28 Şubat 2015 Cumartesi

WHIPLASH... SANATÇININ SIRTINDAKİ KIRBAÇ İZLERİ



Whiplash’i izleyip de Fletcher’ı kastederek “Böyle müzik hocası mı olur, çok gaddar, abartılı olmuş bence” diyen izleyici kitlesine sesleniyorum: Filmi hiç anlamamışsınız. İsterseniz olaya şuradan girelim. Bu tür sanat filmleri, ergenlerin gittiği (dizilerden kazandığı reytingi gişede nakde çevirmeyi hedefleyen) yılışık romantik aşk filmleri gibi izlenmez. Sanat filmlerinin her bir karakterinin, her sahnesinin bir alt metni vardır. Dolayısıyla filmi anlamak için soyutlama ve mecazlamaları fark etmeniz gerekir. Yani biraz düşüneceksin. Biliyorum kolay değil.

Sinemada Burak Özçivit veya Fehriye Evcen’i görüp de hormonlarının beynini ele geçirmesine izin vererek rahatlamak tabi ki güzel. Eyvallah bu da bir ihtiyaç… Seni anlıyorum. Ama ben başka bir şey söylüyorum. Her neyse…

Bu yıl Oscar’ı bileğinin hakkıyla alan J.K Simmons (Fletcher) filmde bir müzik hocasını canlandırıyor. Yani yukarıda sözünü ettiğim romantik filmlere baktığın gibi bakarsan öyle. Ama genç yönetmen, Fletcher’ın şahsında aslında hayatın ta kendisini anlatıyor. Bir dakika önce filmin esas oğlanı Andrew’ya tatlı tatlı sanata ve hayata dair öğütler veren hoca, beş dakika sonra kafasına sandalye fırlatıyor. Çok genç olmasına rağmen Andrew’ya büyük bir fırsat sunuyor ama en basit bir hatada o fırsatı elinden çekip alıyor. Tıpkı hayatımız gibi. Merhamet ve gaddarlık birlikte yürüyor ama galiba gaddarlık daha önde.

Hayat bu kadar gaddar mıdır diyenlere söyleyeyim. Ben hayatın merhametli tarafıyla büyüyen tek bir ölümsüz sanatçı görmedim. Hayat sanki onlara şöyle diyor: Evlat, ölümsüzlüğün bedeli bu dünyada çok ağırdır. Buna hazır değilsen boşuna sanatçı falan olmaya kalkma. Bir tür sınav yani. Ağır mı ağır bir sınav.

Yıllar önce ölmüş olmalarına rağmen bugün romanlarını şiirlerini okuduğumuz, filmlerini izlediğimiz, müzikleriyle kendimizden geçtiğimiz, tablolarının karşısında saygıyla eğildiğimiz ama çağlar boyunca tazeliğini ve canlılığını koruyan her sanatçının bir Fletcher’ı vardı. Kor ateşte kızdırılıp örsün üzerinde dövüldüler. Yıllara meydan okumalarının başka yolu yoktu.

Genç yönetmen Damien Chazelle, bize sadece Andew’nun hayatını anlatmıyor; Dostoyevski’nin, Zweigh’in, Poe’’nun, Peyami’nin, Tanpınar’ın, Nazım’ın, Yunus’un hayatını da anlatıyor. Filmdeki Fletcher’in yüz katı daha gaddar bir sınanmaya karşı asla vazgeçmeyen ölümsüzlerin hayatını.


Bana bazen gelip sanatçı olmak istiyorum ne dersiniz, diyenlere karşı: “Sakın olma” diyorum. Çünkü sanatçı olmak isteyen, kimseye bir şey sormaz. Olmak istiyorsa olur. Bedeli ne olursa olsun. (Aile yemeğinde Andrew’nun masadakilere karşı söylediklerini bir kez daha izleyip düşünün.) Evet, sosyal içerikli mesajımızı da verdiğimize göre konuyu kapatabiliriz. Sevgiler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder