Bir güzele
Güzelliğini hatırlatmak isterdim.
Aynalardan evvel.
Filmden hatırımda kalan Muzaffer'e ait güzel dizelerden biri. Fakat dolu dolu şiir dinleyemedik. Belki Behçet Necatigil'den hiç olmazsa bir iki tane olabilirdi. Her neyse ben işin şiir tarafında değilim. Kelebeğin Rüyasını genel olarak beğenmekle birlikte söyelmek istediğim birkaç söz de olacak.
Film gerçekten görsel şölen, madenin kasvetini doğanın güzelliğini harika karelerle sunmuş. Yılmaz Erdoğan bunu hep yapıyor.
Oyuncu seçimi ve oyuncuların performansı için de söylenecek bir şey yok. Hepsi çok iyi.
Ama hikayenin işlenişi... Tam olarak nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Sanki Yılmaz Erdoğan'ın içine bir tutam Nuri Bilge Ceylan kaçmış, bir tatlı kaşığı Zeki Demirkubuz katılmış, yarım ölçek Mahsun sosu gezdirilmiş gibi... Yılmaz ki dramın içindeki mizahı görüp hikayenin acılığını mizah şurubuyla hafifletirdi. Her filminin sonunda her şeye rağmen tutunabileceğimiz bir umut dalı bırakırdı. İçimde ister istemez bu soru oluşuyor: Nereye gittin Yılmaz Erdoğan? Sen seyircini paramparça edip bırakmazdın. Ağlatmak için zorlamazdın? Acımız ne kadar büyükse de acımıza yenilmeyeceğimize dair bir sanatçı umudu bırakırdın geride... Bunları derken Rahatı Kaçan Ağaç'taki:
"Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsimi, rüzgarı, karı Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı"
tadında bir eleştiri yapmaya çalışıyor, eline sağlık demeyi de ihmal etmiyorum. Ben yine de bundan sonra eski yalın Yılmaz Erdoğan'ı istiyorum. Dramla mizahı birbirine aşık etmiş, birini diğerinden koparmayacak kadar merhametli ve gerçekçi Yılmaz'ı...
20 Ekim 2013 Pazar
TERCİH FORMU
Sevgili öğrencilerimle bu konu üzerinde konuşmuştuk ama zamanıdır tekrar edelim. Özellikle aile telkiniyle soruyor: Hangi meslekte gelecek var (tercümesi çok para var)? Genç kardeşim soru baştan yanlış. Şu bölüme gir acayip para kaldırırsın, diye bir cevap yok. “çok para” meselesi kimsenin net cevap verebildiği bir durum değil, biraz da nasip işi. Doğru zamanda doğru yerde olmaktır ...bir parça. Bu da seçebileceğimiz bir şey değil. Ama kimseye muhtaç olmadan, her zaman onurlu bir biçimde yaşayabilmenin, formülü vardır. Üst perdeden konuşan öğütçü tiplerden hoşlanmadığımı bilirsiniz ama üniversiteyle ilgili çok soru geliyor. Bencesi şudur:
Birincisi AHLAK kavramı senin için birinci derecede işini iyi, çok iyi yapmak anlamına gelmeli. En büyük ahlaksızlığı da işini savsaklamak olarak görmelisin. Bu, sende güçlü bir adalet duygusu geliştirecek ve adalet duygundan başka hiçbir şeye teslimiyet göstermemeye başlayacaksın. Bu ülke iş ahlakı konusunda o kadar kötü ki işini iyi yapanlar hemen parlıyor genç dostum. Acele etme. Uyanıklardan ve küçük hesapçılardan uzak dur.
İkincisi sanatla, edebiyatla, estetikle bir an önce ilişkini geliştirmelisin genç dostum. Bedii zevklerin olmalı. Bedenin semirirken ruhun can çekişmemeli. Okulunu bitirdiğinde Kazancakis benim favori yazarımdır diyebilmelisin örneğin… ya da Buzzati, Salinger, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan…Resmin bütün sanatların atası olduğunu unutma, renklerin ve fırçanın hikayesini asla yabana atma. İşine ya da hayata dair bir felsefen olsun genç dostum. Alımlı elbiseler, gösterişli mekanlar, araba torkları, futbol ve siyaset dışında hiçbir mevzuya dilleri dönmeyen zavallılara hayat öpücüğü olasın.
Üçüncüsü devlet üniversitelerinden uzak dur durabilirsen. Şimdi şehirlerde çok sayıda özel üniversite var, devlet üniversitesi puanıyla özellere burslu ya da yarı burslu girebilirsin. Üniversite şehir demektir genç dostum. Üniversitenin taşralıyı şehirli yapma gibi bir misyonu da vardır. Batı’da üniversiteler şehir yakınlarındadır. Bizde esnaf para kazansın diye kasaba hatta köylere kadar üniversite açıldı malum. Ayrıca devlet üniversitelerinin önemli bölümü cemaat ve tarikatların köşe kapmaca oynadıkları yerlere dönmüş. Liyakatin yerini başka ölçüler aldıysa oradan hemen uzaklaş. Şehirden kopma genç dostum.
Ayrıca üniversitede tanıdığın iyi hocanın ya da seçtiğin meslekteki duayenlerin peşini bırakma. Kendi sesini bulmanda onlara ihtiyacın olacak.
Yazları dünyayı gez, şimdi dünya seyahati o kadar da zor değil, dünya halklarını görmek anlamak onlarla bütünleşmek en büyük okumadır.
Bencesi böyle… Çok kazanır mısın bilmem ama onurlu, özgür bir hayat yaşarsın, yaşayasın… başarılar dilerim genç dostum…
Birincisi AHLAK kavramı senin için birinci derecede işini iyi, çok iyi yapmak anlamına gelmeli. En büyük ahlaksızlığı da işini savsaklamak olarak görmelisin. Bu, sende güçlü bir adalet duygusu geliştirecek ve adalet duygundan başka hiçbir şeye teslimiyet göstermemeye başlayacaksın. Bu ülke iş ahlakı konusunda o kadar kötü ki işini iyi yapanlar hemen parlıyor genç dostum. Acele etme. Uyanıklardan ve küçük hesapçılardan uzak dur.
İkincisi sanatla, edebiyatla, estetikle bir an önce ilişkini geliştirmelisin genç dostum. Bedii zevklerin olmalı. Bedenin semirirken ruhun can çekişmemeli. Okulunu bitirdiğinde Kazancakis benim favori yazarımdır diyebilmelisin örneğin… ya da Buzzati, Salinger, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan…Resmin bütün sanatların atası olduğunu unutma, renklerin ve fırçanın hikayesini asla yabana atma. İşine ya da hayata dair bir felsefen olsun genç dostum. Alımlı elbiseler, gösterişli mekanlar, araba torkları, futbol ve siyaset dışında hiçbir mevzuya dilleri dönmeyen zavallılara hayat öpücüğü olasın.
Üçüncüsü devlet üniversitelerinden uzak dur durabilirsen. Şimdi şehirlerde çok sayıda özel üniversite var, devlet üniversitesi puanıyla özellere burslu ya da yarı burslu girebilirsin. Üniversite şehir demektir genç dostum. Üniversitenin taşralıyı şehirli yapma gibi bir misyonu da vardır. Batı’da üniversiteler şehir yakınlarındadır. Bizde esnaf para kazansın diye kasaba hatta köylere kadar üniversite açıldı malum. Ayrıca devlet üniversitelerinin önemli bölümü cemaat ve tarikatların köşe kapmaca oynadıkları yerlere dönmüş. Liyakatin yerini başka ölçüler aldıysa oradan hemen uzaklaş. Şehirden kopma genç dostum.
Ayrıca üniversitede tanıdığın iyi hocanın ya da seçtiğin meslekteki duayenlerin peşini bırakma. Kendi sesini bulmanda onlara ihtiyacın olacak.
Yazları dünyayı gez, şimdi dünya seyahati o kadar da zor değil, dünya halklarını görmek anlamak onlarla bütünleşmek en büyük okumadır.
Bencesi böyle… Çok kazanır mısın bilmem ama onurlu, özgür bir hayat yaşarsın, yaşayasın… başarılar dilerim genç dostum…
NİTELİKSİZ ELEŞTİRİ
Bu ülke neden az okuyor? Bunu irdelemek uzun iş fakat ben bir yönü üzerinde durmak istiyorum. Okuma özürlü olmamızın en meşhur sebeplerinden biri yayınevleri ve bize kitap duayeni, kitap şeyhi diye yutturulmaya çalışılan sahte şeyhlerdir. Yayınevlerinde ahbap çavuş ilişkisi döner, esaslı bir kitap bulup çıkaralım kaygısı yoktur. Üniversiteden yeni mezun bir kızı oturtup gelen dosyalara bak bakalım para edecek bir şey var mı, diye yayıncılık oynarlar. Çoğu yayınevi sahibinin okumayla falan ilgisi yoktur. Bu arada hiç mi iyi kitap çıkmıyor? Çıkıyor tabi… O kadar suyun başında oturursan birkaç büyük balık tutarsın elbet.
Üniversitelerin edebiyat bölümlerinde de durum pek iç açıcı değildir. Çoğunu tanıyorum. Hocaların romanla şiirle ilişkileri, işleri kadardır. Ellerindeki üç beş şiir ve roman makalesiyle ömürlerini geçirirler. Onun için şaşırmıyorum bu duruma ama herkes bilsin istiyorum.
Bir de kitap eleştirmenleri var… Ah o kitap eleştirmenleri… Düşünün bakalım kitap üzerine konuşma deyince kimi aklınıza getiriyorlar. Doğan Hızlan, Semih Gümüş falan… Nerede bir kitap fuarı olsa bunlar, nerede bir roman ve öykü yarışması olsa jüri bunlar… tamam kibar adamlardır naif adamlardır da yıllardır tek bir yazılarıyla ya da bir kitabı övüp yermeleriyle gündem yaratamamışlardır. Ne akar ne bulaşır türdendirler. Sözümona bu eleştirmenler, Canan Tan, Nermin Bezmen, Nazlı Eray gibi emekli olduktan sonra can sıkıntısından kitap yazan yazarlara: “Tamam hoş hikayeler bulmuşsunuz da, üslupsuzsunuz edebi değeriniz yok ergen aşkları ve cinsellik vurgusuyla okunuyorsunuz.” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler, Hasan Ali Toptaş için: “ Tartışmasız Türkiye’nin Kafkasıdır, hatta Kafka’dan aşkın olduğu kitapları vardır, yarattığı dil o kadar güzeldir ki okullarda okutulmaması cinayettir” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler: Hakan Günday için, Amerika’da Chuk Palaniuk, Tom Robbins ve Bukowski ile başlayan yer altı edebiyatı türünü Türkçeyle daha cesur ve daha derinlikli yazmıştır.” diyemezler. Afilli Filintalar hakkında yorum falan yapmazlar vs.vs… Bu durum, romanın ve öykünün trajedisidir… Şiire sonra değineceğim.
Sonuç: Okuduğun kitabın eleştirmeni de ol değerli arkadaşım. Beğenirsen göklere çıkarmaktan, sevmediysen yerin dibine sokmaktan çekinme. Bu işleri sahte şeyhler bilir, algısı çok güçlü olduğu için kitap üzerine pek konuşamıyorsun. Korkma konuş arkadaşım, yazarın adına ve şöhretine bakmadan konuş. Kitap üzerine sert tartışmalar döndüğü gün iyi ve kötü kendini daha iyi hissettirecek arkadaşım. Gerçek okuma insanı cesur kılar… Okuduğunu buradan anlayacağım.
Üniversitelerin edebiyat bölümlerinde de durum pek iç açıcı değildir. Çoğunu tanıyorum. Hocaların romanla şiirle ilişkileri, işleri kadardır. Ellerindeki üç beş şiir ve roman makalesiyle ömürlerini geçirirler. Onun için şaşırmıyorum bu duruma ama herkes bilsin istiyorum.
Bir de kitap eleştirmenleri var… Ah o kitap eleştirmenleri… Düşünün bakalım kitap üzerine konuşma deyince kimi aklınıza getiriyorlar. Doğan Hızlan, Semih Gümüş falan… Nerede bir kitap fuarı olsa bunlar, nerede bir roman ve öykü yarışması olsa jüri bunlar… tamam kibar adamlardır naif adamlardır da yıllardır tek bir yazılarıyla ya da bir kitabı övüp yermeleriyle gündem yaratamamışlardır. Ne akar ne bulaşır türdendirler. Sözümona bu eleştirmenler, Canan Tan, Nermin Bezmen, Nazlı Eray gibi emekli olduktan sonra can sıkıntısından kitap yazan yazarlara: “Tamam hoş hikayeler bulmuşsunuz da, üslupsuzsunuz edebi değeriniz yok ergen aşkları ve cinsellik vurgusuyla okunuyorsunuz.” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler, Hasan Ali Toptaş için: “ Tartışmasız Türkiye’nin Kafkasıdır, hatta Kafka’dan aşkın olduğu kitapları vardır, yarattığı dil o kadar güzeldir ki okullarda okutulmaması cinayettir” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler: Hakan Günday için, Amerika’da Chuk Palaniuk, Tom Robbins ve Bukowski ile başlayan yer altı edebiyatı türünü Türkçeyle daha cesur ve daha derinlikli yazmıştır.” diyemezler. Afilli Filintalar hakkında yorum falan yapmazlar vs.vs… Bu durum, romanın ve öykünün trajedisidir… Şiire sonra değineceğim.
Sonuç: Okuduğun kitabın eleştirmeni de ol değerli arkadaşım. Beğenirsen göklere çıkarmaktan, sevmediysen yerin dibine sokmaktan çekinme. Bu işleri sahte şeyhler bilir, algısı çok güçlü olduğu için kitap üzerine pek konuşamıyorsun. Korkma konuş arkadaşım, yazarın adına ve şöhretine bakmadan konuş. Kitap üzerine sert tartışmalar döndüğü gün iyi ve kötü kendini daha iyi hissettirecek arkadaşım. Gerçek okuma insanı cesur kılar… Okuduğunu buradan anlayacağım.
TAHAMMÜL
Tahammül mülkünü yıktın Hulagu han mısın kafir / Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir....
Benim tanıdığım en naif en barışsever en entelektüel adamlardan biridir Murat Menteş. Roman dili konusunda başardıklarını burada anlatmayacağım. Konu bu değil. Yeni Şafaktaki yazılarını keyifle takip ediyordum. Köşe yazarı olarak da çok iyiydi. Ama gelin görün ki tahammül mülkünü yıktı. Sen misin Gezi'yi anlamaya çalışan yazılar yazan, sen misin kadın hakları konusunu muhafazakarlığın ötesinde özgür ele alan, sen misin Ayşe Arman'a röportaj veren... Tahammül edemediler, tahammülü geçtim aynı gazetede aşağılayıcı ne yazılar yazdılar. Vay be! Ve kaçırdılar( hadi kovdular demeyeyim ) Tasarruf gazetededir, kimi çalıştırıp kimi çalıştırmaz kendi bilir buna sozum yok derdim zihniyetle... Murat Mentes gibi inançlı bir entelektüele tahammül edememek... To be or not to be... Benim için büyük bir mesele bu..
Benim tanıdığım en naif en barışsever en entelektüel adamlardan biridir Murat Menteş. Roman dili konusunda başardıklarını burada anlatmayacağım. Konu bu değil. Yeni Şafaktaki yazılarını keyifle takip ediyordum. Köşe yazarı olarak da çok iyiydi. Ama gelin görün ki tahammül mülkünü yıktı. Sen misin Gezi'yi anlamaya çalışan yazılar yazan, sen misin kadın hakları konusunu muhafazakarlığın ötesinde özgür ele alan, sen misin Ayşe Arman'a röportaj veren... Tahammül edemediler, tahammülü geçtim aynı gazetede aşağılayıcı ne yazılar yazdılar. Vay be! Ve kaçırdılar( hadi kovdular demeyeyim ) Tasarruf gazetededir, kimi çalıştırıp kimi çalıştırmaz kendi bilir buna sozum yok derdim zihniyetle... Murat Mentes gibi inançlı bir entelektüele tahammül edememek... To be or not to be... Benim için büyük bir mesele bu..
SERİNKANLI OLİMPİYAT YAZISI
Fikir olarak olimpiyatlara taraftarım. Dünyanın bütün gelişmiş ülke ve şehirleri olimpiyat almak için çırpınırken siyaseti her tarafına bulaştırıp “ne kazandıracak ki bu olimpiyat” diyen anlayışla aynı noktada değilim. Türkiye’nin finale kalması büyük bir başarıdır. Bunu kendimize teselli olsun diye söylemiyorum. Ama ben olimpiyat komitesinde örneğin bir Peru’lu üye olsaydım oyumu Tokyo’ya verirdim. Bunu Türk düşmanlığından veya diğer siyasi sebeplerden dolayı değil, Tokyo hak ettiği için verirdim. Nitekim büyük bir farkla Tokyo kazandı.
Kazanamadığımız iyi oldu çünkü hedef süremiz uzadı. Bu iyi haber. Biz millet olarak oldubittiye alışığız. Ham meyvayı yemeye, cin olmadan adam çarpmaya. Ne diye olimpiyat istiyoruz ya da hangi yüzle. Halter dışında altınımız yok neredeyse. Atletizmde bir tane çıktı o da dopingli. Aslında sporcularımızın çoğu dopingli. Tesis yok, spor medyası yok. Skor ve futbol medyası var. Futbolun başında da dokunduğu her yeri kurutan bir adam var ve kimsenin buna itirazı yok. Okullarda sporun adı var kendisi hiç yok. Beden eğitimi dersleri göstermelik.
Bence hedefimiz devam etmeli. Bazıları eline kalem kağıt almış, olimpiyat için şu kadar harcama olur, şu kadar gelir elde ederiz gibi hesaplar yapmaya çalışıyor, yazık. Oysa spor yapanlar ülkesi, mutlu bir ülkedir. Spor özgüven ve barıştır. Mutlu, özgüvenli, barışsever insanlar ülkesinin fiyatı nedir?
Tabi ki varlıklı annelerin çocuklarını haftada iki saat havuza tenise ya da basketbola götürüp “çocuğuma spor yaptırıyorum” zannetmesini kastetmiyorum. Spor yapmak bir yaşam felsefesidir. Bunun adresi Spor Bakanlığı değil, Milli Eğitim Bakanlığıdır. Hele” kına yakmak” deyimli mesajlar atan spor bakanının işi hiç değildir. Olimpiyat iktidar ve muhalefete meze olacak bir konu değil. Peki neler yapılmalı ona da sonraki yazımızda değinelim. Çok bürokratik bir kapanış cümlesi oldu galiba… bu üslubu hiç sevmem ama yapıyorum bazen.
Kazanamadığımız iyi oldu çünkü hedef süremiz uzadı. Bu iyi haber. Biz millet olarak oldubittiye alışığız. Ham meyvayı yemeye, cin olmadan adam çarpmaya. Ne diye olimpiyat istiyoruz ya da hangi yüzle. Halter dışında altınımız yok neredeyse. Atletizmde bir tane çıktı o da dopingli. Aslında sporcularımızın çoğu dopingli. Tesis yok, spor medyası yok. Skor ve futbol medyası var. Futbolun başında da dokunduğu her yeri kurutan bir adam var ve kimsenin buna itirazı yok. Okullarda sporun adı var kendisi hiç yok. Beden eğitimi dersleri göstermelik.
Bence hedefimiz devam etmeli. Bazıları eline kalem kağıt almış, olimpiyat için şu kadar harcama olur, şu kadar gelir elde ederiz gibi hesaplar yapmaya çalışıyor, yazık. Oysa spor yapanlar ülkesi, mutlu bir ülkedir. Spor özgüven ve barıştır. Mutlu, özgüvenli, barışsever insanlar ülkesinin fiyatı nedir?
Tabi ki varlıklı annelerin çocuklarını haftada iki saat havuza tenise ya da basketbola götürüp “çocuğuma spor yaptırıyorum” zannetmesini kastetmiyorum. Spor yapmak bir yaşam felsefesidir. Bunun adresi Spor Bakanlığı değil, Milli Eğitim Bakanlığıdır. Hele” kına yakmak” deyimli mesajlar atan spor bakanının işi hiç değildir. Olimpiyat iktidar ve muhalefete meze olacak bir konu değil. Peki neler yapılmalı ona da sonraki yazımızda değinelim. Çok bürokratik bir kapanış cümlesi oldu galiba… bu üslubu hiç sevmem ama yapıyorum bazen.
BENİM ÜNİVERSİTELERİM
Uzun zaman oldu edebiyat fakültesinden mezun olalı. Uzun zaman oldu ama her yıl edebiyat bölümlerine giden birçok öğrencim oluyor. Ve oralarda olan biteni konuşuyoruz. KPSS alan sorularında gördüm etraf Uygur yazıtlarından, Göktürkçeden, Kuman-Kıpçak lehçesinden, Hakaniye metinlerinden geçilmiyor. Edebiyat fakülteleri bunlarla meşgul çünkü. Geçmiş tapınıcılarının edebiyattan ...anladıkları bu maalesef. Estetikten yoksun bu ölü edebiyatlara gösterdikleri ilginin onda birini yaşayan edebiyata göstermiyorlar. Batı edebiyatı içinde durum aynı. Yunan edebiyatından dışarı çıkıncaya kadar zaten üniversite bitiyor.
Peki neden yaşayan edebiyatla ilgilenmiyorlar? İlgilenmezler çünkü bilmiyorlar. Öğrencileri, işkenceden farksız o ölü edebiyatlarla meşgul etsinler ki edebiyattan anlamadıkları ortaya çıkmasın. Ayrıca bu arkadaşlar şiiri bir kadavra gibi görürler. Şiir tahlili yapıyorum diye şiiri ameliyat ederler ortalık kan revan olur ve senin şiir görecek halin kalmaz. Büyük büyük hocalarından böyle görmüşlerdir çünkü. Dört güzelim fakülte yılı böyle heba olur gider.
Konservatuara gidersin Shakespeare’perestler yakanı bırakmaz. Düşünün, tıp fakültesine gidiyorsun İbn-i Sina tıbbıyla yılların geçiyor ya da fizik okumaya gittin Pascal fiziğinden yakanı kurtaramıyorsun. Bu durum pozitif bilimlerde çok absürt kaçıyor değil mi ama iş edebiyata gelince kimse ses çıkarmıyor. Ey maziperest hocalar! Alper Tunga öldü… Bunu kabullenin artık.
Peki neden yaşayan edebiyatla ilgilenmiyorlar? İlgilenmezler çünkü bilmiyorlar. Öğrencileri, işkenceden farksız o ölü edebiyatlarla meşgul etsinler ki edebiyattan anlamadıkları ortaya çıkmasın. Ayrıca bu arkadaşlar şiiri bir kadavra gibi görürler. Şiir tahlili yapıyorum diye şiiri ameliyat ederler ortalık kan revan olur ve senin şiir görecek halin kalmaz. Büyük büyük hocalarından böyle görmüşlerdir çünkü. Dört güzelim fakülte yılı böyle heba olur gider.
Konservatuara gidersin Shakespeare’perestler yakanı bırakmaz. Düşünün, tıp fakültesine gidiyorsun İbn-i Sina tıbbıyla yılların geçiyor ya da fizik okumaya gittin Pascal fiziğinden yakanı kurtaramıyorsun. Bu durum pozitif bilimlerde çok absürt kaçıyor değil mi ama iş edebiyata gelince kimse ses çıkarmıyor. Ey maziperest hocalar! Alper Tunga öldü… Bunu kabullenin artık.
PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI
Ergenliğe girdiğinizde “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. İyi bir kitap okuyarak hayata başlamak için.
Gençken “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Sevgi, dostluk, affetme, aidiyet ve cesaret duygularının sendeki karşılığını görmek ve sınırlarının ne kadar engin olabileceğini kavramak için.
40’lı yaşlarda “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Özlem duyduğunuz çocukluğunuza hayalen de olsa en kestirme yoldan gidip gelebilmek için.
Yaşlanınca “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. O çocukların hayatta olduğundan emin olmak ve dostluğunuzun hala devam ettiğini görmek için.
“Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız…
Gençken “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Sevgi, dostluk, affetme, aidiyet ve cesaret duygularının sendeki karşılığını görmek ve sınırlarının ne kadar engin olabileceğini kavramak için.
40’lı yaşlarda “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Özlem duyduğunuz çocukluğunuza hayalen de olsa en kestirme yoldan gidip gelebilmek için.
Yaşlanınca “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. O çocukların hayatta olduğundan emin olmak ve dostluğunuzun hala devam ettiğini görmek için.
“Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız…
USTANIN ARDINDAN
İki yıl önceydi. İlk kısa filmimiz “Celladın Günlüğü”nün proje aşamasındayız. İşi o kadar ciddiye almışız ki, Tuncel KURTİZ’e teklifte bulunmaya karar verdik. Senaryoda bir hapishane müdürü rolü vardı ki tam üstada göreydi. Hatta ona göre iyi bir tirat yazmıştım. Biliyorum çok uzak ihtimaldi oynaması biliyorum ama hiç olmazsa tanışır sohbet ederiz dedik. Araştırdık menejeriyle gö...rüştük yazın ortasıydı, Edremit’teki otelinde olduğunu öğrendik. Sırtını kaz dağlarına dayamış Ege Denizini en güzel noktadan gören bir butik otel sahibiydi. Sevgili dostum Altay Tandoğan’la birlikte Edremit Çamlıbel’deki oteline gittik. Bir haftadır oradaymış ama bir gün önce İtalya’da bir film festivaline gitmiş. Bir günle kaçırmıştık, görüşemedik.
Ömrünü sinemaya vermiş büyük bir oyuncuydu. Hayatının büyük bölümünde yıldızı çok parlak olmadı. Tabi ki popüler kültür ölçülerine göre. Ezel dizisiyle Türkiye’nin gündemine oturdu. Popüler şöhret onu 70’inden sonra buldu. Halbuki tam bir karakter oyuncusuydu. Yeşilçam, siyasi fikirlerinden ötürü onunla ilgilenmedi, belki o da onlara yüz vermedi. Yılmaz Güney’le birlikte toplumcu sanat sinemasının en başarılı oyuncularındandı. Buraya kadarmış. İz bırakarak gitti. Repliklerini ve unutulmaz yüzünü zihinlerde bırakarak gitti. Her şey için teşekkürler…
Ömrünü sinemaya vermiş büyük bir oyuncuydu. Hayatının büyük bölümünde yıldızı çok parlak olmadı. Tabi ki popüler kültür ölçülerine göre. Ezel dizisiyle Türkiye’nin gündemine oturdu. Popüler şöhret onu 70’inden sonra buldu. Halbuki tam bir karakter oyuncusuydu. Yeşilçam, siyasi fikirlerinden ötürü onunla ilgilenmedi, belki o da onlara yüz vermedi. Yılmaz Güney’le birlikte toplumcu sanat sinemasının en başarılı oyuncularındandı. Buraya kadarmış. İz bırakarak gitti. Repliklerini ve unutulmaz yüzünü zihinlerde bırakarak gitti. Her şey için teşekkürler…
BENCE ÇİZGİ KAHRAMANLAR
PEMBE PANTER
Benim en büyük çizgi kahramanım Pembe Panter’dir. Panterle pembe arasındaki çelişki müthiş bir ironiye dönüşür ve ben buna biterim. Feminen renk olan pembe, panterin içindeki canavarı öldürüp onu zeki şakacı sevimli bir arkadaşa dönüştürmüştür sanki. Çizgi film dünyasının en cool karakteridir. Fonda pembe panter müziği çalmaya başladığında tehlike kapıdadır ve ...bu sevimli arkadaş, kameraya, içinde korku olmayan endişeli gözlerle bakar. İşte o bakış aptal müfettişin elinden kurtulmak için zekice bir maceranın da başlangıcıdır. Bu matrak arkadaş içinde nefret öfke ve ucuzluk barındırmayan bir zekayla maceranın kazananı olarak hepimizi mutlu eder. Ya da mutlu ederdi diyeyim. Pembe Panter’in büyüsü çizgilerinin ve hikayenin yalınlığında idi. Yeni maceralarında eski tat kaybolmuş gibi. Bazı şeyler, kolanın formülü gibi ilk halini hiç bozmamalı.
TOM VE JERRY
Ben hiçbir zaman sevimsiz farenin tarafında olmadım. Bir de sürekli uyuyan, sadece Tom’u dövmek için uyanan sevimsiz Amerikan buldog’unun yanında da olmadım. Benim için Tom ve Jerry hiç mutlu sonla bitmedi. Çünkü kediler benim için sokağın en karizmatik hayvanıdır. Telaşlanmaz, yaltaklanmaz, minnet etmez. Tom’un başına gelenler hep benim başıma gelmiş gibidir. Hayatta zayıfa karşı güçlünün yanında olduğum tek yer Tom’un yanıdır.
TEMEL REİS
TRT’nin tekelci olduğu dönemlerde mecburen izlediğimiz çizgi filmlerdendi Temel Reis. Ben bu kadar içi boş bir çizgi film görmedim. Temel Reis kuş kadar bile beyni olmayan varsa bile vücudunda devinen kanın, çapa dövmeli kollarından başka bir yere uğramadığı bir tiptir. Ispanak yiyinceye kadar bir hiçtir tamam da ıspanak yedikten sonra da asla bir kahraman değildir. Temel Reis’in hödüklüğü, sadece kaba kuvvete yüz veren cılız, çirkin ve şapşal Safinaz’a kesik olmasından bellidir. Temel Reis’in düşmanı da aptal, obur ve abaza Kaba Sakal’dır. Bu adama karşı elde edilen hangi zafer insanı mutlu edebilir ki… Önce Kaba Sakal’a yılışan Safinaz, ıspanağın etkisiyle (bana göre tek kahraman ıspanaktır) Kaba Sakal’ı döven Temel Reis’e dümen kırar, midesiz Temel de onu koluna takar ve ufka doğru küçülürler…
KELOĞLAN
Bizim çocukluğumuzda yoktu yeni izledim. TRT yabancı çizgi filmler yerine kendi masallarımızı yaşatalım anlayışıyla Keloğlanı çizgi film karakteri yapmış. Keşke yapmasaymış. Devletin eğitim adına yaptığı hangi işten fayda gördük ki bundan görelim. Keloğlanı masaldan çıkarıp çizgi filme taşırken Keloğlan’ın beynini unutmuşlar anlaşılan. Ya da masallardaki keloğlan diye yanlışlıkla kel birini tutup getirmişler. Bizler babaannelerimizden Keloğlan masalları dinleyerek büyüdük. TRT’nin çizgi filminde gördüğüm kel olan oğlanın bizim Keloğlan olmadığına yemin edebilirim. Yüzünde hiçbir duygu mimiği olmayan, uyuz, ruhsuz bir çocuk bir sürü beceriksizin yardımına koşup duruyor. Bizimki kelliğinin açığını, uyanıklığı ve zekasıyla kapatır çözümleriyle karizma yapardı. TRT’nin keli, izleyen çocukların var olan akıllarını da uyuşturacak cinsten. Pepe denen mumya’ya hiç girmeyeyim.
Buradan sesleniyorum. Ey yeni nesil!... Ey X,Y,Z kuşağı, şu çizgi film işine el atmanızın zamanı gelmiştir. Ürettiğiniz mizahı çizgi film işine taşıyın… Behemehal… Bir an evvel…
Benim en büyük çizgi kahramanım Pembe Panter’dir. Panterle pembe arasındaki çelişki müthiş bir ironiye dönüşür ve ben buna biterim. Feminen renk olan pembe, panterin içindeki canavarı öldürüp onu zeki şakacı sevimli bir arkadaşa dönüştürmüştür sanki. Çizgi film dünyasının en cool karakteridir. Fonda pembe panter müziği çalmaya başladığında tehlike kapıdadır ve ...bu sevimli arkadaş, kameraya, içinde korku olmayan endişeli gözlerle bakar. İşte o bakış aptal müfettişin elinden kurtulmak için zekice bir maceranın da başlangıcıdır. Bu matrak arkadaş içinde nefret öfke ve ucuzluk barındırmayan bir zekayla maceranın kazananı olarak hepimizi mutlu eder. Ya da mutlu ederdi diyeyim. Pembe Panter’in büyüsü çizgilerinin ve hikayenin yalınlığında idi. Yeni maceralarında eski tat kaybolmuş gibi. Bazı şeyler, kolanın formülü gibi ilk halini hiç bozmamalı.
TOM VE JERRY
Ben hiçbir zaman sevimsiz farenin tarafında olmadım. Bir de sürekli uyuyan, sadece Tom’u dövmek için uyanan sevimsiz Amerikan buldog’unun yanında da olmadım. Benim için Tom ve Jerry hiç mutlu sonla bitmedi. Çünkü kediler benim için sokağın en karizmatik hayvanıdır. Telaşlanmaz, yaltaklanmaz, minnet etmez. Tom’un başına gelenler hep benim başıma gelmiş gibidir. Hayatta zayıfa karşı güçlünün yanında olduğum tek yer Tom’un yanıdır.
TEMEL REİS
TRT’nin tekelci olduğu dönemlerde mecburen izlediğimiz çizgi filmlerdendi Temel Reis. Ben bu kadar içi boş bir çizgi film görmedim. Temel Reis kuş kadar bile beyni olmayan varsa bile vücudunda devinen kanın, çapa dövmeli kollarından başka bir yere uğramadığı bir tiptir. Ispanak yiyinceye kadar bir hiçtir tamam da ıspanak yedikten sonra da asla bir kahraman değildir. Temel Reis’in hödüklüğü, sadece kaba kuvvete yüz veren cılız, çirkin ve şapşal Safinaz’a kesik olmasından bellidir. Temel Reis’in düşmanı da aptal, obur ve abaza Kaba Sakal’dır. Bu adama karşı elde edilen hangi zafer insanı mutlu edebilir ki… Önce Kaba Sakal’a yılışan Safinaz, ıspanağın etkisiyle (bana göre tek kahraman ıspanaktır) Kaba Sakal’ı döven Temel Reis’e dümen kırar, midesiz Temel de onu koluna takar ve ufka doğru küçülürler…
KELOĞLAN
Bizim çocukluğumuzda yoktu yeni izledim. TRT yabancı çizgi filmler yerine kendi masallarımızı yaşatalım anlayışıyla Keloğlanı çizgi film karakteri yapmış. Keşke yapmasaymış. Devletin eğitim adına yaptığı hangi işten fayda gördük ki bundan görelim. Keloğlanı masaldan çıkarıp çizgi filme taşırken Keloğlan’ın beynini unutmuşlar anlaşılan. Ya da masallardaki keloğlan diye yanlışlıkla kel birini tutup getirmişler. Bizler babaannelerimizden Keloğlan masalları dinleyerek büyüdük. TRT’nin çizgi filminde gördüğüm kel olan oğlanın bizim Keloğlan olmadığına yemin edebilirim. Yüzünde hiçbir duygu mimiği olmayan, uyuz, ruhsuz bir çocuk bir sürü beceriksizin yardımına koşup duruyor. Bizimki kelliğinin açığını, uyanıklığı ve zekasıyla kapatır çözümleriyle karizma yapardı. TRT’nin keli, izleyen çocukların var olan akıllarını da uyuşturacak cinsten. Pepe denen mumya’ya hiç girmeyeyim.
Buradan sesleniyorum. Ey yeni nesil!... Ey X,Y,Z kuşağı, şu çizgi film işine el atmanızın zamanı gelmiştir. Ürettiğiniz mizahı çizgi film işine taşıyın… Behemehal… Bir an evvel…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)