nedir dersen cevap veremezler. Kuran’ın öncelikleri
nedir dersen kekelerler. Nerden mi biliyorum? Hayatlarındaki önceliklerden.
İslam’a
karşı çıkanlarda durum daha felaket. Onlar da tartışmalı birkaç ayetle sözüm ona
eleştiri yapıyorlar. Gelenekçilerin hurafeleriyle Kuran karşıtlığı yapmak
onların da işine geliyor. Beyin konforunu bozmaya kimse yanaşmıyor.
Neyse
görüldüğü gibi Kuran merkezli din anlayışı bugün tekrar gündemde. İzlemeye
değer bir tarih tekerrürü rüzgar olup esmeye başladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder