24 Ocak 2015 Cumartesi

EĞİTİM, GELENEK ve KADIKÖY ANADOLU LİSESİ

    Son Teog sınavında soruların tamamını yapan yaklaşık beş bin öğrenci çıkmış. Sayın bakanımız bunu normal olarak değerlendirmiş. Bakan her zaman olduğu gibi sorunun büyüklüğünü anlamamaktadır. Bu bir eğitim faciasıdır. Neden olduğunu bakın size anlatayım.
    Yıllardır İstanbul’un en iyi liselerinin öğrencilerini üniversite sınavlarına hazırladık. Bu liselerden birini örnek vererek anlatayım ki sorunun ne boyutlarda olduğu anlaşılsın: Kadıköy Anadolu Lisesi… Bu lise çok iyi öğrenciler yetiştiren ilgiyle izlediğim bir lisedir. Ayrıca eski adıyla Maarif Koleji’nden gelen güçlü bir geleneğe sahiptir. Öyle demeyin, bir okulu büyük yapan bir geleneğinin olmasıdır. Bakın Batı’nın bütün büyük lise ve üniversitelerinin onlarca belki yüzlerce yılda oluşmuş köklü gelenekleri vardır. O okulları büyük yapan da bu gelenektir.
     Bu okullara, geleneği sürdürebilecek nitelikte öğrenciler seçilir ve bu gelenek o nitelikli öğrenciler sayesinde tevarüs eder. (Tevarüs etmek sözcüğüne bayılırım. Aslında nesilden nesile aktarılır da diyebilirdim ama bende bu kelime takıntısı çok fena)
     Kadıköy Anadolu Lisesi de güçlü bir geleneği olan liselerimizdendir.  Daha doğrusu liselerimizdendi. Öğrenciler değişse de eğitim kadrosu değişse de okulun geleneği öğrenciyi sıkı bir eğitimden geçirirdi. Bu öğrenciler sadece sosyal ve entelektüel olarak değil akademik olarak da başarılı öğrencilerdi. Üniversite sınavlarında; ilk onda ilk yüzde birçok Kadıköy Anadolulu öğrencimiz vardı.
     Teog denen uyduruk sınav asla doğru bir değerlendirme yapamıyor. İyi liseler orayı hak etmeyen bir dünya öğrenciyle doldu. Geçen yıl Kadıköy Anadolulu bir öğrenci YGS'de elli bininci oldu. Elli Bin… Bu öğrencinin bir suçu yok. Berbat bir sistemin ürünü sadece.
     Geleneği belli bir zekayı taşıyan bireyler oluşturur. Ve onu taşıyan bireyler de aynı niteliklerde olmalıdır ki güçlü eğitim gelenekleri sürüp gitsin. Ülkemiz adına bu çok önemli bir konudur. Herkesi kendi seviyesine göre eğitmek.  Dünyanın en temel eğitim ilkesidir.
     Galatasaray, Kadıköy Anadolu, Kabataş gibi liseler geleneğini kaybediyor. Yaptıkları uyduruk sınav seçici değil. Hem oraya hak etmeden giden öğrencileri harcıyor, hem de hak ettiği halde gidemeyen öğrencileri. “Özel okula gidip şişirilmiş notlarla girdikleri okula şaşıran öğrenciler” konusuna girmiyorum bile. Girmeyelim zaten. Derdimiz yeterince anlaşılmıştır umarım.

3 Ocak 2015 Cumartesi

TÜRKÇE ve FELSEFE MESELESİ

    Bugünkü Türkçeyle felsefe olmaz cümlesinin arkasında Osmanlıcaya ihtiyacımız var, niyeti kendini belli ediyor. Tamam bunu anladık. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki cumhuriyet abartısının yerini şimdi tepki olarak Osmanlıcılık almış durumda. “Bugünkü Türkçeyle felsefe yapılır mı”yı bir kenara koyalım. Diyelim ki yönümüzü Osmanlıya çevirdik. Filozoflarla dolu bir medeniyet mi bulacağız?  

    Osmanlı 18. Yüzyılın başından beri Batı medeniyetini anlama ve onu yakalama peşindeydi. III. Selim, II. Mahmut ve sonraki bütün padişahlar yenilikçiydi. Batıya, okuması yeniliği getirmesi için öğrenciler gönderiyordu. Batı dillerini öğretiyordu. Kendinde büyük bir felsefe vardıysa bu yenilik gayretleri niyedir? Dünyaya damga vurmuş büyük felsefeciler mi vardı. Biz mi bilmiyoruz?

    İbni Rüşt’ler, Farabi’ler, Nesimi’ler iyi filozoftu ama onları da kafir ilan ettiler. İbni Rüşd ve Farabi’nin eserleri Avrupa’da yıllarca okutuldu. Osmanlı’nın hangi eğitim kurumunda okutuldu bu filozoflar.

    Divan edebiyatı başarılı bir edebiyattır ama 500 yıl aşk-kadın-şarap imgesini değiştirecek tek bir büyük şair çıkaramamıştır. Divanın felsefesi de İran ve Arap kaynaklıdır. Divancılar Türk mitolojisine dönüp bakmazlar bile.. Nefi üstadım biraz hicve yöneldi onu da haşmetli devletlu’lar boğdurdu. Halk şairlerinin çoğu okuma yazma bilmezlerdi. Oxford vardı da onlar mı okumadı?

    Yunus Emre 3-5 bin kelimelik temiz Anadolu Türkçesiyle derinlikli bir felsefe yarattı, onu da Osmanlının en güçlü döneminde şiirleri şeriata aykırı diye yasakladılar.

    19. yüzyılda yazılmış Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı bir kitabı var. Üstünde baya çalışmışlığım vardır. Marifetname’yi övüp dururlar. Okuyana kadar ben de öyle zannederdim. Hezeyanlarla dolu bir kitap. Felsefenin F’si bile yok.

    19. yüzyılda Osmanlıda yetişmiş filozof diyeceğimiz Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Hilmi ziya, Muhammed Abduh da fazlasıyla Batıcıdır.

    Şimdi soralım: Osmanlı elindeki dille, dillere destan bir felsefe mi yaptı? Öte yandan Osmanlıca’nın gelişmiş iyi bir dil olduğuna itirazım yok ama felsefe için öncelikle özgür düşünce şart. Padişahların herkese kullarım ya da raiyyetim(sürü) dediği ortamda ne felsefesi gelişir ki…

    Şurada anlaşalım. Osmanlıcayı övmek için mevcudu kötülemeye gerek yok. Cumhuriyetin ilk yıllarında da aynı taktik uygulandı. Yapmayın hocam.

    İlk çağ Yunancasıyla ve Latincesiyle bugüne bile damgasını vurmuş filozoflar çıkıyorsa bugünkü Türkçeyle de büyük filozof çıkar. Yeter ki özgür düşünce kanatlandırılsın. Eğitim sistemimiz buna müsait mi, filozoflar yetişsin diye can atan siyasi bir yapımız mı var;  onu da siz düşünün.