7 Mayıs 2016 Cumartesi

YUNUS EMRE’Yİ VURDULAR

Başlığa bakıp paniklemeyin. Yunus Emre yaşıyor. Kurşun sıyırdı geçti. Olay şöyle: Trt’de yayınlanan bir dizide Yunus Emre karakteri gördüm. Olamaz böyle bir şey. Bana “Kimden Yunus Emre Olmaz” konulu bir dizi çek deseler o dizinin aynısını çekerim.  Madem Yunus Emre’yi böyle görüyorsun yazma ve çekme kardeşim.
Belki izlemişsinizdir. Eskiden Tgrt’de  evliya dizileri olurdu. Hani uzayda hareket ediyormuş gibi ağır ağır hareket eden, duyguları ve şahsiyeti çıkarılmış, biri bir şey anlatınca hemen hakikati buluveren makine tipler vardı ya. Yunus’u da onlara benzetmişler. Ağlarsın…
Oysa Yunus Emre 1000 yıllık İslam tarihi geçmişindeki en devrimci adamlardan biridir. Evet esaslı gerçek bu. Sen etrafta Kaba softa zahitlerin cirit attığı bir ortamda hem de iktidar olduğu bir ortamda…
Yunus der ki ey hoca
İsterse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
diyeceksin öyle mi? Kocaman bir yüreğinin olması gerekir. Bir gönüle girmek, bin defa hacca gitmekten iyidir lafını sana fena yedirirler.
Sen sana ne sanursan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise
“Kendin için istediğini başkası için de isteme”nin dört ilahi kitabın en mühim özeti olduğunu iddia etmen için o dönemde… harbiden çılgın bir adam olman lazım.
“Gönül mü yeğ kabe mi eğit(söyle) bana ey aklı eren”
“bir gönül yıktın ise o kıldığın namaz değil”
“cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri”
Gibi dizeler yazacaksın. Ensende Hallacı Mansur’un cellatları gezerken hem de… gerçekten korkusuz kelle koltukta yiğit bir delikanlı olman lazım.
Osmanlının en güçlü döneminde bile Yunus Emre’nin fikirlerinden nefret ettiler ve Yunus Emre’nin şiirleri şeyhülislam tarafından yasaklandı.
Şimdi, o dizideki sünepenin bu sözleri söylemesini bir tarafa bırakın, aklından dahi geçiremez. Hele o şeyhi Tabduk... tam bir facia… Neyse ona girmeyelim. Bu şeyh mürit ilişkisi özellikle 19 yüzyılda cilalanmış ortaya atılmış felaket bir ilişkidir. Bu ilişkiden sadece itaat eden, beyni gitmiş, sünepe tipler çıkar. Nedir olayımız? Evrenin sırrını çözmüş bir şeyh ve ondan medet uman ve zerrece onun eteğinden ayrılmayan edilgen mürit tipi.
Gözünüzü seveyim, itaatkar adamlardan fikir falan çıkmaz. Fikirler; isyankar, anarşist, zihinlerin işidir.  Yunus Emre tepeden tırnağa fikirdir. Bütün dünyanın ittifak ettiği bir büyük fikirdir hem de. Ve yeni bir şey söylemiştir; gelenekle, iktidarla, tutucularla, eskiperestlerle dövüşe dövüşe büyümüştür.  

Diziye-olur da- denk gelirseniz aklınızda bulunsun.

18 Ocak 2016 Pazartesi

BATI'NIN NEYİNİ ALMALIYIZ

   Tanzimattan beri tartışılan cumhuriyet döneminde ulusalcı milliyetçi ve muhafazakar kesim tarafından ateşlenen bir replik vardır bilirsiniz. “Batı’nın tekniğini almalıyız kültürünü değil.” tartışması. Bu bana çok saçma ve komik gelir. Neden mi?
   Bu garip cümlenin paradoksu şudur: (Bak şimdi paradoks falan dedim. Paradoks da nedir? Çelişki deyip geçebilirdim, olmadı.) 
   Her neyse çelişki şurada: Batı’nın kültürünü bırakıp tekniğini alamazsın arkadaş. Bu kafayla tekniğini sadece satın alırsın.  Batılı da zaten bunu istiyor. Ben üreteyim sen de satın al. Birini bırakıp diğerini almanın imkansızlığı şu temel gerçekte yatıyor sevgili okur. (“Sevgili okur” dedim, fena olmadı hani.)
   Bilim ve kültür üretmenin kaynağı özgür düşüncedir. Bir başka deyişle, tabuların olmadığı düşünce sahasıdır. Kültürün de bilimin de kaynağı budur. Hatta kültür ve sanat bilimden birkaç adım öndedir. Rönesanstan beri bakın Batı’nın gelişimine sanat ve kültür bilimi peşine takmıştır. Burada hangisi büyüktür tartışması yapmıyorum, hayır… Basitçe şunu söylüyorum. Batı’nın kültürü, bilim üretmeye uygun ortamı ve zemini yaratmıştır.
Dolayısıyla birini aldık ötekini bıraktık gibi laflar tarihten, sosyolojiden bihaber orta okul seviyesi konuşmalarıdır.
O zaman elimizde üç seçenek vardır.
1-         Bilim ve kültürü birlikte alırız.
2-         Kültürü almamak için bilimi de almayız
3-         Bilim ve kültürü kendimiz yaratırız.
   Günümüzdeki mevcut duruma bakarsak %60 1 numaralı seçenek, % 35 2 numaralı seçenek % 5 de 3 numaralı seçenek geçerli. Tabi bu benim kişisel gözlemim. Siz yüzdelere itiraz edebilirsiniz. Amaç tabi ki 3 numaralı seçeneği güçlendirmek.
   Bunu yapabilmenin bendeki formülü düşünce özgürlüğünün önündeki BÜTÜN sınırları kaldırmaktır. (Bütün'ü büyük yazmamdan ciddiyetimi anlamışsınızdır.) Üzerine konuşup eleştirebileceğimiz HİÇBİR tabu bırakmamaktır. (Gördüğünüz gibi hiçbir de büyük.) İnsanın yaradılış amacı da budur. Bu konuda mistik bir tartışma görmek istiyorsanız blogumdaki şu yazıyı okuyabilirsiniz. http://ahmetuygurca.blogspot.com.tr/2014/12/iblis-neden-ozgur-birakildi.html

   Düşünce özgürlüğü, hayatla ölüm gibidir. Ortası, azı çoğu, genişi darı olmaz. Düşünce özgürlüğü, içinde sonsuzluk kavramını taşır. Siz ne kadar düşünce özgürlüğünün sınırlarını genişlettim deseniz de sonsuz karşısında okyanusta bir damla kadar kalır. Her şey tamam da şuraya dokunamayız dediğinizde bu geri kalmışlığa devam etmenin imzası olur.

4 Ocak 2016 Pazartesi

KUTSALLA SAVAŞIM SÜRÜYOR

Geçen entel bir ortamda aynı muhabbet vardı sıkıldım, yazayım dedim. Şu öğretmenler gününde yapılan konuşmalardan hiç hoşlanmam. Hani bilirsiniz “Öğretmenlik kutsaldır” diye başlayanlar. Ben öğretmenliğin kutsal olduğuna falan hiç inanmam. Sadece öğretmenliğin değil hiçbir mesleğin kutsallığına inanmam. Açıkçası kavramların kutsanmasına şiddetle karşıyım. üç nedenden karşıyım
1- Bir kavramın üzerine giydirdiğiniz kutsal maskesi, hiç vakit kaybetmeden onun çürümesinin de aktörü haline gelir. Şöyle ki: Bir kavramı kutsamak demek ona koruma kalkanı giydirmek demektir. Koruma kalkanı rahatsız edicidir. Hava aldırmaz. Nem yapar, bakteri üretir, bir şeyi koruyayım derken çürütürsünüz. Halbuki kutsanmamış kavramlar eleştiriye açıktır. Üzerine her türlü şeyi konuşabilirsin. Dinamik kalır, gelişime açıktır, eleştiriler onun direncini artırır, yenilenmesini sağlar. Bu yüzden koruma kalkanı olmayan meslekler ve kavramlar sağlıklıdır, güçlüdür. 
2- Kutsamaya karşıyım çünkü kutsanan her kavram, sömürünün kapılarını ardına kadar açar. Kutsanan kavramlar veya varlıklar etrafında istismarcılar cirit atar. Yaptırdığı işler karşısında karşılığını ödemek yerine kutsallık payesini cilalayarak seni tatlı tatlı sömürür. Farkına bile varmazsın, elde ettiğin kutsallık payesine fit olursun. Sömüren soytarılarla sömürülen zavallının tiyatroları çoğu zaman kutsallık üzerinden yürümüştür. Öyle demeyin o kadar çok gördüm ki… 
3- Kutsamaya karşıyım çünkü bir mesleği kutsadığınızda diğerine haksızlık etmiş olursunuz. Meslekler arasında statü oluşmaya başlar. Önem derecesine göre meslekler ayrılır. Bu statü o mesleği icra eden insanlara bulaşır ve statü insanların arasında devam eder. Egoların küçümsemelerin, ezilmelerin önüne geçemezsin. Hatta meslek faşizmine kadar gider. Gitmişliğinin çok örneğini bilirim.
Kısacası marangozluk ne kadar kutsalsa öğretmenlik de o kadar kutsaldır. Değilse de o kadar değildir. Bakıyorum etrafıma, kendini en az geliştiren mesleklerden biri öğretmenliktir. 21. Yüzyıldayız, tüm eğitim araçları değişmiş, eğitimin mantığı değişmiş. Gidip gördük, inceledik, modern dünya eğitim ve eğitici üzerine çok acayip teoriler, uygulamalar geliştirmiş, biz hala 1950 model kutsal öğretmen profiline dokunamıyoruz. 
Ben kutsamaya çok alışkınım, onsuz yapamam diyorsan, eylemleri kutsa o zaman. Eylemler dinamik olduğu için kavramlar kadar zarar görmez. Mesela ne bileyim, “İşini iyi yapmak kutsaldır.”dan başlayabilirsin.