14 Ağustos 2013 Çarşamba

ŞEHİR YOĞUN BAKIMDA !


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul

Görmedim, gezmediğim sevmediğim hiçbir yer

Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer

Yahya Kemal kırıklığı diye bir duygu vardır. Onun söylediğini görüp de gördüğünü görememek gibi. Biz işte o nesiliz. Dünya şehirleri içinde İstanbul kadar kendisine şiir yazılan bir başka şehir yoktur. Daha doğrusu yoktu. Çünkü bu şehre artık şiir yazılmıyor. Antolojiler boş. Yazılmıyor çünkü İstanbul, bağrına saplanan hançerlerle yaşamak zorunda. Üstü başı kan revan içinde. Güzelliğini gölgelediler. Adına rezidans  AVM denen ucubeler, güzeller güzeli boğazın yüzünde şirpençe çıbanı gibi, gökdelenler böğründe birer hançer gibi… İstanbul, mahcup hüzünlü…

Şimdi Zorlu Holding’in Zincirlikuyu’da peydahladığı ucube eylülde açılacakmış. Zaten bitik durumdaki Zincirlikuyu trafiğini, ucube açıldıktan sonra siz düşünün. Avrupa’nın en büyük binasıymış. Bununla övünüyorlar. Sanki Avrupalı büyük bina yapmayı bilmiyor da bunlar biz başardık gibi seviniyorlar. Avrupalı şehri insan için düzenler, zenginler için değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi o araziyi sattığı gün ben karalar bağlamıştım. Şimdi ecel vakti gelmiş çatmış. O arazi canımla bir gitti. Öyle bir yerdeydi ki, Zincirlikuyu, Levent, Mecidiyeköy gibi şehrin en kalabalık ve sıkışık semtlerinde çalışanlar için bir saat huzur soluyup tekrar işlerine dönecekleri hayat öpücüğü bir park olabilirdi. Çıldırmak üzere olan insanın cinnetini vakumlayan, yeşilin serinliğini tattıran bir park… Ne gezer… Şehircilikten anladıkları tek şey, boş gördüğün yeri sat, binayı dik…” Şehir ve insan” üzerine iki saat düşündüklerini sanmıyorum. Bu betonlaşmadan sonra ne metrolar ne tüneller yetecek. Ve insan ruhsuz bir şehirde yerin altında bir o yana bir bu yana savrulup duracak…

Bari dilinden anlayacakları bir şaire verelim sözü, Sezai Karakoç’a… hislerimize tercüman olsun…

İstanbul’u yeniden Tanrı şehri yapmak
Bunun için savaşırım ben
Servi için savaşırım çınar için savaşırım
Tozlanmamış gün doğuşu için
Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye
Tuz, deniz damlasında gülsün
Çam denizle gülüşsün
Su tenimizle barışsın
Ruhumuzla ışısın diye
Savaşçıyım ben atalarım gibi
İstanbul için savaşırım

HASBİHAL

Yıllarca teorik, felsefi ve akademik kitaplar okuyarak heba ettiğim zamanıma nasıl da acıyorum bilemezsiniz. Romanda ve şiirde bulamayıp da onlarda bulduğum ne var diye soruyorum kendi kendime. Cevap: kocaman bir hiç. Oğuz Atay'ın tek cümlesinde bir kitap gördüm, Peyami'nin romanlarında insan ruhunun seyahatnamesini okudum,  "Hayatın Kaynağı"yla felsefe denen meçhulü keşfettim, "1984"ü okuyarak 20. yüzyılı anladım Zola'yla 19. yüzyılı, "Tatar Çölü"yle hayatımın senaryosunu yeniden yazdım, "Suskunlar" sayesinde dille yaratılan estetik hazzın zirvelerinde dolaştım. Şiir ah şiir! Ve damarlarımda alyuvarlarıma ilişik dolaşan mısralar...Biri bedenime diğeri ruhuma hayat bahşeder. Bu sayededir ki yük çuvalını omzumdan attım, üstüne oturdum. Şu fırtınalı denizde sakin ve dingin yol almam bundandır...

JOPLU HAREKETLER

1988 yılıydı. Beyazıt Meydanının önünde toplanmıştık. Yumruklarımız sıkılı ellerimizi havaya kaldıra kaldıra slogan atıyorduk. Yanımda sevgili dostum Y.... vardı. Polis etrafımızı kuşatmış komiserin biri fırtınanın kopmaması için konuşma yolları arıyordu. İşte bu imkansızdı. Damarlarımızda büyük bir hızla devinen kan hiçbir sakin öneriyi kabul edecek durumda değildi. Davasına adanmış bedenler ve ruhları vardı sadece. Uyarılar işe yaramadı saloganlar dozunu artırarak devam etti. Polis her zaman olduğu gibi en iyi yaptığı işe koyuldu. Jopların biri kalkıp biri iniyordu. Biber gazından habersiz bir dönemin en etkili caydırıcısı joplar baldırlarda kafa ve gözlerde patlıyor büyük bir aksiyon sahnesi gerçek hayatta filme alınıyordu. Polis bazılarımızı yakalayıp minibüse bindirmeye başladı. Biliyorduk ki filmin çekimleri nezarette devam edecek. Ben ve sevgili dostum  Y..... kaçmayı başardık. Sonradan anladım ki bu bir başarı değildi. Hala yakalanıp filmin devamında rol almadığıma hayıflanırım. Ertesi gün Hürriyet gazetesinin manşetinde çıkan kalabalığın fotoğrafında kendimi görünce bile yarım kalmış kahramanlığa sevinemedim. Basında joplanan gençler için ağlak yazılar görüyorum. Hayır hayır bunu yapamazsınız.  Sen evet sen, karşıdan bakınca yerde sürünen kafası gözü yarılmış bir genç görürüsün ve ona acırsın.  Eğer o gencin içine girebilseydin : inandığı davaya (bu dava ne olursa olsun) sadakatini göstermiş  ve 18 yaş sınavını hakkıyla başarmış bir şovalyenin iç huzurunu görecektin. Bedenindeki yara bereyi de  Lejyon Donör nişanı gibi bir ömür gururla taşıyacak.  Zihninde anılar bölümünün en güzel yerinden zaman zaman çıkarıp şovalyelik günlerini hatırlayacak. Hayır ağlak yazılara hayır.  Onları en iyi anlayanlardan biri olarak ben,  becerebilseydim onlara bir destan yazardım.
1988 de hangi dava için orda toplanmıştınız  derseniz söyleyeyim: Havyar zammını protesto ediyorduk.

MANİFESTOM

Kendine bir Narsist gibi tutkuyla bağlan; ama bunu başkasından bekleme.

  • Kendinle dalga geçmeyi başaramıyorsan, başkalarına bulaşma.

  • Mizahın esintisine dahi tahammülü olmayanların meclislerine uğrama.

  • Adalet duygunun dışında hiçbir şeye teslimiyet gösterme.

  • Yeryüzünde cesaretin en büyüğü hatalarını itiraf edebilmektir.

  • Yeryüzünde en büyük korkaklık sürekli başkalarına kendini övmendir.

  • Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar, ilkesine bağlı kal.

  • Ne düşünürler acaba? “sorusunu merak alanından çıkar.

  • Estetik ve belagati dert edinenlerle keyifli yolculuklara çık.

  • Kendisiyle barışık olmayanların sahte tevazularına yüz verme.

  • Konuştuğunun iki katını dinle.

  • Kaleme yol göstermeye kalkma, sadece peşinden git.

  • Ne olduğun o kadar bağırıyor ki ne dediğini duyamıyorum, sözünü aklından çıkarma.

AKADEMİK KABUS

Dalgalar kıyıya büyük bir aşk ve heyecanla vurur. Bayram yerine giden çocuklar gibi...Fakat geri dönüşleri mahsun ve sakindir. Aradığını bulamamanın hayal kırıklığını yaşıyorlar gibi gelir bana. Denize geri dönüşleri bundandır diye düşünürüm. Her yıl akademik dünyanın kıyılarına dalga dalga binlerce öğrenci vurur. Aynı sahne orada da tekrar eder. Aradığını bulamamanın hayal kırıklığı yüzlerine yansımış binlerce öğrenci... Çünkü akademik dünya alabildiğine sıkıcıdır. Bilimin asık suratıyla muhatap olurlar ilk önce. İçini hayal dünyalarıyla zenginleştirdikleri "profesör" kavramının gerçeğiyle tanışmaları da hüzünlüdür. Sonra akademik dünyanın kitapları... Ah o kitaplar! İçinde 30 sayfalık işe yarar bilginin olduğu, şişirilmiş 300- 500 sayfalık kitaplar...Çünkü bu zevat kitap yazmanın hesapsız kitapsız, doğaçlama bir iş olduğundan habersizdir. Anlatacakları kavram her neyse kelime anlamından, tarihçesinden,  gelişim ve değişim süreci gibi bir sürü ıvır zıvırdan bahsederler. Kendi yarattıkları ikonların görüşlerini aktarırlar. "Hepsini sildim defterden ben onlara rağmen böyle düşünüyorum" diyemezler. Böyle olduğu için o sıkıcı kitapları not tehdidiyle sadece öğrencilerine satarlar.Üslupları yoktur. Bırakın diğerlerini edebiyat bölümündekiler bile roman ve şiir okumazlar. Bu yüzden anlatımlarında heyecan, estetik ve duygu yoktur. "Fayda"yla kafayı bozmuşlardır. Kendi aralarındaki sohbetlerde dedikodunun ağırlığı bir hayli fazladır. Öğrencilerin bu kıyılardan geri dönüşlerindeki hüznün sebebi bundandır. Filhakika içlerinde az da olsa istisnaları vardır ve onlar gönlümüzün misafir odasında ağırlanırlar. Onlar bizim keyfimizi sürer biz onların
...

SUSKUNA METHİYE

   Barış içinde yaşamayı severim. İnsanları olduğu gibi kabul etmek gibi ilkelerim vardır. Makul ve masum hataları da insana yakıştırırım. Buna rağmen hiç hoşlanmadığım, uzak durduğum hatta içimden suratına tükürmek geçen tipler de yok değildir. Anlatayım...
     Henüz on yedi yaşındaydım. Bu cümleyi, yani bir önceki cümleyi “yaşımdayım” şeklinde de bitirebilirdim. “Yaşındayım” da diyebilirsiniz, “yaşımdayım” da… Zaten çok da gereksiz bir konudur. Bazıları bunlardan birinin doğru olduğunu düşünür ve dayatma içine girer. Bu tiplere çok kızarım. Ama kızarım derken yüzüne tükürmek istediğim tipleri kast etmiyorum. Bir de gereksiz ayrıntılara durup dururken girerek konuyu dağıtanlara kızarım. Ahmet Mithat Efendi ayakları işte… Eskiler “malumatfuruşluk” derler. Araya girip neler bildiğini gösterecek, güya okurunu bilgilendirecek. Örneğin, bir yazarın, sevmediği tipleri anlattığı bir yazıyı okumaya niyetlenmişsin. Bakalım ne diyecek diye konuya tam da odaklamışken yazar kardeş almış başını başka yerlere gitmiş. Abuk sabuk bir sürü şeyden bahsediyor. Bu tiplere de çok kızarım ama yüzüne tükürmek istediğim tipler bunlar da değil. 
     Her neyse, henüz on yedi yaşındayım. Çok fena bir şekilde deneme okuma konusunda gaza getirilmiş durumdayım. Koşup bir Montaigne ediniyorum kendime ve dikkatli dikkatli okumaya başlıyorum. Tecrübe tarlasından geçmemiş bir on yedi yaş, arabeskle karartılmış bir iç dünya, memleketi kurtarmaya çalışan bir cengaver ve Montaigne… Durumum bu.
     Montaigne yolculuğum sırasında bir cümleye rast geliyorum ve duruyorum. Cümleye hem şaşırıyorum hem de kızıyorum. Üstat dostluk üzerine yazdığı bir yazıda diyor ki: “Dostlarınızla dostluğunuzu yarın düşman olacakmış gibi yaşayın; düşmanlarınıza yarın dost olacakmış gibi davranın.”
     Kızıyorum çünkü inanıyorum ki, bir delikanlı, dostuyla asla düşman olmaz, olamaz. Olmadı üstadım diyorum, yanılmışsın. Gel zaman git zaman tecrübe tarlasından geçerken “öküz ölmüş ortaklık bozulmuş” eski dostların düşman olduğu manzaralar görüyorum. Manzara bu kadarla kalsa yine de bu konuyu kendime dert etmeyeceğim. Fakat bu düşman taraflardan biri, eski dostu aleyhinde konuşmaya başlayınca bende mide bulantısı, yüksek ateş ve titreme başlıyor.
     Diyelim ki düşman olmuş dostlardan konuşan haklı, suskun haksız. Hem de yüzde yüz haksız. Konuşan, eski dostlukları sırasında, eski dostunun adam deyip sadece ona verdiği sırları da ifşa ederek haklılığını ispat etmeye çalışıyor. Eski dostunun zaaflarını, günahlarını sayıp döküyor. Ne anılara saygısı var, ne de onunla geçmiş güzel günlerin kıymetini biliyor. Büyük bir ihanetin içinde. İşte bende suratına tükürme eğilimi yaratan tipler bunlardır.
      Ve hayatımda haksızın yanında yer aldığım tek yer o suskunun yanıdır.

ÜÇÜNCÜ YENİ

Sınıflandırmayı, gruplara ayırmayı, kamplara bölmeyi ve de bu zümreler üzerinden değerlendirme yapmayı oldum olası sevmedim, sevemem. Benim için muhatabım bireydir, bireyin kendisidir. Fakat toplum mühendisleri rahat durur mu? Toplumu özellikle de gençliği önemli bir klasifikasyona (bu kelime kendi buluşlarıdır benim bir günahım yoktur.) tâbi tutmuşlardır.
   Ne tür gruplar mı var? Devrimci gençlik, cemaatçiler, sevgenç, rockçılar, metalciler, hiphopçular, tikiler, ulusalcı gençlik, enteller, vadiseverler, boşverciler,emolar, apaçiler vesaire vesaire… Bir de bu gruplar üzerinden “Bunlar şöyledir, şunlar böyledir" gibi son derece sığ, hedefi çoğu zaman bulmayan değerlendirmeler yaparlar. Bense bu gruplara soktukları gençlerin içinde, kalıplardan taşan farklılık ve kendine özgülükler bulurum. Bir tarafıyla da kendi gibidirler. Bu yüzden biri hakkında yanılgıya düşmemek için, onu dahil ettikleri gruptan çıkarır kendi ölçülerime değerlendiririm. Onun bir insan olduğunu her insanda kendine özgülükler bulunduğunu hiç aklımdan çıkarmam.
   Yine de toplum mühendislerinin eline bir malzeme verilecekse şöyle bir grup daha olsa derim.
  • Öyle bir gençlik grubu olsa; ne var ki onlar, içinde oldukları grubun bilincinde, şuurunda, farkında olmasalar ve grup içinde olmayı önemsemeseler.

  •   Onları besleyen tek bir kaynak, tek bir kitap, tek bir kişi, tek bir düşünce olmasa.

  •   Onlar bin farklı çiçekten bal toplayan arı gibi olsalar ama yine de içlerinde bin birinciyi bulma gayreti hiç tükenmese.

  •   Hiçbir zaman “liderimiz der ki” diye söze başlamasalar.

  •  Hatalarında komik bir taraf bulsalar ve bunu söyleyebilmekten hiç çekinmeseler.

  •   Üzerlerinde I.Yeni’nin matraklığı II.Yeni’nin derinliği olsa ve bize Üçüncü Yeni derler, deseler.

  • Kitap en iyi dosttur” yargısının onları derin bir yalnızlığa sürükleyebileceğini bilseler bu yüzden kitapla dostluk kurma yerine sadece düzeyli bir arkadaşlık ilişkisi yaşanabileceğine inansalar.

  •  Şiirin, onları çok bilmiş ukalalar olmaktan kurtaracak yegane edebi tür olduğuna kanaat getirseler.

  •   Birinci Yeninin lümpenliği İkinci Yeninin aristokratlığı olsa üzerlerinde ve siz kimsiniz dediklerinde “Kim olduğumuz önemli   değil ;ama bize Üçüncü Yeni diyebilirsiniz.” deseler.

  • Bilgisayarların hızlarını ne kadar arttırırlarsa arttırsınlar hayalini kurdukları dünyaya ulaşmanın temel dinamiğinin “sabır” olduğunu hiç unutmasalar. Ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş “sabır” sözcüğü üzerinde derinlikli bir araştırmanın içine girseler.

  •   Fedakarlık, sadakat, itaat gibi sözcüklerin cazibesine kapılmasalar, bu sözcüklere karşı ihtiyatlı davransalar.

  • Toplum için faydalı olanı yapmak yerine kendileri için faydalı olanı yapmanın daha toplumcu bir yaklaşım olduğu üzerinde biraz düşünseler.

  • Birinci Yeni ve İkinci Yeni gibi, eğlenceli ve güzel olmayı her zaman faydalı olmaya tercih etseler ve “yeni”ye olan düşkünlüğümüzden dolayı namımız Üçüncü Yeni diye yürüsün deseler.


  •  Genç düşünce dergilerde kanat çırpar” sırrınca dergiciliğe merak salsalar ve Nazım Hikmet’in Resimli Ay dergisinde genç yaşlarda yazdığı “Putları Yıkıyoruz” yazısına benzer arı kovanına çomak sokarcasına hoyrat bir yazı yazsalar.

  • Sevgililerinden ayrıldıktan sonra eski aşkları hakkında konuşmamak gibi bir erdem gösterseler.

  •  Sinemaya, çok gişe yapan filmler için, ya da gişe yapmayan sanat filmleri için değil de; cevabı sinema sanatının içinde saklı başka bir nedenden dolayı gitseler.

  • Dillerinde Birinci Yeninin argosu İkinci Yeninin imgeleri dolaşsa ve birileri “bu ne iştir” derse; Üçüncü Yeni  jargonu böyledir deseler.

  • Farklılığı saç, sakal, giyim kuşamla değil de düşünceyle yakalamaya çalışsalar.

  • Ipot’larında birkaç tane de türkü bulunsa.

  • On beşinci bölümden sonra, zekayı reytinge kurban ettikleri için dizileri yüzüstü bırakıp gitseler.

  • Kendilerini “Converse” giymek zorunda hissetmeseler.

  • Montaigne’nin “Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin” sözünü akıllarından çıkarmasalar. 

  • Yeni bir havanız var bu ilk mi?” dediklerinde ; “Hayır biz Üçüncü Yeniyiz deseler.

MÜKEMMELLİĞİM ZAAFLARIMDANDIR

Bir yazıya başlarken ilk cümleyi bulmak kadar zorlandığım hiçbir şey yoktur hayatta. İtiraf ediyorum bunu çünkü yazı yazmak gibi boyumdan büyük işlere bulaşmış bir adamım. Yazma cüretinde bulunmamın sebebine gelince ; yazıyorum çünkü kusurlarımı herkese anlatarak mükemmel olduğumu ispat etmek gibi yüce bir amacım var.
     Neden mi? Etrafta o kadar idealize edilmiş kusurlarında arındırılmış göklerde bir yerlere çıkarılmış adam var ki, çağımızın zavallı insanı bu tanrılar karşısında küçüldükçe küçülüyor. Gel de Kafkaya hak verme. Bu titanlar karşısında bir böcekten ne farkımız var ki? Kimileri onlara tapınma ayinlerinde birbirlerini eziyor, kimleri de onlara benzemek için içi boş orta çağ aristokratları gibi kasım kasım kasılıyor. Her ikisine de bakmak acı veriyor insana. Genelde iki durumla karşı karşıyayız: “Mükemmel” insana ya tapınma ayinindesin ya da ona benzeme seanslarında. Bu duruma baş kaldırıyorum. Kalemi elime almam bundandır.
     Ey okur! Ben de mükemmelin tekiyim. Ve mükemmelliğim zaaflarımdandır. Gel de sana mükemmellik neymiş anlatayım. Gel de şu mükemmel insanın hayatında kısa bir yolculuk yapalım. Hem de bu mükemmelliğe uygun ilahi bir giriş yaparak.
     Öncelikle ayet der ki: “lekad halaknel insane fi ahseni takvim” yani “ biz insanı en güzel şekilde yarattık” ve yine ayet der ki “innel insane zalumün cehul” yani “insan zalim ve cahildir.”
     Ey okur kitlem, arayınca beni bulacağınız yer bu iki ayetin arasıdır. ( sözümüzün ayetlere de uğramasından anlaşılmalıdır ki zihnimizin uğrak yeri bir hayli fazladır.)
     Dönelim mevzumuza. Bendeniz insanlardan bir insanım. Göklerde bir yerim yoktur. Ancak meziyetlerim pek çoktur.
     Öfkelenirim mesela. Mevlananın “ öfkede ölü gibi ol “ sözünü bilmeme rağmen. Bazen sinirlenince “söverim gelmişine geçmişine, ayıpsa ayıp” Çığrımdan çıkmışımdır. “zalumun cehul” uçurumuna yuvarlanacakken “ahseni takvim” e dümen kırmasını bilirim sonra. Aflar özürler ardı ardına.... Tövbe ederim kabulünü umarak...
     Tövbe etmişsin vazgeç artık bundan değil mi? Nerde... yine de ara sıra ayağım kayar öfke sokağına.
     Tutarsızlığım tutar bazen. Bugün söylediğimin tersini ertesi gün söyleyiveririm. “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” deyimi kaç defa yüzümde patlamıştır. Şöyle bir istikrar abidesi deseler ya sana! “30 senedir bunu bilir bunu söylerim.” gibi bir cümle çıksa ya ağzından. Ne mümkün! Savrukluk işte.
     Bir bakarsın tatlı tatlı sohbet ederken dedikodunun bataklığına düşmüş bulurum kendimi. Kurtulmak için nasıl paralanırım bilemezsiniz. Çıkınca da üstün başın çamur içinde. Utanırım, öfkem kendime döner bu sefer, kendimi kırıp dökerim.
     O mükemmel gençlik yıllarımın başına dönelim isterseniz. Çocukluk dönemi başarıyla atlatılmış. Ergenlik dönemi mesela... Ergenlik dönemimde kendimi biraz tipsiz bulurdum. Bir Ahmet Haşim kompleksi diyemezdiniz benimkine ama bende baya sorun yaratmıştı. O yıllar aynalardan hem nefret ettiğim hem de vazgeçemediğim yıllardı. Yine o yıllarda kızlarla da arkadaş olma konusunda çok iyi değildim. Hatta ilk arkadaşlıklarım sırasında ilişkinin kafasını gözünü yarmışlığım vardır. Tipik 80'li yıllar gençliği işte. Her şey zamanla gelişiyor. İnsan olmak böyle bir şey diye düşünürüm hep.
     Ergenlik dönemimdeki fazla kompleksten olsa gerek şimdi daha havalı ve kendini beğenmiş bir tavrım var. Bir dengeleme dönemi olsa gerek. İleride belki daha mütevazi biri olabilirim.
     Başka meziyetlerim de vardır. Hitabetim çok iyidir mesela. Konuştuğum zaman dinletmesini bilirim. Bu durum hem okumaktan hem de babamdan gelen bir özellik sanırım. İçimde hep yeni ve sıradışı şeyler söylemek gibi bir motivasyonum vardır. Tabi ki her zaman böyle konuşmam. Bazen kendimi çok boş bir muhabbetin içinde bulurum. Sonra ne gereği vardı bunun derim ; ama yine de yaparım.
     Ayrıca felaket sakar biriyimdir. El becerim yok denecek kadar azdır. Ellerimle ilgili en büyük maharetim konuşurken jest ve mimiklerimi usta bir tiyatrocu gibi kullanmaktan ibarettir. Bu konuda gerçekten iyiyimdir. Tembelliğin cenderesinden kendimi uzun yıllar kurtaramamıştım. Çalışkan olduğum dönemler de az değildir hani. Şunu da belirteyim ki çalışkanlığım içimden gelen bir şey zannedilmesin. Sadece hayatın zor koşullarının beni mecbur etttiği bir durumdu.
     Bununla birlikte insan haklarına saygılıyımdır. Demokrat bir kimliğe sahipmisin sorusuna göğsümü gere gere “evet” derim.
     Bazen Tevfik Fikretin: “vatanım ruyi zemin milletinm nevi beşer” çizgisinde yürürüm. Bazen Yahya Kemalin :“ Kurdun Ölümü “ hikayesine kapılır bir bozkurt ulumasına benzer cümleler kurarım. Gün olur Mehmet Akifin: “ yetmez mi bize verdiğin bunca devahi..... ağzım kurusun yok musun ey adli ilahi...” dizelerindeki çaresizlik isyanını dilime dolarım. Gün olur Orhan Velinin “Dalgacı Mahmut”u gibi etrafı makaraya sarmakla meşgulüm.
     Sonra arabamda gizli bir radyo kanalı vardır, yalnız kaldığım zamanlarda sürekli arabesk çalan bu kanalı dinlerim. İçimde yaşayan lümpenin de bir canı olduğunu ona da haksızlık etmemek gerektiğini düşünürüm. Semih Kaplanoğlunun, Nuri Bilge Ceylanın, Reha Erdemin filmlerini izlemişimdir. Bıraksanız bu filmler hakkında sürrealist bir tartışmanın içinde saatlerce konuşabilirim. Ancak Cüneyt Arkının oynadığı bir filme takılmayagöreyim, asla kaçırmam.
     Aslına bakarsanız insan kendinden bahsetmeye başladı mı sohbeti bitirmek istemez. Konu sayfalarca uzar gider. Ama ben derdimi anlattığımı düşünüyorum .
     Dediğim gibi ben mükemmelin tekiyim. İki ayetin arasında gidip geliyorum. Göklerde bir yerim yok . Olmasını da istemem. İnsan olmanın en mükemmel halini yaşıyorum. Mükemmelliğim zaaflarımdandır.

KELİME TAKINTILARI

  • Kuşlardan en çok yalıçapkınını severim. Hiç görmediğim halde Türkçenin zeka dolu türetmesi olduğu için ve fonetiğindeki armoni için çok severim. Martıyı devekuşunu ve kuzgunu da aynı gerekçelerle severim.
 
  • Ana renklerden hoşlanmam. Ama Türkçenin ne kadar renkli bir dil olduğunu dünyaya ispat edercesine muhteşem gözlem gücünden yararlandığını ve dilimizin şiirsel dil olduğunu kanıtladığından yavruağzı, kavuniçi, vişneçürüğü, camgöbeği, ördekbaşı, devetüyü, katrankarası, fildişi, kahverengi, turkuvaz, samansarısı, sincabi, şarabi limonküfü gibi renkleri daha çok severim.
 
 
  • Çiçeklerden en çok sevdiğim tek kelimelik bir şiir diye düşündüğüm krizantemdir. Tevfik Fikret’in şiirinde duyup ismine aşık olduğum çiçek. Ex aşkım da kardelendir. Kuşkonmaz, aşk merdiveni, hanımeli, narçiçeği de bir manken kadar ismini güzel bulduğum çiçeklerdir.
 
  • Böceklerden, uğurböceği, ateşböceği, ağustosböceği ismini kendilerine ve kulaklarımıza en yakıştırdıklarımdandır. Karafatmadaki ismin karizmasına da hasta olduğumu belirteyim.
 
 
  • Kısa boylular için kullanılan “yerdenbitme” sözcüğünü bulan adamın ironisi ve zekası önünde saygıyla eğiliyorum. Bu arada ironi sözcüğü davetsiz misafirlerimizdendir ama o kadar yakışıklı bir sözcük ki kullanmaktan kendimi alamıyorum.
 
  • Yabancı sözcük demişken bir Kaşgarlı Mahmut duruşu sergilediğimizi her önüne gelen yabancı sözcüğü kabul etmeyeceğimizi belirteyim. Ancak demode, favori, melankoli gibi kulaklarda tatlı bir tını bırakanları, fonetiğiyle kendini sevdirenleri kayıracağımızı da belirtmiş olayım.
  • Dilin sorunlarından biri de uydurukçacılardır. Geçmişe olan nefretlerinin dışavurumu dilde ortaya çıkar. Bu arkadaşlar ya tutarsa hesabıyla uzam, ussal, izdeksek, biçem, tümce, adıl, sorunsal gibi kulağa böcek kaçmış hissi veren kelimeler uydururlar. Bu kelimelere karşı koruma kalkanımız vardır. Kimse de bunlara itibar etmediği için kendileri çalıp kendileri oynarlar.
 
  • Açıklamak için birkaç cümle kurmanız gereken baldırıçıplak, katakulli sözcüklerine dikkat edin. Ritmi ve alaycılığı hissedin. Bir deha ürünü olmalı.
           İçinde “j” harfi geçen isimlere bayılırım. Müjgan, Müjde, Janset, Ajda, Jâle…
O mahur beste çalar
Müjgan’la ben ağlaşırız”
Ah Atilla İlhan!... Ah Ahmet Kaya!... Ah Müjgan!...
Bu nasıl bir araya geliştir? 

OKUMAYA BİLİRSİN

Diyelim ki Milli eğitimin listelerinden yakayı kurtarabilmiş, sevgili öğretmenlerinin de yardımıyla dostlarının arasına kitabı da katabilmiş gençlik grubumuz var. Ve bu okumaya meraklı gençlerimiz, kitapçıların sahafların yolunu tutmuş mütemadiyen okuyorlar. Eski yeni demeden az satan çok satan ayrımı yapmadan ellerinden kitap düşürmüyorlar. Bu durumda sevinmeli miyiz? Tehlike geçmiştir diyebilir miyiz? Cevap: Evet sevinmeliyiz hatta sevincimizden havaya zıplayıp topuklarımızı çarpıştırmalıyız. Fakat birkaç tehlikeyi de mutlaka anlatmalıyız.
    O tehlikelerden biri başladıkları kitabı mutlaka bitirmek zorunda hissetmeleri. Hayır sevgili kitapsever dostum kimse seni -kendin bile- bunun için zorlayamaz. Üslupsuzsa, ayrıntıya boğmuşsa, anlaşılmaz olmayı seçmişse hiç çekinmeden cezalandır onu. Kapağını kapat ve uzaklaş ordan. Kapakta hangi ismin olduğunun hiçbir önemi yoktur. Sinemada sıkıldığın bir filmde yarıda bırakıp gitmenden farkı yoktur. Kendine işkence çektirmenin hiçbir faydası yoktur.
    Fayda deyince aklıma geldi. Tehlikelerden biri de okurların “fayda”yı kafaya fena halde takmış olmalarıdır. Ne faydası, ders kitaplarından bahsetmiyoruz burda. Okuma bir eğlencedir. Keyfini sürmediğin bir okumadan ne faydası bulacaksın. Nefis yemekler yapar çeşit çeşit baharatlar katarız. Arzu ettiğimiz şey damağımızda unutulmaz lezzetler bırakmasıdır. Faydası varmış, mideye gittikten sonra çıksın ortaya, bana ne, insan olmanın en önemli farkıdır, güzelden, estetikten keyif almak.  Ama dersen ki benim mazoşist eğilimlerim var, bu işkenceye katlanmak isterim; ben de seçimine büyük saygı duyarım.
     Okuyanlar için tehlikelerden en büyüğü yakayı entelektüeller tarikatına kaptırmalarıdır. Burda tek bir tarikat yoktur. Şeyhleri ve uluları çeşit çeşit bir çok tarikat vardır. Döneminde çağdaşları tarafından çatır çatır eleştirilmiş bir yazara koruma kalkanı giydirmişlerdir. Her kitabında, her cümlesinde ayrı bir mânâ bulurlar ve kendilerinden geçerler. Eğer o yazarı beğenmezsen veya ona en küçük bir eleştiride bulunursan hemen seni dışlarlar.  O yazarların cümlelerinden alıntı yaparlar. Bu adamların yaptıkları papağanların yaptıklarından farksızdır. Franz Kafka’yı sevmeyebilirsin. Bir adamın sabah uyandığında böceğe dönüşüş olması ilgini çekmeyebilir. Albert Camus sana fazla karamsar gelebilir. Tolstoy’un boğucu betimlemelerinden bunalabilirsin. II.yeni’yi anlamsız bulabilirsin. Yahya Kemal’in şiiri fazla mekanik geldi bana, diye bir eleştiri geliştirebilirsin.
    Kısacası sevgili kitapsever dostum yazı alanında istediğin gibi at koşturabilirsin. Bu gün beğenmediğin bir şairden yarın zevk almaya başlayabilirsin. Gençken içinin almadığı bir yazarı kırkından sonra sevebilirsin. Sakın enteller tarikatına biat etme onların dolduruşuna gelme.
    Sevgili okurum, şükürler olsun ki mükemmel olmak gibi bir kusura sahip değiliz. İnsan olmanın bütün halleriyle yaşıyoruz.
     Yazarlar bir çiçek gibi; hepsinden bir şeyler alıyoruz. Sonra bir bal yapıyoruz. Kokusu, rengi, tadı bize ait. Ama tozunu veren hiçbir çiçeğe tapmıyoruz. Hepsi olması gerektiği kadar önemli, daha fazla değil. Hepsinden önemlisi hangi balı seçeceğine sen karar veriyorsun. Her şey senin için yapılıyor. Her şey seninle anlamlanıyor. Veysel’e kulak verelim:
Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Zekanı hiçe sayıp dizelerden bir ders çıkaracak falan değilim. Böyle bir densizlik ne haddime. Son bir cümle söylemek isterim. Sevmediysen okumayabilirsin hem de hiç okumayabilirsin! 

BENİM KAHRAMANLARIM

Clark Kent, Süpermen'in insanlığa en büyük eleştirisidir, diyor Tarantino. Hayır hayır,asla katılmıyorum. Clark Kent'in
Süpermeni hayal etmesi insanlığın en büyük utancıdır. Peter Parker'ın Örümcek Adam olması da öyle... Süper adamlar ve gerçek kişilikleri...
Neden bu süper adamlar ezik, kişiliksiz, zayıf karakterlerin içinden çıkar? Çünkü kötülükler karşısında en çaresiz olanlar onlardır. Çünkü toplum onları bu zavalılıklarından dolayı dışlar. Onlar bir hiçtir. İnsanlık sadece kahramanlara ve önemli kişilere saygı duyar, onların varoluşlarını kabullenir.
 Kim bilmiyorum ama sinsi bir yılan gizlice insanlığın koynuna girmiş ve onun kulağına:" kahraman olmalısın önemli kişi olmalısın yoksa bir hiçsin" diye fısıldamış. O gün bu gündür huzursuzluk baş köşede, kalpler kırık, sol anahtarı kayıp.
  Bu duruma da baş kaldırıyorum. Bu süper sahte kahramanların benim dünyamda zerrece bir yeri yoktur. Peki senin kahramanların kimdir derseniz anlatayım.
  Benim kahramanım Orhan Veli'nin Kitabe-i Seng-i Mezar'ındaki ömür boyu nasır sorununu aşamamış Süleyman Efendi'dir. Her sabah gökyüzünü maviye boyayan Dalgacı Mahmut'tur. Ben Orhan Veli'yi şair olduğu için değil, büyüklerin sahte kahramanlarıyla dalga geçen matrak bir filozof olduğu için severim.
   Benim kahramanım saçma sapan okul derslerinden kaldığı için okuldan atılan Holden Coufield'dır. Hayal ettiği en büyük kahramanlık kollarını açıp Çavdar Tarlasında oynayan çocukların uçuruma düşmesine engel olmaktır. Acaba Süpermen bunu başarabilir mi?
   Benim kahramanım Kürk Mantolu Madonna'daki Raif Efendidir. İçinde Mecnun'unkinden büyük bir aşkı yaşatıp da dışarı tek damla sızdırmayan Raif Efendi... Bunu Örümcek adam yapabilir mi acaba?
   Benim kahramanlarım hiçliğin sırrına ermiş ululardır. Alkış delisi, gösteriş budalası, ilgi dilencisi değildir. Sergio Leone'nin "My Name is Nobody" filmine fazla takıntılı olmamın sebebi budur.
Ben öldükten sonra eğer bir gün
Birkaç kişi toplanıp da
Birkaç kelam edeceklerse hakkımda
Bu konuşmalar için bir de slogan bulmak isterlerse
O sloganın şöyle olmasını isterim:
"HİÇLİĞE ADANMIŞ BİR ÖMÜR"

YILLIKLAR MEZUNİYET GECELERİ VE DİĞER ÖLÜMCÜLLER

Masumiyeti istismar eden sinsi cümle şu:" Hayatında bir kez..." O yüzden her şeye hazırlıklı ol. Bu cümle senin koruma kalkanını kaldırıp her türlü sömürüye açık hale getiriyor." Hayatında bir kez olacak..." Yıllıkları ele alalım örneğin. Afrika Nil timsahlarının bir yıl boyunca sabırla antilopların nehirden geçeceği günü beklemesi gibi okul idareleri de  bu verimli günleri beklemektedirler. Yıllık hazırlanması, mezuniyet organizasyonu adı altında " Hayatında bir kez" cümlesini ileri sürerek veli yolma operasyonlarına başlarlar. Hem para hırsıyla dolu hem de beceriksiz olduklarından kalitesiz yıllıklardan büyük matbuat vurgununa maruz kalırsın. Sonra Zümrüt denen fotografçıya gider seni maymuna çeviren adamların karşısında poz verip vurgun alanını genişletirsin. Adamlar senin suretini fotoşopla ruhsuz bir mankene çevirir ama sen yine de tanrıçaya benzemediğini düşünüp mutsuz olursun.
    Ve o sözümona çılgın mezuniyet geceleri... Herkesin çok eğleniyormuş numarası yaptığı geceler. O gecelere öyle büyük anlamlar yüklenmiştir ki zavalı öğrenciler öyle güdülenmiştir ki eğlence düzeyini artırmak için yapmadıkları saçmalık kalmaz. Hele kısıtlamanın fazla olduğu ailelerin çocukları bu geceyi fırsat bildiklerinden o gece bir Apaçi ruhuna sahip olabilirler.Voltaj yüksek olunca sigortalar bir süre sonra atmaya başlar. "limitsiz içki"nin sonucu olarak limitsiz kusma, sağda solda sızma, testesteron ve alkol işbirliğiyle  ortaya çıkan saldırgan içgüdü, sigorta atmasının dışavurumlarıdır.
     Ben sınıfça hatta birkaç sınıf birden eğlenilebileceğine hiç inanmadım. İçinde bir sürü, içinin almadığı, sevmediğin, kıskandığın, nefret ettiğin tiple aynı ortamda olmanın neresi eğlencedir ki...Sadece bunun bir eğlence olduğuna inandırılmışsın. "Hayatında bir kez" oyunuyla kandırılıyorsun. Bence bu oyunu boz , sevdiğin insanlarla, dostlarınla takıl. Toplu halde inanılan yalanlara baş kaldır. Evet yap bunu, ezberleri boz. Sana nasıl eğlenmen gerektiğini dayatmalarına izin verme. "Hayatında bir kez" vurguna teslim olma! Göreyim seni...

ÖĞÜDÜN YAPRAĞI NARİNDİR NARİN

Öğüt veren amcalar vardır. Hayatın bütün sırrını çözmüşçesine önüne gelene öğüt dağıtır. Ben hep hayret ederim bu tiplere. Ne cesaret derim. Kolay iş değildir öğüt vermek. Bilgelik ister, tecrübe ister, acıdan geçmiş bir olgunluk ve erdem ister. Yani Nirvana’ya falan ulaşman lazım. Nirvana’ya ulaştıktan sonra da kolay kolay öğüt veremezsin. Lisan-ı hal en büyük öğüttür falan demeye başlarsın. Suskunluğunun haykırışlarıyla yüreklere hitap etmeye başlarsın. Ve bilirsin her insan biriciktir ve kendine özgüdür. Ve yine bilirsin ki klişe öğütler vermek ters bir etki yaratır. O yüzden ben bu öğütçü amcalardan hiç hoşlanmam.
    Hayatlarında bir çok şeyi ellisinden sonra yoluna koymuşlardır. Sonra da çevresini ve insanlığı yola getirmek gibi ulvi amaçlar taşımaya başlarlar.

 Öğütleri dinlesen, bir sürü bilindik, milyon kere duyduğunuz tekrarlar. Tek bir öğütlerinde bir zeka pırıltısı yaratıcı bir yaklaşım göremezsin.
 Bir de zengin amca öğütleri vardır ki tahammül sınırlarını felaket zorlarlar.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Ben hayatta para problemini hallettiysem her şeyi halletmişim demektir.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Para problemini çözdüğüme göre herkes bana hayrandır ve herkesin öğütlerime ihtiyacı vardır.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Parayı bulmadan önce çektiği sıkıntıları parayı bulduktan sonra anında terk etmesine rağmen o acı ve sıkıntılar başkaları tarafından sanki çok önemsenir.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: İnsanlığa olan borcumu öğütlerim sayesinde ödeyebilirim.
            Öğütçü zengin amca düşünmez ki: Kendi standartlarının altındaki insanları toplayıp onlara standartlarının yüksekliğini hissettirmek çok ayıptır.
            Öğütçü zengin amca düşünmez ki: Fark etmediği koca egosunu perdeleyen sinsi bir tevazu örtüsü vardır.
Yazar kardeş sen de ileri gidiyorsun belki sadece yardımcı olmaya çalışıyor.
Ey safdil okur, bu adamların elinden kurtarmaya çalışarak asıl ben sana yardımcı olmaya çalışıyorum. E biraz içim fesat, niyetim kötü bunu da kabul ediyorum.
Peki, yazar kardeş, küçükler büyüklerin tecrübelerinden hiç faydalanmasın mı, hiç öğüt almasın mı?
    Sevgili okur kardeş, öğüt gördüğün yerden bir an önce uzaklaşmalısın. Bak ben bile öğüt moduna girmiş bulunmaktayım. Kendi iyiliğin için bu satırlardan uzak durmanda fayda var. Bu amcaların yaşadığı yüzyılı bile anladığını sanmıyorum. Ben "Kafamın dikine gidiyorum bu yüzden başım beladan kurtulmuyor." diyen adamı "Büyüklerimin sözünden çıkmıyorum, her şey yolunda." diyen adama yüz bin defa tercih ederim. İkinci adam insanlığın gelişmesindeki en büyük engellerden biridir. Bence sen bildiğin gibi yap. Yüreğinin ve kafanın dikine git. İllaki öğüt diye tutturuyorsan; Frank Sinatra’nın “My Way” şarksını dinle. Benden söylemesi…

TERZİ DÜKKANI

Hayatımın en güzel günleri karne aldığım günlerdi. Senaryo düşündüğünüz gibi değil. Kenarına takdir veya teşekkür belgesi iliştirilmiş bir karnem olmadı. Bazen ilk sömestir kırıklarla geldiğim de olmuştu. Buna rağmen okuldan alamadığım TAKDİR'i her zaman babamdan almışımdır. Sevgili dostum ve babam Terzi Abdullah, benim Ayşeyle Fatmanın arsındaki yaş farkını bulup bulamadığımla ya da dağların hangi bölgede denize dik hangi bölgede paralel uzandığını bilip bilmememle hiç ilgilenmedi. Ama üniversiteyi kazanamadığım ilk yıl arkadaşlarımla tatile gitme fikrinden vazgeçtiğim için çok kızmıştı.  Hayatı ertelemeye asla tahammül etmezdi. Babam için yarın diye bir şey yoktu.
    Evet bir terzi dükkanında hikayeler dinleyerek büyüdüm.  Babam bazen Nasrettin Hoca'ya dönüşür, bazen Dede Korkut'a bazende Hacı Bektaş'a... İçimde birikmiş öfke, nefret ve egolar o hikayelerin seline kapılır giderdi. Memlekette ne kadar meczup, gariban varsa o terzi dükkanında yeri olduğunu bilirdi. İnsanlar arasında ayrım yapmamayı orda öğrendim. Bazı müşterilerimiz veresiye defterine borcunu kendi yazar kendi silerdi. Hesap yapmadan insana güvenmeyi orda öğrendim. Ailemizin üzerine kara bulutlar çöktüğü yıllarda acıya karşı dik durmayı, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeyi, sabır denen kelimenin ne anlama geldiğini orda öğrendim.  Zarar etsen bile müşteriyi kandırmamayı, en büyük erdemin iş ahlakı olduğunu orda öğrendim. Para biriktirmektense dost ve itibar biriktirmeyi de... İnsan hatalarıyla insandır, hatalara hoşgörüyle bakmayı da orda öğrendim.
     Benim gerçek üniversitem o terzi dükkanıdır. Hocalarım da o dükkana girip çıkan okulsuz bilgelerdir. Baba olma ruhunu taşıyan herkesin babalar günü kutlu olsun... ve tabi ki senin de sevgili Terzi Abdullah...

İSTANBUL'DA KAYBOLMAK

 

                                                                                                             
        Anadolu’nun bağrından koptum. Seyyahların defterinden çıktım, Frenk şehirlerinden kaçtım, bulutların üstünden uçtum, İstanbul’da buldum kendimi.
         Bir döngünün içindesinizdir artık. İstanbul’da kendini bulmakla kendini kaybetmenin bir olduğu döngünün içinde. Artık damarlarda dolaşan bir damla kan, ciğerlere çekilen bir nefes havayım. İçilen bir yudum su, üzerinde yürünen bir kaldırım taşı, lodosla savrulan bir söğüt yaprağıyım. Bu koca şehrin bir parçasıyım artık.
         Ve kaybolmuş bir vaziyette dolaşıyorum yedi tepe İstanbul’u.
         Eminönü’nde bir güvercinim. Yeni Cami hem Allah’ın evi hem benim. Gündüzü  mahşer, gecesi çöl. Karnım her daim tok. Mesaim sabah başlar gün batımıyla biter. En ağır işçilerdenim, insanların gözünü eğlendiririm yem yiyerek. Yemezsem bir daha yem atmazlar önüme diye korkarım. Ha babam ye babam! Yeter demesine derim de, bilirim ne kadar şanslı olduğumu. Kimin ayağına bu kadar bol rızık gelir diye düşünürüm. Nankörlük etme derim. Sonrası malum! Ha babam, ye babam!
         Kapalıçarşı da Süryani bir kuyumcuyum. Altın alır, altın satarım. Altına elim değer, birken değeri bin olur. Genç kızların ince bileklerinde kokulu tenlerinde gururlanır. Atalarım Mardin’de yatar. Ha Mardin ha İstanbul… İkisi de medeniyetler beşiği. Soyumuz yirmi dört ayardır anlayacağınız! İşimiz ince işçiliktir. Ben altını işlerim, altın ruhumu…
         Mahmutpaşa’da basmacı Muharremim. Raflarıma top top renk renk kumaşlar misafir olur. Vakti saati gelince alır başını gider. Kimi bir bankacının sırtında ceket olur, kimi bir öğretmen hanımın eteği, kimi bir şarkıcının gömleği. Tepeden tırnağa esnafım, insan sarrafı da diyebilirsiniz. Bu çarşının çekirdekten yetişmişlerindenim. Dükkanıma ayak basan adamı alnının terinden gözünün ferinden tanırım. Bizi bin yıldır, kanunu yazılmamış, kitabı basılmamış ahilik geleneği yönetir. Dükkanıma kumaşlar misafir olur, insanlar misafir olur, ben bin yıldır bu dükkanda onları ağırlarım.
         Ünlü bir işadamının kızıyım. Bu diskoda ne işim mi var? Arkadaşlarla eğlenmeye geldim. Müzik, dans ve arkadaşlar. Hayatın ritmi bu değil mi? Ayrıca eğlenmenin nesi kötü ki? Merak etmeyin, bütün hayatım böyle geçmiyor. Gencim içim kıpır kıpır. Bazı akşamlar gecelere karışıp sabahlara kadar eğleniyoruz. Hayatın zorlukları bir gün gelip yakama yapışacak. O gün gelinceye kadar ben buradayım!
         Işık evlerinin şakirdiyim. Üsküdar’da sabah namazı vakti ışığı yanan evlerin çoğu bizimdir. Haftada bir Eyüp Sultan’dayız, kahvaltıda. Akşama kadar okulda sokakta günaha batmış ruhumuzu, ışık evlerinde arındırırız. Kırmızı kaplı kitaplarla nurlanır içimiz. Hocamızı dinlerken döktüğümüz iki damla gözyaşı ahiret sermayemizdir.
         Cihangir’de oturan Mevhibe Hanım’ım. Rahmetli büyükbabam da burada ikamet ederdi, onun büyükbabası da… Seksenine merdiven dayadık. Biz pek değişmedik
ama İstanbul çok değişti. Kıymetli zevcim Memduh Bey’in vefatıyla teessürüm çok büyüktür. Muhterem dostum Semahat Hanımefendi ile birbirimize teselli veriyor, ikbal günlerimizi yâd ediyoruz. Gençken köşkümüzde verilen baloları, muhterem pederimin arkadaşları Refik Halit ve Yakup Kadri Beylerin ziyaretlerini, Beyoğlu gezintilerimizi, hatırlıyor müteselli oluyoruz. Buralar atalarımızın diyarıydı diyebilen nadir insanlardanız.
         Bağdat Caddesi’nde 250 beygirlik BMW Z4 ile ya da Kawasaki motosikletiyle gezen benim, Adım Berkutay zamanımın çoğu Cadde’de geçer. Gündüz kafe ve barları gece motor torklarını test ederiz. Bize heyecan veren şeyler bunlar. Bugünlerde yeni bir kızla çıkıyorum. Adı Sudesu. Su’lu olmayanını   bulmak mümkün değil. Birlikte çok eğleniyoruz. Bundan eğlenceli bir hayat düşünemiyorum. İstanbul  hayat demek.
         Benim adım Dença, Babam Ermeni annem Rumdur. Bir Pazar Kadiköy’de Gregorian Efendinin, bir Pazar Büyükada’daki Yorgo Efendi’nin vaazlarını dinlemeye gideriz. Kilisemizin sıralarında otururken bazen babamız İsa’yla göz göze gelirim. Mahsun mu desem, sitemkâr mı desem, bilemediğim bir bakışı vardır. Büyükanneme sordum, hep böyle miydi diye. onun çocukluğunda da öyleymiş. Ama o da büyükannesine sormuş. Büyükannesi de demiş ki: “Ben çocukken çok mutlu bakardı”. Bir türlü anlam veremedim. Umarım, o mutlu bakışlarını ben de görürüm.
           Boğaz’dan geçiyorum işte. Tanımadınız mı beni. Benim, ben istavrit. Bayılırım bu şehre. Boğaz’dan geçerken yüzlerce binlerce insan boğazın kenarlarına, Galata Köprüsü’ne toplanır. Ellerinde uzun sopalarla bana yiyecek vermeye çalışırlar. Bu kadar sevildiğiniz bir şehri bırakıp başka bir yere gider misiniz? Bazen şık bir restoranda, rakı sofrasının baş misafiriyim, bazen bir fakirhanenin mutfağını kokutmuşum. Bazen bir ekmek içine yaslamışım başımı, bazen pahalı vitrinlerin süsü olmuşum. Denizdeki hemcinslerime denk gelsem hani bana: “Ne haber İstanbullu” diye takılırlar. Anlayacağınız ben de buralıyım.

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN OLMAK

Gözüm matbuatın üzerinde. Bir Abdülhak  Hâmit Tarhan arıyorum. Tanzimat nesline, Meşrutiyet ricaline, Cumhuriyetin ilk çocuklarına bahşedilen bu lütuf bize de bahşedildi mi acaba diyorum. Abdülhak Hâmit’in  yanına hangi resmi koysam bir türlü içim ‘’Bizim Abdülhak Hâmit’imiz budur’’ demiyor, diyemiyor.
  Neden böyle bir işe kafa yoruyorsun, derseniz sebebim çoktur.
  Dik durmanın en güzel örneklerini sergileyen Nazım Hikmet’in : ‘’Hayatında hiç el öpmeyen ben, eğildim 80 yaşındaki bu delikanlının elini öptüm’’ demesine hayret etmişimdir. O Nazım Hikmet ki ‘’Öptüğüm El’’ yazısını yazmadan  7-8 sene önce ‘’Putları Yıkıyoruz’’ kampanyasıyla Abdülhak Hâmit’i hedef almıştı. Fakat zaman, genç Nazım’ı olgunlaştırmış, Abdülhak Hamit’in yıkılması gereken bir put değil eli öpülesi bir ‘’Şairi Azam’’ olduğunu fark ettirmişti.
  Sonra, elindeki kalemi yalın bir kılıç bir yeniçeri gibi Babali’deki herkesin üstüne çalan Necip Fazıl, Abdülhak Hâmit’e dokunmamış, dokunmak şöyle dursun arkasından destan yazmıştır. Şu cümlelere ne dersiniz;
"ŞÂİR-İ ÂZAM" lâkaplı Abdülhak Hâmid'i görünce insan, bunca İngiliz soylusu arasında Kraliçe Viktorya'yı hayran bırakan Bâlâ rütbeli bu Osmanlı Beyinin kıyafet ve tavır asaletine tutulmaktan kendisini alamıyor.
‘’Başka!     Şiiri tartışmasız en büyük olmamasına rağmen ‘’Şair-i Azam’’ ve ‘’Dahi-i Azam’’ ünvanları iki omzuna mareşal apoletleri gibi taktırmasını bilmiştir.
 Ayrıca!     İngiliz asilzadelerinin şıklığı, film yıldızlarının parıltısı ve salon adamı karizmasıyla girdiği her ortamda kadınların gözdesi olmayı başarmıştır.
Bununla birlikte!      Sadece edebiyat dünyasının, yazı insanlarının ve de kadınların değil onu tanıyan yabancı milletlerden insanların kalbinde de güzide bir yer edinmeyi bilmiştir.
Hatta ve hatta!     Geride bırakacağı büyük bir mirası ve hatırı sayılır zenginliği olmamasına rağmen 60 küsur yaşında olmasına rağmen 20’li yaşlardaki Lüsyen Hanım, Hamit’e gönlünü kaptırmış, onunla evlenmiştir. Yaş farkından dolayı sıra dışı bir evlilik olmasına karşın bu Hamit’te hiç sakil durmamıştır.’’
   Ve dahi!      Peyami Safa gibi bir edebiyat ve yazı gurmesinden: ‘’ Türk Edebiyatını kalpten kafaya doğru tekâmül ettirmiştir’’ övgüsünü almıştır.
  Filhakika!    Namık Kemal, abilik yaptığı bu çömeze bir gün: “ Ey Hamit, adından daha büyük unvan bilmediğim için  sana adınla hitap ediyorum.” demiştir.
  Ve nihayet!       80 küsur yıllık bir ömür sona erdiğinde mahallesi farklı farklı bir dünya insan, bu koca şairin arkasından saf tutmuştur. Tabutu yüzlerce binlerce farklı omuzda gezinmiş, mahşeri bir kalabalık onu son yolculuğuna uğurlamıştır.
  Böyle adamlar yüz yılda bir gelir, sırrınca 1852 doğumlu ‘’Dahi-i Azam’’ aramamım sebebi hikmeti de budur.
  Edebiyat alemine bakıyorum, Orhan Pamuk geliyor aklıma. E tamam yabancıların gönlünü kazandın, karizman ve yazıların da iyi. Yurdum insanının gönüllerine bakıyorum ara ki bulasın. Ya kadın dünyasındaki fetihler... Geçiyorum.
  Yaşar Kemal’i düşününce olacak bu iş herhalde diyorum. Bir süre sonra, nerde o salon adamı, nerde köylü çocuğu vasıflarını üzerinden atamayan büyük romancı diye iç geçiriyorum.
  Şair olarak İsmet Özal gözümün önüne geliyor. Fakat daha üzerinde düşünmeye fırsat bulamadan resim kayboluyor.
  Yüzlerine bakıp hemen diğerine geçtiğim resimler: Hilmi Yavuz, Selim İleri, Murathan Mungan...
Eğer Attila İlhan hayatta olsaydı belki onun için yaşayan dahi-i azam diyebilirdim… Heyhat…
  Edebiyat aleminde umduğumu bulamadığım için köşe tutmuş yazarlara doğru yol alıyorum.
  Karizma deyince aklıma Güneri Cıvaoğlu geliyor. Tamam hanımların ilgisi de malum. Al sana salon adamı, peki ötesi... Necip Fazıl’ın izinden gidenler ona bir destan yazar mı? Ya da Nazım’ın takipçileri ‘’eli öpülesi’’ adam der mi? İşte buralardan kaybediyor ve ben de arayışa devam ediyorum.
  Hemen aklıma Ertuğrul Özkök düşüyor. Öyle yazılar koyuyor ki tezgahına  başka başka mahallelerin akl-ı selim çocuklarını hayran bırakıyor. Bunu biliyorum Hâmit  gibi hayatın keyfini sürmesini de bilir mi? Anlayabildiğim kadarıyla bilir. Salonlarda da boy boy resim vermiştir. Biraz duruyor, kafamı kaşıyorum, yüzüm buruşuyor ve salonda olmakla salon adamı olmak arasında fark vardır diyorum, nerde  Hamit nerde Özkök…
  Peki Mehmet Barlas olmaz mı? Sohbetini yazılarından çok sevdiğim Barlas... Olacak belki ama Ertuğrul Özkök için bulduğum gerekçenin onun için de geçerli olduğunu düşünüyor ve diğer seçeneklere bakıyorum.
  Hızla Engin Ardıç geçiyor aklımdan. Yahu Engin Ardıç’ın elini Nazım’ın yandaşları bir bulsa, öpmek ne kelime, türlü türlü fantezilere alet edeceklerini adım gibi bildiğimden iyisi mi hiç düşünmemiş ol diyorum.
  İslami kesimden hiç isim saymadın derseniz, ben de oraya girmeyelim derim. Etrafa bir salon erkeği parıltısı yayabilmek ve kadınlara hafiften bir kalp çarpıntısı yaratabilecek bir karizmayı  nasıl buluruz o civarda. Kaldı ki böyle biri olmamak üzere bir gayretleri de var. Derseniz ki ey arkadaş, sen uyuyor musun, devir değişti, onlar da salonların müdavimlerinden şimdi. Salonda olmakla salon erkeği olmak meselesi çok başka…Ben gene de bir   Abdülhak Hâmit bulmak için torunlarını bir görelim derim.
Ya Hıncal Uluç? Hamit’in şiirindeki romantizm Hıncal’ın yazılarında yok mu? Evet var. Yaşama tutkusu, kadınların ilgisi… O da tamam. Lüsyen dersen o da var. Doğrudur, doğrudur da Hıncal’ın terazisi Hamit’i çekmez.
  Bir de Çetin Altan üstada bir bakalım. Artık o da uymazsa beyhude yorulmayayım olmayacak bu iş diyeceğim.
  Üstad,  Hâmit gibi 80’ini devirmiş bir delikanlı mıdır, Allah uzun ömür versin hiç şüphe yok. Devrimci günlerde çektiği sıkıntıların ona kattığı değer aşınmış mıdır? Dimdik yerinde duruyordur. Yazdığı yazıların haşmeti, sağın makul çoğunluğunu etkilemiş midir? Hem de derinden.
  Hâmit gibi ecnebi memleketlerde de namı yürümüş müdür? Hem de yedi düvelde.
  Peki şu karizma ve kadınlar konusunda ne diyeceksin?
  Düşünüyor, düşünüyor, düşünüyorum. Biz en iyisi bu işten vazgeçelim. Ne Hâmit’e ne Çetin Altan üstada haksızlık etmeyelim. Hâmit belleğimizde ‘’Dahi-i Azam’’ olarak kalsın. Çetin Altan da Çetin  Altan olarak. Sebebini sormayın adını koyamadığım bir şey var, nasıl anlatacağımı bilemediğim. Ben, en iyisi biraz daha bekleyelim derim. Saygılar sunarım

BÖYLE BUYURDU ŞEYTAN

- Ara sıra şeytana uy, günahsızlardan olma; dua tanrılaşmadığının haykırışıdır.
- Emrivakiler iyiye de güzele de çağırsa, özgür iradene saygısızlıklarından ötürü itibar etme.
- Fedakarlıkla sömürü arasında ince bir çizgi var. Sınır ihlalleri yüzünden çizgi kaybolmuş durumda. Fedakarlık dediklerinde üç kere düşün.
- Topluma faydalı olmaktan ziyade kendine faydalı olmanın daha toplumcu bir yaklaşım olduğunu unutma.
- Ciddiyetle arandaki mesafeyi her zaman koru. Önemli olaylarda ciddiye almakla şakaya vurmak arasında bir seçim yapmak durumunda kalırsan ikinciyi tercih et.
- Zaman zaman tembelliğin bedeni yıkayıp arındıran sana güç veren etkisine sığınmaktan çekinme.
- Modern dünyanın dayattığı kurallara bağlı yaşamaktansa, kuralsızlıktan dolayı perişan olmayı tercih et

ÇOKTAN SEÇMELİ KAYIPLAR

Üniversite yılları ve İzmir… böyle bir girişten sonra bin bir türlü yazı yazabilirsiniz. İzmir’de üniversiteli olmak, başlı başına bir yazı konusudur. Neyse ben konuyu dağıtmadan kısa bir anıyla işe koyulayım.
     Evet İzmir’deyim. Yer Şirinyer.  Fakülteme gitmek için durakta otobüs yolu gözlüyorum. Otobüs dediğiniz şey, bilirsiniz, aramakla bulunmaz. Beklemezsin, otobüsten geçilmez. Her neyse tek başıma uzun denebilecek beklemeden sonra ufukta görünüyorlar. Ben bir tane beklerken dört tane art arda geliyor. Hasretle yolunu gözlediğim otobüslere binmek için el sallıyorum. Nasıl bir el sallamaysa hepsi de durağa gelince arka arkaya duruyor. İlk sıradaki otobüsü beğenmiyor ikinciye doğru gidiyorum, ikincinin kalabalık olduğunu görünce en iyisi üçüncüye bineyim diyorum. Üçüncünün biraz uzaktan geçecek bir otobüs olduğunu fark eder etmez, dördüncüye gideyim diye niyetleniyorum ama o hareket ediyor, hemen öndekilere doğru koşayım derken bakıyorum onlar da ikinci vitese takmışlar bile. Zavallı ben, dört otobüsün geldiği duraktan birine bile binemeden oracıkta kalıveriyorum.
    Hazır söz otobüsten açılmışken, asıl konuya geçmeden önce üniversite yıllarına ait bir otobüs hikayesi daha anlatayım.
-Otobüsler ile ilgili ne kadar doluymuşum.- Bir yerden bindiniz diyelim otobüse, baktınız bir tane boş yer var. Hemen alelacele oraya doğru koşturur, kimseye kaptırmadan oturursunuz. İçinizde müthiş bir rahatlama duygusu oluşur. Artık yer iyiymiş kötüymüş ya da yanındaki düzgünmüş veya sığırın tekiymiş önemli değildir.
    Filmi geri alalım. Tekrar bindiniz otobüse. Bir baktınız bir sürü boş yer var. Tam o sırada büyük bir huzursuzluk yakanızı bırakmaz. Acaba nereye otursam? Önde rahat edebilir miyim, arkaya güneş gelir mi, şuradaki adam bitli olabilir onu geç, şunun tipini beğenmedim, şura boş ama teker üstü- vesaire vesaire… Gideceğin on dakikalık yer sus da otur işte…
    Ya da çeşidi bol mağazalardan çıkamayan hanımefendiler… Seçeneğiniz boldur. Şu iyiymiş ama öteki de çok güzel durdu. Son giydiğim daha mı iyi oturdu ne? Birini seçip aldınız. Huzursuzluk yakanızı bırakmaz. Acaba ötekiler daha mı iyiydi, aldandım mı acaba?
   Üç yerden iş teklifi aldınız. Azap başladı demektir. Hangisi bana daha uygun? Kariyerim açısından nereye gitsem iyi olur? Sorular, sorular, sorular…
   Hep düşünmüşümdür, hayatın bize bol seçenekler sunması ruh sağlığımız açısından iyi bir şey midir? Motivasyonumuz tek seçenekte daha mı yüksek oluyor ne? Çalışma hayatı kafası karışık bir dünya insanla dolu. İşine motive olamamış. Hep diğer seçeneklerin huzursuzluğuna mahkum. Zanneder ki diğer işi yaparsa köşeyi dönecek. Gözü hep karşı pencerede. Elindeki seçeneği bırakma cesareti de yoktur. Hayalinde yarattığı öteki için, huzurunu elde edemediği için kendini yiyip bitirir. Bilmiyor ki karşı penceredeki de ona aynı gözle bakıyor.
Bana sorarsanız teldeki kuşun hayalini kurmaktansa eldekinin kıymetini bilmek yeğdir

PUTLARI YIKIYORUZ

    Nazım Hikmet 1929 yılında Resimli Ay dergisinde "Putları Yıkıyoruz" hareketini başlattı. Abdülhak Hamit'ten Mehmet Emin Yurdakul'a, Ahmet Haşimden Yahya Kemal ve Yakup Kadri'ye kadar döneminin dokunulmaz ilan edilmiş, koruma kalkanı giydirilmiş birçok sanatçısı vardı. Nazım'ın  kalemi kılıç oldu yürüdü üstlerine. Edebiyat dünyası toz duman oldu. Kutsal ittifak büyüdü 27 yaşında edebiyat dünyasının altını üstüne getiren Nazım'a karşı büyük bir kampanya başladı. Silahlar çekildi, karşı yazılar üst üste geldi. Nazım'ın bolşevikliğinden hainliğine kadar her şey boca edildi.
    Nazım'ın en büyük put ilan ettiği Abdülhak Hamit'ten ise karizmasına yakışan bir cevap geldi: “Putları kırmakta haklısınız. Biz de edebiyat hayatına atıldığımız zaman aynı şeyi yaptık. Divan Edebiyatını yıktık. Tanzimat Edebiyatına girdik. Türk Edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık. Siz de bizi yıkacaksınız.”
Nazım daha sonra Abdülhak Hamit'le yakınlık kurdu. onunla sık sık görüştü. 1934 yılında Akşam gazetesinde Hamit için "Öptüğüm El" adlı harika bir yazı yazdı.
    Bu olayı yazdım çünkü:
1- Nazım yaşına başına bakmadan bir put görmüşse o putun gücüne aldırmadan şovalye ruhunu kuşanıp mücadele etmesini bilmiştir.
2- En büyük put dediği biri için 5 yıl sonra "Hayatında hiç el öpmeyen ben, o ihtiyar delikanlının yaratıcı elini eğilip saygıyla öptüm." diyerek kendi ideolojisini bile kendine put yapmadığını, önyargıların değil ilkelerin adamı olduğunu göstermiştir.
3- Yıllarca fikir mücadelesi yaptığı Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanı için:"Peyami'nin bu romanını üç defa okudum ve 33 defa daha okuyabilirim. O romanda ben  bir gökbilimcinin, teleskobunun başında yeni yıldızlar keşfetmedeki heyecanını duyuyorum." demiş; gazete köşelerinde öldürdüğü hasmının hakkını sanat meydanında teslim etmiş bir hakperesttir.

40 YAŞ GÜZELLEMESİ

40’tan sonra, anılar daha bir değer ve anlam kazanıyor; bu yüzden Tanju Okan’ı, Erkin Koray’ı, Cem Karaca’yı ve 70’lerin unutulmazlarını daha çok dinliyorum.
40’tan sonra, sıkılı yumruklar, ateşli tartışmalar, meydan okumalar yerini dingin, huzurlu, içi dolu sohbetlere bırakıyor.
40’tan sonra, insanlara nutuk çekmektense onları dinlemenin daha etkili bir yol olduğunu fark ediyorum.
40’tan sonra, anılar ve aşklar şehri İzmir gözüme daha bir güzel görünüyor.
40’tan sonra, eğer ölümsüzlük iksirini içersem, sonsuza kadar bu yaşta kalabilirim, diyorum.
40’tan sonra, hayatıma bir şekilde girmiş kasıntı, mizahtan habersiz, muhteris tiplerden uzaklaşıyorum.
40’tan sonra, zamanın azaldığını fark edip daha az maç seyrediyor, daha çok kitaba ve sinemaya meylediyorum.
40'tan sonra, ulu ve etkileyici fikirlere sahip olmaktansa basit bir vicdana sahip olmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.

AMELE DEYİP GEÇME

 Hangi anne baba evladını  dörtçeker jiplerde havuzlu villalarda görmek istemez. Ve hangi genç, dizilerin de gaza getirmesiyle yüksek yüksek binalarda konuşlanmış holdingleri yönetirken kendini hayal etmez. Fidan gibi kızlar, yağız delikanlılar etrafında pervane olmuş... Resim hoş, çoban kulübesinde padişah rüyası görmek güzel.
        Bir de kişisel başarı kitaplarından alırsın, bir iki başarı hikayesi okudun mu işlem tamamdır diye düşünürsün. Kitabın kapağını açar açmaz önce dünyanın sonra güzel ve yalnız ülkemin  kodamanlarından bahsederler. Nasıl zengin oldum?hikayesi sarmıştır seni. Sıfırdan başlayıp zirveye çıkma rüyası muhteşemdir. Bu kodamanlarımız bol bol röportaj verip başarılarının sırlarını anlatmaya bayılırlar. Kendileri okumamışlardır ama üniversite okuyun derler. Çoğu yabancı dil bilmez ama en az iki dil derler; çoğunun sosyal hayatı sıfıra yakındır ama sosyal etkinliklerin içinde olun gibi laflar ederler. “Prezentabl” diye bir kelime bulmuşlar içini de bir sürü gereksiz detayla doldurmuşlardır. Prezentabl olmalısın, gibi yılışık tavsiyelerde bulunurlar. Sen de bin bir gayret, o ucube kelimenin içini doldurursun. Şimdi n’olucak? deyince, gel yanımda çalış derler. İşte filmin koptuğu yer burasıdır. Ne öldürür, ne güldürür maaşlarla paçayı kaptırdın mı rüya biter, çoban kulübesinde bulursun kendini.
        Şimdi dersen ki ey arkadaş, trajedimi güzel özetlemişsin de, senin elinde oynaman gereken başka bir senaryo mu var? Bana ailemin, okulumun, rehber öğretmenlerimin, başarı kitaplarının çizdiği rota budur.
        Bilirim sevgili genç kardeşim bilirim. Zihnin kuşatma altındadır. Tek yol devrim! Tek yol İslam! gibi sloganvari tavsiyelerle "Tek yol üniversite!" dediklerini iyi bilirim. Araç, amaç olmuş, üniversite putlaşmış, bilirim. Tamam sen ürkütme çevreni. Okuyabiliyorsan oku. Ama sakın çevrenin yüklediği anlamı yükleme. Gözünde ne kadar büyütürsen, hayal kırıklığında o kadar büyük olur. Üniversite okursam her problemi çözerim deme. Bazen okumak, ayağındaki en büyük pranga oluverir.
        Şu başarı kitaplarındaki padişah rüyasının gerçeğe döndürmek istiyorsan önce amele olmayı öğreneceksin. Amele deyip geçme. O hikayelerdeki adamların çoğu amelelikten gelmedir. Amelesi olmaya talip olmadığın hiçbir işin patronu da olamazsın.
        Uzay çağı, bilgi toplumu, internet nesli, prezentabl gençlik gibi tumturaklı laflara aldanma.  Acilen bir ahilik geleneğinden geçmen lazım. Ailenin yalıtılmış odalarından çık. Ameleler dünyasını, okuyamayanların oyalandıkları yer olmaktan çıkar. Şahsiyet kat oraya. Bilginle zekanla öyle aydınlat ki, yeni bir geleneğin dirilteni ol.
        Yok ben eğitimini aldığım işi yapmak istiyorum dersen; ahilik geleneğinin sana kattıklarıyla mesleğinde çoban yıldızı gibi parlayacağından kuşkun olmasın.
        İlerde bir gün başarı hikayeni anlatacağın röportajcılara; “Gençliğimde su sattım, simit sattım, kitap sattım, çay söyledim, koli taşıdım” gibi cümlelerle başlamalısın. Hadi göreyim seni.

KAPKAÇ KIRAVAT TAKTI

 Eğer birisi sana içinde "başarı ve sır" kelimeleri geçen cümleler kurmaya başlarsa ve elinde hiçbir işe yaramayan janjanlı bir sertifika varsa, birkaç günde sana büyük kişisel gelişim ve değişimler vaat ediyorsa cüzdanına sahip çıkmanın vaktidir.
Başarı, bu adamlar için kendi elindeki sertifikayla senin elindeki paranın yer değiştirmesinden başka bir anlam taşımaz.
    Talep ettikleri bol sıfırlı banknotlara, hatta üzerinde Dr. Prof. gibi ünvanlara veya anlamını bile bilmediğin "Master pratikşın" gibi uydurma diplomalara sakın aldanma. Züğürt Hint fakirlerinden apardıkları kavramlara, "Alfa İnsanı", "Quantum Hödüğü", "Reiki Gerzeği" gibi ünvanlara yüz verme.
    Bu gibi adamlara ve beş para etmez kitaplarına inandıkça hayal kırıklığın daha da büyüyecektir. Çünkü bu adamların başarıdan anladığı dolu cepler, malikaneler ve lüküs hayattan başka bir şey değildir. Bunları da onların uyduruk kitaplarıyla elde edemezsin. Elde edilseydi kendileri çoktan köşe dönmüş olurlar kapkaça tenezzül etmezlerdi. Doğan Cüceloğlu gibi bu işleri asaletiyle yapan ve eğitim kökenli birkaç istisnanın olduğunu da belirtelim. 
    Başarı diye tek bir kavram yoktur ve her başarının ayrı bir anafikri vardır. Ve benim başarı dediğim şeyin onların sana sunduklarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Kapitalizme mutlu köleler yaratmaktan başka işe yaramayan Amerikan kökenli bütün bu öğretilere baş kaldırıyorum. "Sır"lardan nefret edip, onun yerine "Sabır" sözcüğünü yücelten birinin sözleridir bunlar. Gerisi anlayışınıza kalmış...

TRAJEDİ

Hayatın bize en büyük acımasızlığı sahip olmak istediğin şeylerin sahip olduktan sonra büyüsünü kaybetmesidir. Buna rağmen modern dünyanın, sahip olma üzerine ağır bir tahriki altındayız. Her şeyi istiyoruz. Çok az şeyi elde ediyoruz. Mutsuzluk, doyumsuzluk ve yalnızlık kaderimiz oluyor. Bu talepkar nesilden yıllarca önce dervişin biri talebesini sınar:
  • Söyle bakalım genç derviş BULURSAN NE YAPARSIN?
Genç derviş cevap verir:
  • Bulursam yerim, bulamazsam sabrederim.
Üstadı der ki:
  • Horasan’ın köpekleri de öyle yapıyor.
Genç derviş sorar:
  • Üstadım peki ne yapmalıyım?
Üstat cevap verir:
  • Bulunca dağıtmalı, bulamayınca şükretmelisin

ALÇAKGÖNÜLLÜ NARSİST YAZILAR

 Dikkatimi çeken bir durum da alçakgönüllü olmak üzerine nasihatlerin bolluğu olmuştur. Bu nasihatler “mütevazi ol” “gurur kibir iyi değildir” gibi yalın cümlelerle kendini gösterdiği gibi; bilge kişilerden tumturaklı cümleler de kulaklarımıza misafir oluyor. Bu bolluğun sebebi ne ola ki? diye düşünüyorum, aklıma birkaç şey geliveriyor. Alçakgönüllü olmak üzerine bolca nutuk atıyoruz çünkü etrafta kasıntı tiplerden bol bir şey yok. Her sektörde, her makamda bu tiplerden sıkça görebilirsiniz. Benim gibi içiniz fesatsa kasıntı tiplerin ruhsal çözümlemelerini hemencecik yapabilir ve “psikososyal analiz” adı vererek sağa sola hava atabilirsiniz. İşte size “psikososyal analiz”e bir örnek:
    Kapitalizm, 80’lerden sonra tepeden indi yani bir altyapı hazırlık falan olmadan, sonra da hızla gelişti. Bunun sonucu olarak şirketler ve sektörler de aldı başını gitti. Şirketler büyüdükçe şirket içi hiyerarşi de arttı. En tepedeki CEO’dan en alttaki müstahdem amirine kadar beş yüz çeşit makam ortaya çıktı. Bu makamların iyi ya da kötü bir masası ve koltuğu vardı. İşte bu masa ve koltuk bizim elemanları azdırmaya yetti. Birkaç elemanın sorumluluğunu aldı ya kasıntısına bakarsan zannedersin ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğini üstlenmiş. Nedenine gelince bu arkadaşların çoğu köy ve kasaba çocuğu. Şehirli olmak ya da şehir kültürü üzerine kafa yormamışlar. Şivelerini düzeltip İstanbul Türkçesi konuşmaya başlamışlar ama içlerinden atamadıkları köylülükleri ve kasabalıkları devam ediyor. Çünkü köy ve kasabalarda mal müdürü bile olsan cumhurbaşkanı itibarı görürsün. Onlar da makamı böyle bir şey zannediyor. Alın size psikososyal bir analiz. Fakat benim anlatmak istediğim başkaydı. Konuyu dağıttım yine. Ne yapayım kasıntı tipler mevzu olunca içgüdüsel olarak bende dalga geçme dürtüsü oluşuyor.
 
Şimdi bu, küçük dağları ben yarattım diyen makam sahibi zat-ı şahanelerini biraz olsun frenlemek amacıyla alçakgönüllü olmak üzerine nutuklar kıymete bindi.
          (Gaiplerden bir ses:)
  • Yazar kardeş, böyle güzel ve faydalı bir nasihati eleştirmeyi düşünmüyorsun umarım. Yoksa eleştirmenin sende hastalıklı bir ruh hali olduğunu düşünmeye başlayacağım.
           (Yazarın sesi:)
  • Eleştiri konusunda kendime bir sınır çizmiş değilim. Önce ne düşündüğümü okumanda fayda var. Daha sonra hakkımda istediğini düşünebilirsin. Ben kimseye “Mütevazi ol” diye bir tasvirde bulunmam. Bu, “Git traş ol” gibi beş dakikada çözebileceği bir problem değildir. Bir adama “Mütevazi ol” demek, kendin gibi olma, sahte biri gibi ol demektir. Alçakgönüllülük, bir tavsiyeyle hemencecik olunuveren bir davranış biçimi değildir. Emir büyük yerden diye bu tavsiyeye uymuş bir çok sahte alçakgönüllülük gömleği giymiş insan dolaşıyor etrafta. Bunları nasıl mı tanırız? Yüzlerine karşı bir övgüde bulunun yeter. Öyle bir “Estağfurullah” çekerler ki içlerindeki dağlar kadar egoları kulaklarında eko yapar, anlarsın.
 
                 Ayrıca “Estağfurullah”  taki “s” ve “t” harflerine kuvvetli vurgu yapmaları, egolarını ele veren bir başka özelliktir.
 
            (Gaiplerden bir başka ses:)
  • Yazar kardeş, anlamış bulunmaktayım ki için fesat, niyetin kötü. Hem ayrıca senin dediğini kabul etsek bile insanlara “mütevazi ol” demeyelim de onları gurur ve kibirleriyle baş başa mı bırakalım. Bunu mu demek istiyorsun?
 
             (Yazarın sesi:)
  • Ben birini alçakgönüllü olmaya yönlendireceksem, öncelikle derim ki: “Git kendini sev. Kendine hayran ol. Çocukluktan kalma da olabilir içinde kendinle bir küskünlüğün varsa behemehal onunla barış. Kendine övgüler düz. Gücün yeterse kendin için şiir yaz, destan oluştur, besteler yap. Her gün aynada kendine hayran hayran bak. Bir gün içinden bir ses:
         “Tamam, yeter artık inandım sana. Bu kadar yeter. Daha devam edersen yoldan çıkaracaksın beni” dediği gün, dur. Bir de “Estağfurullah” taki “s” ve “t” vurguları zayıfladıysa bu iş oldu demektir. Kendini sevmeyi öğrendiğine göre başkalarını da sevebilirsin. İçindeki “sevgisizlik” cerahatiyle şişmiş egon indiğine göre, kasıntı hallerin de eriyip gider. Evet, ben bu yoldan giderim. Bu kasıntıların kendi içlerindeki sorunu çözmeden “mütevazi ol” gibi kanıksanmış öğütlerle yola gelmeyeceğini iyi bilirim.

MADEN İŞÇİLERİ

Ne zaman  Emile Zola ismini duysam maden işçileri gelir aklıma. Dolayısıyla ölümsüz eseri “Germinal”. İçimden şu düşüncenin geçmesini isterim: “ İlkel, vahşi, haris kapitalizm geçmişte neler yapmış insana.” Fakat bu düşünce geçmez içimden. Çünkü bilirim; gökyüzüne, uzaya çıkma yüzyılında bile insanı yerin dibine geçirme zulmü devam etmektedir. Maden kasabasında büyümüş biri olarak bu acıklı zulmün şahidi olmuşumdur hep. Yüzleri kapkara olmuş o adamlar geçer gözümün önünden. Mezardan çıkar gibi birer ikişer çıkarlar o mel’un gayya kuyusundan. Ve ben hep onları durdurup demek isterim ki: “ Ekmek parası için diri diri mezara atılan adamlar! Yüzünüzün karası suyla sabunla yıkanınca gidecek. Aileniz için yaptığınız fedakarlığın nuru alnınızda parlayacak. Fakat sizi o kuyulara atan adamların yüzlerindeki karayı hiçbir şey silemeyecek.” Bunu demek isterim ama diyemem. Bu cümleler onların hüznünü artırmaktan başka bir işe yaramaz.
            Kendi çocuklarının madenin yakınından bile geçmesine izin vermeyen adamlar, başkasının çocuklarına bu zulmü nasıl reva görürler anlayamam?
           Ciğerlerinin ömrünü yarıya indiren kömür tozunu, karanlığı, sıcağı geçtim bir de grizu denen lanet, kalleş, sinsi bir gazla yaşamak ya da hayatta kalmaya çalışmak zorundalar.
Bu sinsi, bu lanet, bu kalleş gaz ölüme susayınca inenleri bırakmaz   yukarıya. İşte o zaman etrafta timsahtan bol bir şey göremezsin. Klişe laflar, sahte üzüntü rolleri… Bu sahne, zalimlere nefretini daha da artırır. Mizansen birkaç hafta devam eder, sonra “ Germinal” romanı kaldığı yerden devam eder.
            İlkel kabilelerde her yıl tanrılara kurban edilen genç kızlar misali bu gayya kuyuları kurbanlarını çeker alır. Yetkililer- ki bu kelime bende hep bir baş ağrısı, mide bulantısı hissi yaratır.- ortam yatışıncaya kadar sorumlu ararlar. Kızışan yürekler soğur. Trajedi bütün acılığıyla devam eder. İşçiler madene, korku ve endişe yakınlarının yüreğine tekrar iner. Gayya  kuyuları yeni kurbanlarını alıncaya kadar, inenlerin yüzleri, indirenlerin kalpleri kararmaya devam eder.
       Hepsinden acısı bu trajediye şahit olduğun halde onu durduracak güce sahip olmayışındır.
       Hepsinden acısı açık ocaklarda iş makinalarıyla yeterli kömür çıkarılmasına rağmen bazıları daha lüks arabalara binip iyi evlerde otursun diye bu gayya kuyularının vicdansızlara verildiğini bilmendir.                      
       Hepsinden acısı umut beslediğin insanların bu durumu görüp de yaralanmadığına şahit olmandır.

HÜZÜN Kİ EN ÇOK YAKIŞANDIR BİZE

13. yüzyıl Yunus Emre, 14. yüzyıl Kaygusuz Abdal, 15. yüzyıl Pir Sultan Abdal, 16 yüzyıl Köroğlu, 17. yüzyıl Karacaoğlan, 18. yüzyıl Erzurumlu Emrah, 19. yüzyıl Dadaloğlu, 20. yüzyıl Aşık Veysel ve 21. yüzyıl Neşet Ertaş...
Yüzyıllardır bu topraklarda acının hüznün sevdanın bin bir çeşidi gönül erleri ozanların bağlama tellerinde inci gibi dizilidir. Anadolu tarihinde yüzünü görmediğimiz, adını bi
lmediğimiz kara yağız delikanlıların ay yüzlü genç kızların öyküleri gizlidir. Yaşanmış öykülerin yürek dağlayan acıları bir yüreğin karı olmadığı için bu ozanlar sayesinde yüzyıllara pay edilir. Eğilip toprağı kokladığın zaman burnunun direğini sızlatan hüzün kokusu bundandır. Bizi bir tutan bu işte bu acı ortaklığıdır. Hepinize bin selam olsun hüzün elçileri... gönlünüzün dilleri sazınızın telleri dert görmesin!

TELLİ SAZDIR BUNUN ADI

13. yüzyıl Yunus Emre, 14. yüzyıl Kaygusuz Abdal, 15. yüzyıl Pir Sultan Abdal, 16 yüzyıl Köroğlu, 17. yüzyıl Karacaoğlan, 18. yüzyıl Erzurumlu Emrah, 19. yüzyıl Dadaloğlu, 20. yüzyıl Aşık Veysel ve 21. yüzyıl Neşet Ertaş...Yüzyıllardır bu topraklarda acının hüznün sevdanın bin bir çeşidi gönül erleri ozanların bağlama tellerinde inci gibi dizilidir. Anadolu tarihinde yüzünü görmediğimiz, adını bi
lmediğimiz kara yağız delikanlıların ay yüzlü genç kızların öyküleri gizlidir. Yaşanmış öykülerin yürek dağlayan acıları bir yüreğin karı olmadığı için bu ozanlar sayesinde yüzyıllara pay edilir. Eğilip toprağı kokladığın zaman burnunun direğini sızlatan hüzün kokusu bundandır. Bizi bir tutan bu işte bu acı ortaklığıdır. Hepinize bin selam olsun hüzün elçileri... gönlünüzün dilleri sazınızın telleri dert görmesin!

TWİTTER'DA İKİ AY

Twetter mahallesinde iki ay misafir olan bir seyyahın son izlenimleri…
Twetter kendine göre ekoller oluşturmuş ve bu ekoller müthiş bir görev şuuruyla aynı şeyleri yazmaya devam ediyor. Bu ekoller neler mi?
Mesela özlü sözcüler var. Anlamış bulunmaktayım ki üç vardiya çalışıp 10 dakikada bir özlü söz twetliyorlar. Böylece fenomen haline gelmişler. Gençler bu fenomenlerden bir
 özlü söz tırtıklayıp etrafına var olduklarını, orada olduklarını hissettiriyorlar.
Mesela sesli düşünenlere benzeyen, twetleyerek düşünenler var. “Çok sıkılıyorum.” “İstiklal’de olmak vardı şimdi.” “Anneanneme gitmek istiyorum.” gibi… Oltaya belki birkaç balık vurur hissi…
Mesela yer bildiriciler var. “Şu an İşkembeci Kamil’deyim!”gibi… Ben ne zaman yer bildirici tweet görsem Oğuz Atay’ın o kadim sorusu aklıma geliyor:”Ben buradayım ey okur sen nerdesin acaba?”
Mesela propagandacılar var. Sürekli etrafa ideolojisini yayma peşinde. Eskiden evlerin duvarlarına yağlı boyayla yazılan sloganvari yazılar şimdi twetter’ın güvenli duvarına yazılıyor.
Mesela her daim melankolik ergenler var. Sürekli; eski mi, yeni mi, ex mi, eskimeyen mi, bir türlü anlayamadığım sevgililere melankolik mesajlar gönderiyorlar. .
Mesela bir tarafta aşırı politikler ve tam karşılarında aşırı apolitikler var. Birinci grup bu ülkede yaşadığını her daim hatırlatır ikinci grup uzayda yaşıyormuşsun hissi yayar.
Ayrıca şunu da söylemeliyim ki Facebook’tan daha dingin bir yer. Kendini fazla önemseyenlerin twetter’da huzur bulamayacağı kesindir. Yine anlamış bulunmaktayım ki 30 000 tweet, bir incir çekirdeğini doldurmaz. Bu mahallenin kurucusu adını mükemmel bulmuş. Twetter yani cıvıltı. Olay aynen şu: Koca bir çınara binlerce kuş konmuş cıvıldaşıp duruyorlar. Ne dedikleri belli değil, aslında önemli de değil. Mesaj iddiasız ve net: Gel sen de bir dala kon, sesine kuvvet, umarsızca cıvılda


ÜSLUPSUZLUK SEFALETİ

Ben “Huzur” romanına benzer bir roman yazsam. Konu, üslup, Tanpınar’dan aşırma olsa. Sadece kahramanların adını değiştirsem: Nuran, Mümtaz, Suat yerine Gizem, Barkın, Berkutay desem. Ne dersiniz?
Ben Van Gogh’un “Ayçiçekleri” tablosuna benzer bir tablo yapsam benzer kıvrımlar, sarının benzer tonları.... Sadece adını değiştirsem. “Ağlayan Ayçiçekleri” gibi arabesk bir isim bulsam.
Hem daha kaliteli boyalar kullansam. Ne dersiniz?
Ben bir heykel yapsam. Bir yere oturmuş başını iki elinin arasına almış bir adam olsa mesela. Bakan herkes Rodin’in “Düşünen Adam” heykelini hatırlasa. Adına da “Derin Düşünen Adam” desem. Ne dersiniz?
Bütün bunları yapmam benim tek bir özelliğimi gösterir: SEFALETİMİ, REZALETİMİ
Çamlıca tepesine yapılacak caminin planını, maketini görünce bunları hissettim. Aradan 500 yıl geçmesine rağmen Mimar Sinan’ın taklidinden kutulamamış insanlar güruhu. Bunlara mimar deniyor. Çağını yansıtacak hiçbir iz bırakamayacak kadar korkak ve üslupsuz tipler. Ve hükümran olanlar bu üslupsuzluk karşısında taş kesilmiş gibiler. Estetik hakkında fikirleri yok. Üslupsuzluk sefaletinin bir parçası olmuşlar. Eski hükümranlar bir benzerini Ankara’da yaptılar. Kocatepe… Sultanahmet’in kopyası. Peki ilgi yaratabiliyor mu? Tek bir turist gidip görmek istiyor mu? Gitmez çünkü taklidin görülmeye değer bir şey olmadığını bilir.
Size söyleyeyim, ben o Çamlıca’ya bir daha hiç uğramayacağım. Ben yine Süleymaniye’ye gideceğim. Geçmişe meydan okuyarak o güne kadar hiç denenmemiş bir üslupla Süleymaniye’yi yapan Sinan’a dua edeceğim. Beş yüz yıl sonra bile mimari senin ufkuna ulaşamadı diye üzüleceğim, dilimde elimde olmadan MFÖ mırıldanırken: Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam, saklansam bir yerlerde, gizlice ağlasam, ah bu ben, kendimi nerelerde bulsam çekilsem sahillere hayaller mi kursam…

ROMAN YAZMAK

İşimin eğlenceli taraflarından biri de elinde öykü roman ya da deneme çalışmalarıyla gelen öğrencilerimin yazdıklarını değerlendirmektir. Yazma cüretini gösterenleri severim. Şimdi burada Zülfü Livaneli’nin son romanı “Kardeşimin Hikayesi” üzerine birkaç değerlendirme yapacağım. Cüretkar yazar adayları için bir toplu gösterim olsun. Hayatta, ne yapması gerektiğini nasıl yapması gerektiğini gösteremeyeceğin tek alan sanat alanıdır. Her eser biriciktir, kendine özgüdür, her türlü yönlendirmeye ölümüne kapalıdır. Bunu bir yere koyun. Ancak özellikle roman ve öyküde ne yapılmamalı bunun üzerine birkaç not vermek istiyorum. Öncelikle okuru romandan koparmamak için gerçeklikten asla ödün veremezsin. Tabi Berchtian değilsen. (Yine Brechtian dedim. Ne menem bir kelimedir bu. Bence Bertholt Brecht denen adamı sonra tartışalım ve konumuza dönelim.) Yani fantastik romanların bile kendi içinde fantastik bir gerçekçiliği vardır. Yazarın doğum sancıları çekmesi, başının ağrıdan zonklaması kılı kırk yarması, bu gerçekçilikten kopmamak içindir. Okurun zekasına saygı duymak demektir bu. Yani Livaneli’nin romanında olduğu gibi okuma yazması olmayan, eve temizliğe gelen köylü kadına, evdeki cinayeti gördüğünde “Korkunç, korkunç!” diye naralar attırırsan okuru romandan kapı dışarı etmiş olursun.
    İkinci olarak karakter yaratma işine değinelim. Romancılığın en zor yanı karakter yaratmadır. Klişeleri aşmış kendine özgülükleri olan kişiler yani. Aklımıza gelmeyen veya cesaret edemediğimiz şeyler yapan kişiler. Sen karakteri bırak tip’leri bile doğru dürüst yaratamazsan bu iş olmaz. Zülfü Livaneli’nin romanındaki gazeteci kız gibi olmamalı mesela. Gazete muhabiri en yırtık hatta tuttuğunu koparan, vazgeçmeyen tiplerdir. Zülfü’nün romanındaki kız, bol tripli Cadde kızları gibi röportaja gittiği adamın sözlerine triplenip küsüp gidiyor. Gazeteciyi kapıdan kovsan bacadan girer, bilirsin. İşte bunun gibi yazmayı başaramadığın tip seni romandan koparır. Üçüncü bir konu aşkı ve aşıkları anlatma işidir. Değerli yazar adayları şunu unutmayın aşık olunan her kız dünyanın en güzel kızı değildir. Genel ölçülere göre söylüyorum bunu, yoksa sen kime aşıksan o dünyanın en güzel kızıdır o başka. Yani roman kahramanının aşık olduğu kızı Cindy Crawford ya da Scarlett Johanson gibi anlatmaya kalkmayın. Zülfü’nün romanında olduğu gibi yoksul bir semtte dünya güzeli bir kız betimle, o kızın kimse farkına varmasın, 30 yaşına kadar roman kahramanını beklemiş olsun biz de inanalım.
   Son olarak bir tavsiye de romanlarında cinayeti ele alacaklara gelsin. Lütfen bir kolye ya da bir takıyla cinayeti basitçe çözecekseniz cinayet konusuna girmeyin. Agahta Christie romanlarından kalma cinayet çözümleme yöntemlerini bırakın. İllaki cinayet romanı yazmak istiyorsan CSI dizileri izle. Yani teknolojinin çözümdeki rolüne kafa yor. Bir de öldürmenin güçlü bir nedeni olmalı öldüren
Raskolnikov gibi olmalı bir parça. Yoksa Zülfü’nün romanındaki gibi zorlama bir karaktere zorlama bir cinayet işletme. Ben Zülfü Livaneli’yi sever, kendisine saygı duyarım. Üslup konusuna hiç girmiyorum. O da felaket ve daha ayrıntılı bir konu, onu sonra ele alalım. Ancak son romanı “Kardeşimin Hikayesi” tam bir zaman kaybı…