Whiplash’i izleyip de Fletcher’ı kastederek “Böyle
müzik hocası mı olur, çok gaddar, abartılı olmuş bence” diyen izleyici kitlesine
sesleniyorum: Filmi hiç anlamamışsınız. İsterseniz olaya şuradan girelim. Bu tür
sanat filmleri, ergenlerin gittiği (dizilerden kazandığı reytingi gişede nakde
çevirmeyi hedefleyen) yılışık romantik aşk filmleri gibi izlenmez. Sanat filmlerinin
her bir karakterinin, her sahnesinin bir alt metni vardır. Dolayısıyla filmi
anlamak için soyutlama ve mecazlamaları fark etmeniz gerekir. Yani biraz
düşüneceksin. Biliyorum kolay değil.
Sinemada
Burak Özçivit veya Fehriye Evcen’i görüp de hormonlarının beynini ele geçirmesine
izin vererek rahatlamak tabi ki güzel. Eyvallah bu da bir ihtiyaç… Seni
anlıyorum. Ama ben başka bir şey söylüyorum. Her neyse…
Bu
yıl Oscar’ı bileğinin hakkıyla alan J.K Simmons (Fletcher) filmde bir müzik
hocasını canlandırıyor. Yani yukarıda sözünü ettiğim romantik filmlere baktığın
gibi bakarsan öyle. Ama genç yönetmen, Fletcher’ın şahsında aslında hayatın ta
kendisini anlatıyor. Bir dakika önce filmin esas oğlanı Andrew’ya tatlı tatlı
sanata ve hayata dair öğütler veren hoca, beş dakika sonra kafasına sandalye
fırlatıyor. Çok genç olmasına rağmen Andrew’ya büyük bir fırsat sunuyor ama en
basit bir hatada o fırsatı elinden çekip alıyor. Tıpkı hayatımız gibi. Merhamet
ve gaddarlık birlikte yürüyor ama galiba gaddarlık daha önde.
Hayat
bu kadar gaddar mıdır diyenlere söyleyeyim. Ben hayatın merhametli tarafıyla
büyüyen tek bir ölümsüz sanatçı görmedim. Hayat sanki onlara şöyle diyor: Evlat,
ölümsüzlüğün bedeli bu dünyada çok ağırdır. Buna hazır değilsen boşuna sanatçı
falan olmaya kalkma. Bir tür sınav yani. Ağır mı ağır bir sınav.
Yıllar
önce ölmüş olmalarına rağmen bugün romanlarını şiirlerini okuduğumuz,
filmlerini izlediğimiz, müzikleriyle kendimizden geçtiğimiz, tablolarının
karşısında saygıyla eğildiğimiz ama çağlar boyunca tazeliğini ve canlılığını
koruyan her sanatçının bir Fletcher’ı vardı. Kor ateşte kızdırılıp örsün
üzerinde dövüldüler. Yıllara meydan okumalarının başka yolu yoktu.
Genç
yönetmen Damien Chazelle, bize sadece Andew’nun hayatını anlatmıyor;
Dostoyevski’nin, Zweigh’in, Poe’’nun, Peyami’nin, Tanpınar’ın, Nazım’ın, Yunus’un
hayatını da anlatıyor. Filmdeki Fletcher’in yüz katı daha gaddar bir sınanmaya
karşı asla vazgeçmeyen ölümsüzlerin hayatını.
Bana
bazen gelip sanatçı olmak istiyorum ne dersiniz, diyenlere karşı: “Sakın olma”
diyorum. Çünkü sanatçı olmak isteyen, kimseye bir şey sormaz. Olmak istiyorsa
olur. Bedeli ne olursa olsun. (Aile yemeğinde Andrew’nun masadakilere karşı
söylediklerini bir kez daha izleyip düşünün.) Evet, sosyal içerikli mesajımızı
da verdiğimize göre konuyu kapatabiliriz. Sevgiler…

