23 Aralık 2013 Pazartesi

ÇEMBER DARALMAKTA


Ne masal şey!  Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? '

Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?    M. Akif

 
Doğu toplumlarının üç yüz yıllık kronik hastalığı şudur: bir sorun varsa, sorun hep dışarıdadır, kendine hiç bakmaz. Buna öyle alıştırılmıştır ki asla vazgeçmez. Çünkü müthiş bir zihinsel konfor sağlar insana. Sorun dışarıda, dış mihraklarda o yüzden rahat ol dostum. İşte bu zavallı zihinsel durum yaşadığımız her belanın en büyük tesellisidir. Toplumsal yaralarımızın en nafi ilacıdır. Bu yüzden biz üç yüz yıldır özeleştiri yapamıyoruz, kendimizi sorgulayamıyoruz.

Gezi olaylarında seçeneğimiz boldu. Önce Otpor oldu, sonra Yahudi basınına dönüldü, faiz lobisi çıktı karşımıza, daha basit düşünenler dış mihrak dedi sanırım son olarak İsrail’e bağlandı. Ama orada olup bitenlerin kendi içimizdeki yönetimden kaynaklandığına dair en küçük bir şüphe duymadılar. Bunun temelinde de “haklı çıkmak” diye fetişist kibirli bir duygu var. Sorgulayıp analiz etme, seni haklı çıkarmayabilir. Topu dışarı atarsan bu ihtimal ortadan kalkar. Dış mihrakın ispatı da olmayacağı için rahatsındır.

Benim hayatta umurumda olmayan bir şey varsa o da kibirli mi kibirli “haklı çıkmak” güdüsüdür. Yazdığım söylediğim her şey üç gün sonra tam tersiyle yüzümde patlasın aklıma gelmez. Tamam sen haklısın dostum, sorun değil. Ama üstüne titrediğim şeyler basit bir vicdan ve hiçbir şeyi önüne geçirmediğim adalet duygusudur. Bu duygular sağlam bir sorgulamayı tetikler. Didik didik etmediğim, altını üstüne getirerek sorgulamadığım hiçbir şeyi asla kabul etmem.

Şimdi bakıyorum, yolsuzluk iddiaları almış başını gitmiş, kayıtlı fotoğraflı; ne oluyor acaba diye sormak yerine yine bağladık dış güçlere. Hiç mi bunlara karşı şüphe duymazsın? Tamam hüküm giymeden ben de kimseyi peşinen suçlamıyorum ama burnumuza gelen pis kokuların kaynağı nedir diye de soruyorum.

Dün başka davalarda pek muteber olan savcı ve polislerin bir günde çete olması hiçbir çelişki duygusu yaratmaz mı insanda? Dün pek muteber olan milletvekili ve gazetecilerin bir günde hain ilan edilip kovulması vicdan da bir titreşim yaratmıyor mu?

Asıl soru ise şu: Bakanlar ve çocukları rüşvet aldılar mı? Basit, yalın, net. B soru karşısında rahat mısın? Biliyorum itaat kültürü “sorulardan” hoşlanmıyor, biliyorum da işte… Dış güçler...

19 Aralık 2013 Perşembe

DENKLEMİ KURDUM SORU YORUM!

EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT YOK İSE

SORU 1- Hükümetin yayın organları söz birliği etmişçesine hedef tahtasının tam ortasına neden cemaati koyuyorlar. Cemaat var Allah’ım cemaat deyip onlara beddualar sıralıyorlar. Her programda her köşe yazısında operasyonun içeriğini bırakıp cemaate parmak doğrultuyorlar. Neden acaba?

EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT YOK İSE

SORU 2- Başbakan devlet içinde çetelerden söz ediyor, o zaman yıllarca amirinden bile saklanmayı başarabilmiş bu çete grubu kimlerdir, hiç mi haberiniz olmadı, hadi bir de bu ne aymazlıktır diyeyim. Görevden aldığınız polisler x çetesinden midir yoksa cemaatten de saklamaya mı çalışıyorsunuz? Cevap lütfen… Cemaatten büyük emniyet örgütlenmesi kimdir kimlerdir?

EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT YOK İSE

SORU 4- Başbakan operasyonu yurtdışına bağladı. Arkasında İsrail Amerika varmış Gezideki gibi? Hadi Gezi sivil bir hareketti oradaki dış bağlantıları yuttuk diyelim. E o zaman bu operasyonu yapan savcı ve polisler Amerika ve İsrail’den mi emir aldılar, Amerika ve İsrail yargı ve emniyetimize bu kadar sinsice sızmış mıdır, buna mı inanmamızı bekliyorsunuz. Madem bu savcılar yurtdışı bağlantılı hemen deşifre edin ve memleketin selameti için görevden alın o halde!

EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT YOK İSE

SORU 5- Operasyonlardan bir gün önce Hakan Şükür’ün partiden istifa etmesi, operasyon çamurunun üstüne sıçramaması için midir? Haber verilmiş midir kaç hemen diye…  İnsanın aklına gelmiyor değil?

EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT YOK İSE

SORU 6- Cemaatin yayın organları cemaatin sosyal medyacıları sürekli operasyonları konuşuyorlar yazıp çiziyorlar. Bu operasyonların kendi başarıları olduğu için mi böyle davranıyorlar yoksa bu bir “Oh olsun!” tavrı mıdır? Hele bir mertçe söyleyiverin!

SORUYU DEĞİŞTİRELİM  EĞER…! OPERASYONLARIN ARKASINDA CEMAAT VAR İSE

SORU 1- Cemaat bu saatten sonra, mevcut hükümeti devirse bile gelen her iktidar partisi her hükümet için “en büyük tehlike” algısının alabildiğine kuvvetlenebileceğini düşünüyor mu acaba? Bu operasyonla istediğini elde etse bile bundan sonra devlet içinde gayrimeşru güç olarak algılanıp kendisiyle mücadele edileceğini de düşünmüyor mu ? Bundan sonra herhangi bir siyasi partiyle kurulacak ilişkinin olağanüstü sahte, pamuk ipliğine bağlı olacağı akıllarına gelmiyor mu? Bu hoyratlık aşırı özgüvenden mi geliyor yoksa hesapsız davranmaktan mı? Merak ediyor insan…

Eğer şeffaf bir ülke yaratmazsan, tek adamlık yaparsan, her şey benim kontrolümden çıkmayacak dersen, bütün medyayı kimseye yar etmem dersen bu ve buna benzer sorularla hep muhatap olursun. Bakalım daha ne sürprizler var?

14 Kasım 2013 Perşembe

FİLM METAFORU


Filmler, misafirlere benzer. Onlarla harika vakit geçirirsiniz, gitme zamanlarını bilirler ve geriye hoşça geçen zamanın tatlı anıları kalır.
Diziler, diktatörlere benzer. Geldiklerinde iyi şeyler vaat ederler. Vaatleriyle bir süre oyalanırsın. Kalma süreleri uzadıkça sıkılmaya başlarsın, ama onlar daha da kalmak için türlü entrikalara başvururlar. Entrikaların sonu gelmeyince geçirdiğin onca güzel zamanın tadı da acılaşır. Ve zaman artık geçip bitsin dersin...

2 Kasım 2013 Cumartesi

GRAVİTY (YERÇEKİMİ)

Uzaylı filmleri severim, uzaydan iyi bir film karesi bile görsem yeter bana ama iyi bir kare. Bu yüzden Gravity’ye gittim. İyi ki de gitmişim. Bir uzay aracından bol bol seyrediyorsunuz dünyayı. Bilirsiniz uzaydan dünyamız muhteşem görünüyor, biraz uzaktan güzel bir tabloya bakıyormuşsunuz gibi… hele güneşin doğuşu çok hoştu. Yani görsel açıdan film doyurucuydu.

Bence filmin garip bir çekiciliği vardı ve bu çekiciliğin sadece görsellikle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bazı duygular yaşıyorsunuz ve bence bunu bilinçli olarak yapmak istemişler. Mesela dehşet bir sessizlik ve korkunç bir yalnızlık duygusu. Film insanın ruhuna bu duyguyu zerk ederek başlıyor. Kamera açıları bu yalnızlık duygusunu daha da pekiştiriyor. Sonsuz ve karanlık bir boşlukta yapayalnız kalmak fikri insanı ürpertmeye yetiyor. Aşağıya bakıyorsunuz kızılca kıyametin koptuğu dünya... ve sen yukarıda ürkütücü bir sessizlik ve yalnızlık içinde kalma fikriyle adrenalin salgılıyorsun.
Bunun dışında, filmi izlerken bazı yerlerde hiçlik duygusu sarıyor insanın ruhunu. Kocaman bir hiçlik. Çünkü sonsuz mekan küçülüp kafana girmiş durumda değil de sen küçülüp sonsuz mekanın içine giriyorsun. Ve düşünüyorsun:

Voyager uzay aracı, uzayı keşfetme yolculuğuna 1977’de gönderildi. 36 yıldır inanılmaz bir hızla yol almasına rağmen güneş sisteminin dışına henüz çıkabildi. Şimdi bizden 18 milyar km uzakta. Uzayın sonsuzluğuyla kıyaslandığında sanki yerinde sayıyormuş gibi. Voyager uzayı keşfetme yolculuğundaki hızı bizim özgürlükleri keşfetme hızımıza benziyor. Hızlı gittiğimizi düşünüyoruz ama yerimizde seyrediyoruz. 36 yılda başörtüsü konusunu henüz çözebildik. Yol uzun, hızımız yanıltıcı. Keşfetmemiz gereken daha çok özgürlükler var. Ruhban okulunun açılması, cem evlerinin ibadethane sayılması, kadın hakları, ana dilde eğitim… Gücü eline geçiren özgürlüklere karşı kendince korku duvarı örüp bir lütuf bir ulufe gibi küçük küçük dağıtmaya çalışıyor. Neden Voyager Güneş sisteminin dışında, neden biz hala bunlarla uğraşıyoruz? Kafamızı kurcalaması gereken asıl soru bu?

Gördüğünüz gibi bir film eleştirisinden siyasi konulara dümen kırıverdim. Bunu iyi yaparım. Yani konudan konuya atlamayı… Kısacası Gravity iyi filmdi.

20 Ekim 2013 Pazar

KELEBEĞİN RÜYASINDAN ARTA KALAN

Bir güzele
Güzelliğini hatırlatmak isterdim.
Aynalardan evvel.
Filmden hatırımda kalan Muzaffer'e ait güzel dizelerden biri. Fakat dolu dolu şiir dinleyemedik. Belki Behçet Necatigil'den hiç olmazsa bir iki tane olabilirdi. Her neyse ben işin şiir tarafında değilim. Kelebeğin Rüyasını genel olarak beğenmekle birlikte söyelmek istediğim birkaç söz de olacak.
Film gerçekten görsel şölen, madenin kasvetini doğanın güzelliğini harika karelerle sunmuş. Yılmaz Erdoğan bunu hep yapıyor.
Oyuncu seçimi ve oyuncuların performansı için de söylenecek bir şey yok. Hepsi çok iyi.
Ama hikayenin işlenişi... Tam olarak nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Sanki Yılmaz Erdoğan'ın içine bir tutam Nuri Bilge Ceylan kaçmış, bir tatlı kaşığı Zeki Demirkubuz katılmış, yarım ölçek Mahsun sosu gezdirilmiş gibi... Yılmaz ki dramın içindeki mizahı görüp hikayenin acılığını mizah şurubuyla hafifletirdi. Her filminin sonunda her şeye rağmen tutunabileceğimiz bir umut dalı bırakırdı. İçimde ister istemez bu soru oluşuyor: Nereye gittin Yılmaz Erdoğan? Sen seyircini paramparça edip bırakmazdın. Ağlatmak için zorlamazdın? Acımız ne kadar büyükse de acımıza yenilmeyeceğimize dair bir sanatçı umudu bırakırdın geride... Bunları derken Rahatı Kaçan Ağaç'taki:
"Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsimi, rüzgarı, karı Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı"
tadında bir eleştiri yapmaya çalışıyor, eline sağlık demeyi de ihmal etmiyorum. Ben yine de bundan sonra eski yalın Yılmaz Erdoğan'ı istiyorum. Dramla mizahı birbirine aşık etmiş, birini diğerinden koparmayacak kadar merhametli ve gerçekçi Yılmaz'ı...

TERCİH FORMU

Sevgili öğrencilerimle bu konu üzerinde konuşmuştuk ama zamanıdır tekrar edelim. Özellikle aile telkiniyle soruyor: Hangi meslekte gelecek var (tercümesi çok para var)? Genç kardeşim soru baştan yanlış. Şu bölüme gir acayip para kaldırırsın, diye bir cevap yok. “çok para” meselesi kimsenin net cevap verebildiği bir durum değil, biraz da nasip işi. Doğru zamanda doğru yerde olmaktır ...bir parça. Bu da seçebileceğimiz bir şey değil. Ama kimseye muhtaç olmadan, her zaman onurlu bir biçimde yaşayabilmenin, formülü vardır. Üst perdeden konuşan öğütçü tiplerden hoşlanmadığımı bilirsiniz ama üniversiteyle ilgili çok soru geliyor. Bencesi şudur:
Birincisi AHLAK kavramı senin için birinci derecede işini iyi, çok iyi yapmak anlamına gelmeli. En büyük ahlaksızlığı da işini savsaklamak olarak görmelisin. Bu, sende güçlü bir adalet duygusu geliştirecek ve adalet duygundan başka hiçbir şeye teslimiyet göstermemeye başlayacaksın. Bu ülke iş ahlakı konusunda o kadar kötü ki işini iyi yapanlar hemen parlıyor genç dostum. Acele etme. Uyanıklardan ve küçük hesapçılardan uzak dur.

İkincisi sanatla, edebiyatla, estetikle bir an önce ilişkini geliştirmelisin genç dostum. Bedii zevklerin olmalı. Bedenin semirirken ruhun can çekişmemeli. Okulunu bitirdiğinde Kazancakis benim favori yazarımdır diyebilmelisin örneğin… ya da Buzzati, Salinger, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan…Resmin bütün sanatların atası olduğunu unutma, renklerin ve fırçanın hikayesini asla yabana atma. İşine ya da hayata dair bir felsefen olsun genç dostum. Alımlı elbiseler, gösterişli mekanlar, araba torkları, futbol ve siyaset dışında hiçbir mevzuya dilleri dönmeyen zavallılara hayat öpücüğü olasın.

Üçüncüsü devlet üniversitelerinden uzak dur durabilirsen. Şimdi şehirlerde çok sayıda özel üniversite var, devlet üniversitesi puanıyla özellere burslu ya da yarı burslu girebilirsin. Üniversite şehir demektir genç dostum. Üniversitenin taşralıyı şehirli yapma gibi bir misyonu da vardır. Batı’da üniversiteler şehir yakınlarındadır. Bizde esnaf para kazansın diye kasaba hatta köylere kadar üniversite açıldı malum. Ayrıca devlet üniversitelerinin önemli bölümü cemaat ve tarikatların köşe kapmaca oynadıkları yerlere dönmüş. Liyakatin yerini başka ölçüler aldıysa oradan hemen uzaklaş. Şehirden kopma genç dostum.

Ayrıca üniversitede tanıdığın iyi hocanın ya da seçtiğin meslekteki duayenlerin peşini bırakma. Kendi sesini bulmanda onlara ihtiyacın olacak.
Yazları dünyayı gez, şimdi dünya seyahati o kadar da zor değil, dünya halklarını görmek anlamak onlarla bütünleşmek en büyük okumadır.
Bencesi böyle… Çok kazanır mısın bilmem ama onurlu, özgür bir hayat yaşarsın, yaşayasın… başarılar dilerim genç dostum…

NİTELİKSİZ ELEŞTİRİ

   Bu ülke neden az okuyor? Bunu irdelemek uzun iş fakat ben bir yönü üzerinde durmak istiyorum. Okuma özürlü olmamızın en meşhur sebeplerinden biri yayınevleri ve bize kitap duayeni, kitap şeyhi diye yutturulmaya çalışılan sahte şeyhlerdir. Yayınevlerinde ahbap çavuş ilişkisi döner, esaslı bir kitap bulup çıkaralım kaygısı yoktur. Üniversiteden yeni mezun bir kızı oturtup gelen dosyalara bak bakalım para edecek bir şey var mı, diye yayıncılık oynarlar. Çoğu yayınevi sahibinin okumayla falan ilgisi yoktur. Bu arada hiç mi iyi kitap çıkmıyor? Çıkıyor tabi… O kadar suyun başında oturursan birkaç büyük balık tutarsın elbet.
   Üniversitelerin edebiyat bölümlerinde de durum pek iç açıcı değildir. Çoğunu tanıyorum. Hocaların romanla şiirle ilişkileri, işleri kadardır. Ellerindeki üç beş şiir ve roman makalesiyle ömürlerini geçirirler. Onun için şaşırmıyorum bu duruma ama herkes bilsin istiyorum.
   Bir de kitap eleştirmenleri var… Ah o kitap eleştirmenleri… Düşünün bakalım kitap üzerine konuşma deyince kimi aklınıza getiriyorlar. Doğan Hızlan, Semih Gümüş falan… Nerede bir kitap fuarı olsa bunlar, nerede bir roman ve öykü yarışması olsa jüri bunlar… tamam kibar adamlardır naif adamlardır da yıllardır tek bir yazılarıyla ya da bir kitabı övüp yermeleriyle gündem yaratamamışlardır. Ne akar ne bulaşır türdendirler. Sözümona bu eleştirmenler, Canan Tan, Nermin Bezmen, Nazlı Eray gibi emekli olduktan sonra can sıkıntısından kitap yazan yazarlara: “Tamam hoş hikayeler bulmuşsunuz da, üslupsuzsunuz edebi değeriniz yok ergen aşkları ve cinsellik vurgusuyla okunuyorsunuz.” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler, Hasan Ali Toptaş için: “ Tartışmasız Türkiye’nin Kafkasıdır, hatta Kafka’dan aşkın olduğu kitapları vardır, yarattığı dil o kadar güzeldir ki okullarda okutulmaması cinayettir” diyemezler. Sözümona bu eleştirmenler: Hakan Günday için, Amerika’da Chuk Palaniuk, Tom Robbins ve Bukowski ile başlayan yer altı edebiyatı türünü Türkçeyle daha cesur ve daha derinlikli yazmıştır.” diyemezler. Afilli Filintalar hakkında yorum falan yapmazlar vs.vs… Bu durum, romanın ve öykünün trajedisidir… Şiire sonra değineceğim.
   Sonuç: Okuduğun kitabın eleştirmeni de ol değerli arkadaşım. Beğenirsen göklere çıkarmaktan, sevmediysen yerin dibine sokmaktan çekinme. Bu işleri sahte şeyhler bilir, algısı çok güçlü olduğu için kitap üzerine pek konuşamıyorsun. Korkma konuş arkadaşım, yazarın adına ve şöhretine bakmadan konuş. Kitap üzerine sert tartışmalar döndüğü gün iyi ve kötü kendini daha iyi hissettirecek arkadaşım. Gerçek okuma insanı cesur kılar… Okuduğunu buradan anlayacağım.

TAHAMMÜL

Tahammül mülkünü yıktın Hulagu han mısın kafir / Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir....

Benim tanıdığım en naif en barışsever en entelektüel adamlardan biridir Murat Menteş. Roman dili konusunda başardıklarını burada anlatmayacağım. Konu bu değil. Yeni Şafaktaki yazılarını keyifle takip ediyordum. Köşe yazarı olarak da çok iyiydi. Ama gelin görün ki tahammül mülkünü yıktı. Sen misin Gezi'yi anlamaya çalışan yazılar yazan, sen misin kadın hakları konusunu muhafazakarlığın ötesinde özgür ele alan, sen misin Ayşe Arman'a röportaj veren... Tahammül edemediler, tahammülü geçtim aynı gazetede aşağılayıcı ne yazılar yazdılar. Vay be! Ve kaçırdılar( hadi kovdular demeyeyim ) Tasarruf gazetededir, kimi çalıştırıp kimi çalıştırmaz kendi bilir buna sozum yok derdim zihniyetle... Murat Mentes gibi inançlı bir entelektüele tahammül edememek... To be or not to be... Benim için büyük bir mesele bu..

SERİNKANLI OLİMPİYAT YAZISI

Fikir olarak olimpiyatlara taraftarım. Dünyanın bütün gelişmiş ülke ve şehirleri olimpiyat almak için çırpınırken siyaseti her tarafına bulaştırıp “ne kazandıracak ki bu olimpiyat” diyen anlayışla aynı noktada değilim. Türkiye’nin finale kalması büyük bir başarıdır. Bunu kendimize teselli olsun diye söylemiyorum. Ama ben olimpiyat komitesinde örneğin bir Peru’lu üye olsaydım oyumu Tokyo’ya verirdim. Bunu Türk düşmanlığından veya diğer siyasi sebeplerden dolayı değil, Tokyo hak ettiği için verirdim. Nitekim büyük bir farkla Tokyo kazandı.
Kazanamadığımız iyi oldu çünkü hedef süremiz uzadı. Bu iyi haber. Biz millet olarak oldubittiye alışığız. Ham meyvayı yemeye, cin olmadan adam çarpmaya. Ne diye olimpiyat istiyoruz ya da hangi yüzle. Halter dışında altınımız yok neredeyse. Atletizmde bir tane çıktı o da dopingli. Aslında sporcularımızın çoğu dopingli. Tesis yok, spor medyası yok. Skor ve futbol medyası var. Futbolun başında da dokunduğu her yeri kurutan bir adam var ve kimsenin buna itirazı yok. Okullarda sporun adı var kendisi hiç yok. Beden eğitimi dersleri göstermelik.
Bence hedefimiz devam etmeli. Bazıları eline kalem kağıt almış, olimpiyat için şu kadar harcama olur, şu kadar gelir elde ederiz gibi hesaplar yapmaya çalışıyor, yazık. Oysa spor yapanlar ülkesi, mutlu bir ülkedir. Spor özgüven ve barıştır. Mutlu, özgüvenli, barışsever insanlar ülkesinin fiyatı nedir?
Tabi ki varlıklı annelerin çocuklarını haftada iki saat havuza tenise ya da basketbola götürüp “çocuğuma spor yaptırıyorum” zannetmesini kastetmiyorum. Spor yapmak bir yaşam felsefesidir. Bunun adresi Spor Bakanlığı değil, Milli Eğitim Bakanlığıdır. Hele” kına yakmak” deyimli mesajlar atan spor bakanının işi hiç değildir. Olimpiyat iktidar ve muhalefete meze olacak bir konu değil. Peki neler yapılmalı ona da sonraki yazımızda değinelim. Çok bürokratik bir kapanış cümlesi oldu galiba… bu üslubu hiç sevmem ama yapıyorum bazen.

BENİM ÜNİVERSİTELERİM

Uzun zaman oldu edebiyat fakültesinden mezun olalı. Uzun zaman oldu ama her yıl edebiyat bölümlerine giden birçok öğrencim oluyor. Ve oralarda olan biteni konuşuyoruz. KPSS alan sorularında gördüm etraf Uygur yazıtlarından, Göktürkçeden, Kuman-Kıpçak lehçesinden, Hakaniye metinlerinden geçilmiyor. Edebiyat fakülteleri bunlarla meşgul çünkü. Geçmiş tapınıcılarının edebiyattan ...anladıkları bu maalesef. Estetikten yoksun bu ölü edebiyatlara gösterdikleri ilginin onda birini yaşayan edebiyata göstermiyorlar. Batı edebiyatı içinde durum aynı. Yunan edebiyatından dışarı çıkıncaya kadar zaten üniversite bitiyor.
Peki neden yaşayan edebiyatla ilgilenmiyorlar? İlgilenmezler çünkü bilmiyorlar. Öğrencileri, işkenceden farksız o ölü edebiyatlarla meşgul etsinler ki edebiyattan anlamadıkları ortaya çıkmasın. Ayrıca bu arkadaşlar şiiri bir kadavra gibi görürler. Şiir tahlili yapıyorum diye şiiri ameliyat ederler ortalık kan revan olur ve senin şiir görecek halin kalmaz. Büyük büyük hocalarından böyle görmüşlerdir çünkü. Dört güzelim fakülte yılı böyle heba olur gider.
Konservatuara gidersin Shakespeare’perestler yakanı bırakmaz. Düşünün, tıp fakültesine gidiyorsun İbn-i Sina tıbbıyla yılların geçiyor ya da fizik okumaya gittin Pascal fiziğinden yakanı kurtaramıyorsun. Bu durum pozitif bilimlerde çok absürt kaçıyor değil mi ama iş edebiyata gelince kimse ses çıkarmıyor. Ey maziperest hocalar! Alper Tunga öldü… Bunu kabullenin artık.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI

Ergenliğe girdiğinizde “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. İyi bir kitap okuyarak hayata başlamak için.
Gençken “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Sevgi, dostluk, affetme, aidiyet ve cesaret duygularının sendeki karşılığını görmek ve sınırlarının ne kadar engin olabileceğini kavramak için.
40’lı yaşlarda “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. Özlem duyduğunuz çocukluğunuza hayalen de olsa en kestirme yoldan gidip gelebilmek için.
Yaşlanınca “Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız. O çocukların hayatta olduğundan emin olmak ve dostluğunuzun hala devam ettiğini görmek için.
“Pal Sokağı Çocukları”ını okumalısınız…

USTANIN ARDINDAN

İki yıl önceydi. İlk kısa filmimiz “Celladın Günlüğü”nün proje aşamasındayız. İşi o kadar ciddiye almışız ki, Tuncel KURTİZ’e teklifte bulunmaya karar verdik. Senaryoda bir hapishane müdürü rolü vardı ki tam üstada göreydi. Hatta ona göre iyi bir tirat yazmıştım. Biliyorum çok uzak ihtimaldi oynaması biliyorum ama hiç olmazsa tanışır sohbet ederiz dedik. Araştırdık menejeriyle gö...rüştük yazın ortasıydı, Edremit’teki otelinde olduğunu öğrendik. Sırtını kaz dağlarına dayamış Ege Denizini en güzel noktadan gören bir butik otel sahibiydi. Sevgili dostum Altay Tandoğan’la birlikte Edremit Çamlıbel’deki oteline gittik. Bir haftadır oradaymış ama bir gün önce İtalya’da bir film festivaline gitmiş. Bir günle kaçırmıştık, görüşemedik.
Ömrünü sinemaya vermiş büyük bir oyuncuydu. Hayatının büyük bölümünde yıldızı çok parlak olmadı. Tabi ki popüler kültür ölçülerine göre. Ezel dizisiyle Türkiye’nin gündemine oturdu. Popüler şöhret onu 70’inden sonra buldu. Halbuki tam bir karakter oyuncusuydu. Yeşilçam, siyasi fikirlerinden ötürü onunla ilgilenmedi, belki o da onlara yüz vermedi. Yılmaz Güney’le birlikte toplumcu sanat sinemasının en başarılı oyuncularındandı. Buraya kadarmış. İz bırakarak gitti. Repliklerini ve unutulmaz yüzünü zihinlerde bırakarak gitti. Her şey için teşekkürler…

BENCE ÇİZGİ KAHRAMANLAR

PEMBE PANTER
Benim en büyük çizgi kahramanım Pembe Panter’dir. Panterle pembe arasındaki çelişki müthiş bir ironiye dönüşür ve ben buna biterim. Feminen renk olan pembe, panterin içindeki canavarı öldürüp onu zeki şakacı sevimli bir arkadaşa dönüştürmüştür sanki. Çizgi film dünyasının en cool karakteridir. Fonda pembe panter müziği çalmaya başladığında tehlike kapıdadır ve ...
bu sevimli arkadaş, kameraya, içinde korku olmayan endişeli gözlerle bakar. İşte o bakış aptal müfettişin elinden kurtulmak için zekice bir maceranın da başlangıcıdır. Bu matrak arkadaş içinde nefret öfke ve ucuzluk barındırmayan bir zekayla maceranın kazananı olarak hepimizi mutlu eder. Ya da mutlu ederdi diyeyim. Pembe Panter’in büyüsü çizgilerinin ve hikayenin yalınlığında idi. Yeni maceralarında eski tat kaybolmuş gibi. Bazı şeyler, kolanın formülü gibi ilk halini hiç bozmamalı.
TOM VE JERRY
Ben hiçbir zaman sevimsiz farenin tarafında olmadım. Bir de sürekli uyuyan, sadece Tom’u dövmek için uyanan sevimsiz Amerikan buldog’unun yanında da olmadım. Benim için Tom ve Jerry hiç mutlu sonla bitmedi. Çünkü kediler benim için sokağın en karizmatik hayvanıdır. Telaşlanmaz, yaltaklanmaz, minnet etmez. Tom’un başına gelenler hep benim başıma gelmiş gibidir. Hayatta zayıfa karşı güçlünün yanında olduğum tek yer Tom’un yanıdır.
TEMEL REİS
TRT’nin tekelci olduğu dönemlerde mecburen izlediğimiz çizgi filmlerdendi Temel Reis. Ben bu kadar içi boş bir çizgi film görmedim. Temel Reis kuş kadar bile beyni olmayan varsa bile vücudunda devinen kanın, çapa dövmeli kollarından başka bir yere uğramadığı bir tiptir. Ispanak yiyinceye kadar bir hiçtir tamam da ıspanak yedikten sonra da asla bir kahraman değildir. Temel Reis’in hödüklüğü, sadece kaba kuvvete yüz veren cılız, çirkin ve şapşal Safinaz’a kesik olmasından bellidir. Temel Reis’in düşmanı da aptal, obur ve abaza Kaba Sakal’dır. Bu adama karşı elde edilen hangi zafer insanı mutlu edebilir ki… Önce Kaba Sakal’a yılışan Safinaz, ıspanağın etkisiyle (bana göre tek kahraman ıspanaktır) Kaba Sakal’ı döven Temel Reis’e dümen kırar, midesiz Temel de onu koluna takar ve ufka doğru küçülürler…
KELOĞLAN
Bizim çocukluğumuzda yoktu yeni izledim. TRT yabancı çizgi filmler yerine kendi masallarımızı yaşatalım anlayışıyla Keloğlanı çizgi film karakteri yapmış. Keşke yapmasaymış. Devletin eğitim adına yaptığı hangi işten fayda gördük ki bundan görelim. Keloğlanı masaldan çıkarıp çizgi filme taşırken Keloğlan’ın beynini unutmuşlar anlaşılan. Ya da masallardaki keloğlan diye yanlışlıkla kel birini tutup getirmişler. Bizler babaannelerimizden Keloğlan masalları dinleyerek büyüdük. TRT’nin çizgi filminde gördüğüm kel olan oğlanın bizim Keloğlan olmadığına yemin edebilirim. Yüzünde hiçbir duygu mimiği olmayan, uyuz, ruhsuz bir çocuk bir sürü beceriksizin yardımına koşup duruyor. Bizimki kelliğinin açığını, uyanıklığı ve zekasıyla kapatır çözümleriyle karizma yapardı. TRT’nin keli, izleyen çocukların var olan akıllarını da uyuşturacak cinsten. Pepe denen mumya’ya hiç girmeyeyim.
Buradan sesleniyorum. Ey yeni nesil!... Ey X,Y,Z kuşağı, şu çizgi film işine el atmanızın zamanı gelmiştir. Ürettiğiniz mizahı çizgi film işine taşıyın… Behemehal… Bir an evvel…

14 Ağustos 2013 Çarşamba

ŞEHİR YOĞUN BAKIMDA !


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul

Görmedim, gezmediğim sevmediğim hiçbir yer

Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer

Yahya Kemal kırıklığı diye bir duygu vardır. Onun söylediğini görüp de gördüğünü görememek gibi. Biz işte o nesiliz. Dünya şehirleri içinde İstanbul kadar kendisine şiir yazılan bir başka şehir yoktur. Daha doğrusu yoktu. Çünkü bu şehre artık şiir yazılmıyor. Antolojiler boş. Yazılmıyor çünkü İstanbul, bağrına saplanan hançerlerle yaşamak zorunda. Üstü başı kan revan içinde. Güzelliğini gölgelediler. Adına rezidans  AVM denen ucubeler, güzeller güzeli boğazın yüzünde şirpençe çıbanı gibi, gökdelenler böğründe birer hançer gibi… İstanbul, mahcup hüzünlü…

Şimdi Zorlu Holding’in Zincirlikuyu’da peydahladığı ucube eylülde açılacakmış. Zaten bitik durumdaki Zincirlikuyu trafiğini, ucube açıldıktan sonra siz düşünün. Avrupa’nın en büyük binasıymış. Bununla övünüyorlar. Sanki Avrupalı büyük bina yapmayı bilmiyor da bunlar biz başardık gibi seviniyorlar. Avrupalı şehri insan için düzenler, zenginler için değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi o araziyi sattığı gün ben karalar bağlamıştım. Şimdi ecel vakti gelmiş çatmış. O arazi canımla bir gitti. Öyle bir yerdeydi ki, Zincirlikuyu, Levent, Mecidiyeköy gibi şehrin en kalabalık ve sıkışık semtlerinde çalışanlar için bir saat huzur soluyup tekrar işlerine dönecekleri hayat öpücüğü bir park olabilirdi. Çıldırmak üzere olan insanın cinnetini vakumlayan, yeşilin serinliğini tattıran bir park… Ne gezer… Şehircilikten anladıkları tek şey, boş gördüğün yeri sat, binayı dik…” Şehir ve insan” üzerine iki saat düşündüklerini sanmıyorum. Bu betonlaşmadan sonra ne metrolar ne tüneller yetecek. Ve insan ruhsuz bir şehirde yerin altında bir o yana bir bu yana savrulup duracak…

Bari dilinden anlayacakları bir şaire verelim sözü, Sezai Karakoç’a… hislerimize tercüman olsun…

İstanbul’u yeniden Tanrı şehri yapmak
Bunun için savaşırım ben
Servi için savaşırım çınar için savaşırım
Tozlanmamış gün doğuşu için
Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye
Tuz, deniz damlasında gülsün
Çam denizle gülüşsün
Su tenimizle barışsın
Ruhumuzla ışısın diye
Savaşçıyım ben atalarım gibi
İstanbul için savaşırım

HASBİHAL

Yıllarca teorik, felsefi ve akademik kitaplar okuyarak heba ettiğim zamanıma nasıl da acıyorum bilemezsiniz. Romanda ve şiirde bulamayıp da onlarda bulduğum ne var diye soruyorum kendi kendime. Cevap: kocaman bir hiç. Oğuz Atay'ın tek cümlesinde bir kitap gördüm, Peyami'nin romanlarında insan ruhunun seyahatnamesini okudum,  "Hayatın Kaynağı"yla felsefe denen meçhulü keşfettim, "1984"ü okuyarak 20. yüzyılı anladım Zola'yla 19. yüzyılı, "Tatar Çölü"yle hayatımın senaryosunu yeniden yazdım, "Suskunlar" sayesinde dille yaratılan estetik hazzın zirvelerinde dolaştım. Şiir ah şiir! Ve damarlarımda alyuvarlarıma ilişik dolaşan mısralar...Biri bedenime diğeri ruhuma hayat bahşeder. Bu sayededir ki yük çuvalını omzumdan attım, üstüne oturdum. Şu fırtınalı denizde sakin ve dingin yol almam bundandır...

JOPLU HAREKETLER

1988 yılıydı. Beyazıt Meydanının önünde toplanmıştık. Yumruklarımız sıkılı ellerimizi havaya kaldıra kaldıra slogan atıyorduk. Yanımda sevgili dostum Y.... vardı. Polis etrafımızı kuşatmış komiserin biri fırtınanın kopmaması için konuşma yolları arıyordu. İşte bu imkansızdı. Damarlarımızda büyük bir hızla devinen kan hiçbir sakin öneriyi kabul edecek durumda değildi. Davasına adanmış bedenler ve ruhları vardı sadece. Uyarılar işe yaramadı saloganlar dozunu artırarak devam etti. Polis her zaman olduğu gibi en iyi yaptığı işe koyuldu. Jopların biri kalkıp biri iniyordu. Biber gazından habersiz bir dönemin en etkili caydırıcısı joplar baldırlarda kafa ve gözlerde patlıyor büyük bir aksiyon sahnesi gerçek hayatta filme alınıyordu. Polis bazılarımızı yakalayıp minibüse bindirmeye başladı. Biliyorduk ki filmin çekimleri nezarette devam edecek. Ben ve sevgili dostum  Y..... kaçmayı başardık. Sonradan anladım ki bu bir başarı değildi. Hala yakalanıp filmin devamında rol almadığıma hayıflanırım. Ertesi gün Hürriyet gazetesinin manşetinde çıkan kalabalığın fotoğrafında kendimi görünce bile yarım kalmış kahramanlığa sevinemedim. Basında joplanan gençler için ağlak yazılar görüyorum. Hayır hayır bunu yapamazsınız.  Sen evet sen, karşıdan bakınca yerde sürünen kafası gözü yarılmış bir genç görürüsün ve ona acırsın.  Eğer o gencin içine girebilseydin : inandığı davaya (bu dava ne olursa olsun) sadakatini göstermiş  ve 18 yaş sınavını hakkıyla başarmış bir şovalyenin iç huzurunu görecektin. Bedenindeki yara bereyi de  Lejyon Donör nişanı gibi bir ömür gururla taşıyacak.  Zihninde anılar bölümünün en güzel yerinden zaman zaman çıkarıp şovalyelik günlerini hatırlayacak. Hayır ağlak yazılara hayır.  Onları en iyi anlayanlardan biri olarak ben,  becerebilseydim onlara bir destan yazardım.
1988 de hangi dava için orda toplanmıştınız  derseniz söyleyeyim: Havyar zammını protesto ediyorduk.

MANİFESTOM

Kendine bir Narsist gibi tutkuyla bağlan; ama bunu başkasından bekleme.

  • Kendinle dalga geçmeyi başaramıyorsan, başkalarına bulaşma.

  • Mizahın esintisine dahi tahammülü olmayanların meclislerine uğrama.

  • Adalet duygunun dışında hiçbir şeye teslimiyet gösterme.

  • Yeryüzünde cesaretin en büyüğü hatalarını itiraf edebilmektir.

  • Yeryüzünde en büyük korkaklık sürekli başkalarına kendini övmendir.

  • Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar, ilkesine bağlı kal.

  • Ne düşünürler acaba? “sorusunu merak alanından çıkar.

  • Estetik ve belagati dert edinenlerle keyifli yolculuklara çık.

  • Kendisiyle barışık olmayanların sahte tevazularına yüz verme.

  • Konuştuğunun iki katını dinle.

  • Kaleme yol göstermeye kalkma, sadece peşinden git.

  • Ne olduğun o kadar bağırıyor ki ne dediğini duyamıyorum, sözünü aklından çıkarma.

AKADEMİK KABUS

Dalgalar kıyıya büyük bir aşk ve heyecanla vurur. Bayram yerine giden çocuklar gibi...Fakat geri dönüşleri mahsun ve sakindir. Aradığını bulamamanın hayal kırıklığını yaşıyorlar gibi gelir bana. Denize geri dönüşleri bundandır diye düşünürüm. Her yıl akademik dünyanın kıyılarına dalga dalga binlerce öğrenci vurur. Aynı sahne orada da tekrar eder. Aradığını bulamamanın hayal kırıklığı yüzlerine yansımış binlerce öğrenci... Çünkü akademik dünya alabildiğine sıkıcıdır. Bilimin asık suratıyla muhatap olurlar ilk önce. İçini hayal dünyalarıyla zenginleştirdikleri "profesör" kavramının gerçeğiyle tanışmaları da hüzünlüdür. Sonra akademik dünyanın kitapları... Ah o kitaplar! İçinde 30 sayfalık işe yarar bilginin olduğu, şişirilmiş 300- 500 sayfalık kitaplar...Çünkü bu zevat kitap yazmanın hesapsız kitapsız, doğaçlama bir iş olduğundan habersizdir. Anlatacakları kavram her neyse kelime anlamından, tarihçesinden,  gelişim ve değişim süreci gibi bir sürü ıvır zıvırdan bahsederler. Kendi yarattıkları ikonların görüşlerini aktarırlar. "Hepsini sildim defterden ben onlara rağmen böyle düşünüyorum" diyemezler. Böyle olduğu için o sıkıcı kitapları not tehdidiyle sadece öğrencilerine satarlar.Üslupları yoktur. Bırakın diğerlerini edebiyat bölümündekiler bile roman ve şiir okumazlar. Bu yüzden anlatımlarında heyecan, estetik ve duygu yoktur. "Fayda"yla kafayı bozmuşlardır. Kendi aralarındaki sohbetlerde dedikodunun ağırlığı bir hayli fazladır. Öğrencilerin bu kıyılardan geri dönüşlerindeki hüznün sebebi bundandır. Filhakika içlerinde az da olsa istisnaları vardır ve onlar gönlümüzün misafir odasında ağırlanırlar. Onlar bizim keyfimizi sürer biz onların
...

SUSKUNA METHİYE

   Barış içinde yaşamayı severim. İnsanları olduğu gibi kabul etmek gibi ilkelerim vardır. Makul ve masum hataları da insana yakıştırırım. Buna rağmen hiç hoşlanmadığım, uzak durduğum hatta içimden suratına tükürmek geçen tipler de yok değildir. Anlatayım...
     Henüz on yedi yaşındaydım. Bu cümleyi, yani bir önceki cümleyi “yaşımdayım” şeklinde de bitirebilirdim. “Yaşındayım” da diyebilirsiniz, “yaşımdayım” da… Zaten çok da gereksiz bir konudur. Bazıları bunlardan birinin doğru olduğunu düşünür ve dayatma içine girer. Bu tiplere çok kızarım. Ama kızarım derken yüzüne tükürmek istediğim tipleri kast etmiyorum. Bir de gereksiz ayrıntılara durup dururken girerek konuyu dağıtanlara kızarım. Ahmet Mithat Efendi ayakları işte… Eskiler “malumatfuruşluk” derler. Araya girip neler bildiğini gösterecek, güya okurunu bilgilendirecek. Örneğin, bir yazarın, sevmediği tipleri anlattığı bir yazıyı okumaya niyetlenmişsin. Bakalım ne diyecek diye konuya tam da odaklamışken yazar kardeş almış başını başka yerlere gitmiş. Abuk sabuk bir sürü şeyden bahsediyor. Bu tiplere de çok kızarım ama yüzüne tükürmek istediğim tipler bunlar da değil. 
     Her neyse, henüz on yedi yaşındayım. Çok fena bir şekilde deneme okuma konusunda gaza getirilmiş durumdayım. Koşup bir Montaigne ediniyorum kendime ve dikkatli dikkatli okumaya başlıyorum. Tecrübe tarlasından geçmemiş bir on yedi yaş, arabeskle karartılmış bir iç dünya, memleketi kurtarmaya çalışan bir cengaver ve Montaigne… Durumum bu.
     Montaigne yolculuğum sırasında bir cümleye rast geliyorum ve duruyorum. Cümleye hem şaşırıyorum hem de kızıyorum. Üstat dostluk üzerine yazdığı bir yazıda diyor ki: “Dostlarınızla dostluğunuzu yarın düşman olacakmış gibi yaşayın; düşmanlarınıza yarın dost olacakmış gibi davranın.”
     Kızıyorum çünkü inanıyorum ki, bir delikanlı, dostuyla asla düşman olmaz, olamaz. Olmadı üstadım diyorum, yanılmışsın. Gel zaman git zaman tecrübe tarlasından geçerken “öküz ölmüş ortaklık bozulmuş” eski dostların düşman olduğu manzaralar görüyorum. Manzara bu kadarla kalsa yine de bu konuyu kendime dert etmeyeceğim. Fakat bu düşman taraflardan biri, eski dostu aleyhinde konuşmaya başlayınca bende mide bulantısı, yüksek ateş ve titreme başlıyor.
     Diyelim ki düşman olmuş dostlardan konuşan haklı, suskun haksız. Hem de yüzde yüz haksız. Konuşan, eski dostlukları sırasında, eski dostunun adam deyip sadece ona verdiği sırları da ifşa ederek haklılığını ispat etmeye çalışıyor. Eski dostunun zaaflarını, günahlarını sayıp döküyor. Ne anılara saygısı var, ne de onunla geçmiş güzel günlerin kıymetini biliyor. Büyük bir ihanetin içinde. İşte bende suratına tükürme eğilimi yaratan tipler bunlardır.
      Ve hayatımda haksızın yanında yer aldığım tek yer o suskunun yanıdır.

ÜÇÜNCÜ YENİ

Sınıflandırmayı, gruplara ayırmayı, kamplara bölmeyi ve de bu zümreler üzerinden değerlendirme yapmayı oldum olası sevmedim, sevemem. Benim için muhatabım bireydir, bireyin kendisidir. Fakat toplum mühendisleri rahat durur mu? Toplumu özellikle de gençliği önemli bir klasifikasyona (bu kelime kendi buluşlarıdır benim bir günahım yoktur.) tâbi tutmuşlardır.
   Ne tür gruplar mı var? Devrimci gençlik, cemaatçiler, sevgenç, rockçılar, metalciler, hiphopçular, tikiler, ulusalcı gençlik, enteller, vadiseverler, boşverciler,emolar, apaçiler vesaire vesaire… Bir de bu gruplar üzerinden “Bunlar şöyledir, şunlar böyledir" gibi son derece sığ, hedefi çoğu zaman bulmayan değerlendirmeler yaparlar. Bense bu gruplara soktukları gençlerin içinde, kalıplardan taşan farklılık ve kendine özgülükler bulurum. Bir tarafıyla da kendi gibidirler. Bu yüzden biri hakkında yanılgıya düşmemek için, onu dahil ettikleri gruptan çıkarır kendi ölçülerime değerlendiririm. Onun bir insan olduğunu her insanda kendine özgülükler bulunduğunu hiç aklımdan çıkarmam.
   Yine de toplum mühendislerinin eline bir malzeme verilecekse şöyle bir grup daha olsa derim.
  • Öyle bir gençlik grubu olsa; ne var ki onlar, içinde oldukları grubun bilincinde, şuurunda, farkında olmasalar ve grup içinde olmayı önemsemeseler.

  •   Onları besleyen tek bir kaynak, tek bir kitap, tek bir kişi, tek bir düşünce olmasa.

  •   Onlar bin farklı çiçekten bal toplayan arı gibi olsalar ama yine de içlerinde bin birinciyi bulma gayreti hiç tükenmese.

  •   Hiçbir zaman “liderimiz der ki” diye söze başlamasalar.

  •  Hatalarında komik bir taraf bulsalar ve bunu söyleyebilmekten hiç çekinmeseler.

  •   Üzerlerinde I.Yeni’nin matraklığı II.Yeni’nin derinliği olsa ve bize Üçüncü Yeni derler, deseler.

  • Kitap en iyi dosttur” yargısının onları derin bir yalnızlığa sürükleyebileceğini bilseler bu yüzden kitapla dostluk kurma yerine sadece düzeyli bir arkadaşlık ilişkisi yaşanabileceğine inansalar.

  •  Şiirin, onları çok bilmiş ukalalar olmaktan kurtaracak yegane edebi tür olduğuna kanaat getirseler.

  •   Birinci Yeninin lümpenliği İkinci Yeninin aristokratlığı olsa üzerlerinde ve siz kimsiniz dediklerinde “Kim olduğumuz önemli   değil ;ama bize Üçüncü Yeni diyebilirsiniz.” deseler.

  • Bilgisayarların hızlarını ne kadar arttırırlarsa arttırsınlar hayalini kurdukları dünyaya ulaşmanın temel dinamiğinin “sabır” olduğunu hiç unutmasalar. Ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş “sabır” sözcüğü üzerinde derinlikli bir araştırmanın içine girseler.

  •   Fedakarlık, sadakat, itaat gibi sözcüklerin cazibesine kapılmasalar, bu sözcüklere karşı ihtiyatlı davransalar.

  • Toplum için faydalı olanı yapmak yerine kendileri için faydalı olanı yapmanın daha toplumcu bir yaklaşım olduğu üzerinde biraz düşünseler.

  • Birinci Yeni ve İkinci Yeni gibi, eğlenceli ve güzel olmayı her zaman faydalı olmaya tercih etseler ve “yeni”ye olan düşkünlüğümüzden dolayı namımız Üçüncü Yeni diye yürüsün deseler.


  •  Genç düşünce dergilerde kanat çırpar” sırrınca dergiciliğe merak salsalar ve Nazım Hikmet’in Resimli Ay dergisinde genç yaşlarda yazdığı “Putları Yıkıyoruz” yazısına benzer arı kovanına çomak sokarcasına hoyrat bir yazı yazsalar.

  • Sevgililerinden ayrıldıktan sonra eski aşkları hakkında konuşmamak gibi bir erdem gösterseler.

  •  Sinemaya, çok gişe yapan filmler için, ya da gişe yapmayan sanat filmleri için değil de; cevabı sinema sanatının içinde saklı başka bir nedenden dolayı gitseler.

  • Dillerinde Birinci Yeninin argosu İkinci Yeninin imgeleri dolaşsa ve birileri “bu ne iştir” derse; Üçüncü Yeni  jargonu böyledir deseler.

  • Farklılığı saç, sakal, giyim kuşamla değil de düşünceyle yakalamaya çalışsalar.

  • Ipot’larında birkaç tane de türkü bulunsa.

  • On beşinci bölümden sonra, zekayı reytinge kurban ettikleri için dizileri yüzüstü bırakıp gitseler.

  • Kendilerini “Converse” giymek zorunda hissetmeseler.

  • Montaigne’nin “Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin” sözünü akıllarından çıkarmasalar. 

  • Yeni bir havanız var bu ilk mi?” dediklerinde ; “Hayır biz Üçüncü Yeniyiz deseler.

MÜKEMMELLİĞİM ZAAFLARIMDANDIR

Bir yazıya başlarken ilk cümleyi bulmak kadar zorlandığım hiçbir şey yoktur hayatta. İtiraf ediyorum bunu çünkü yazı yazmak gibi boyumdan büyük işlere bulaşmış bir adamım. Yazma cüretinde bulunmamın sebebine gelince ; yazıyorum çünkü kusurlarımı herkese anlatarak mükemmel olduğumu ispat etmek gibi yüce bir amacım var.
     Neden mi? Etrafta o kadar idealize edilmiş kusurlarında arındırılmış göklerde bir yerlere çıkarılmış adam var ki, çağımızın zavallı insanı bu tanrılar karşısında küçüldükçe küçülüyor. Gel de Kafkaya hak verme. Bu titanlar karşısında bir böcekten ne farkımız var ki? Kimileri onlara tapınma ayinlerinde birbirlerini eziyor, kimleri de onlara benzemek için içi boş orta çağ aristokratları gibi kasım kasım kasılıyor. Her ikisine de bakmak acı veriyor insana. Genelde iki durumla karşı karşıyayız: “Mükemmel” insana ya tapınma ayinindesin ya da ona benzeme seanslarında. Bu duruma baş kaldırıyorum. Kalemi elime almam bundandır.
     Ey okur! Ben de mükemmelin tekiyim. Ve mükemmelliğim zaaflarımdandır. Gel de sana mükemmellik neymiş anlatayım. Gel de şu mükemmel insanın hayatında kısa bir yolculuk yapalım. Hem de bu mükemmelliğe uygun ilahi bir giriş yaparak.
     Öncelikle ayet der ki: “lekad halaknel insane fi ahseni takvim” yani “ biz insanı en güzel şekilde yarattık” ve yine ayet der ki “innel insane zalumün cehul” yani “insan zalim ve cahildir.”
     Ey okur kitlem, arayınca beni bulacağınız yer bu iki ayetin arasıdır. ( sözümüzün ayetlere de uğramasından anlaşılmalıdır ki zihnimizin uğrak yeri bir hayli fazladır.)
     Dönelim mevzumuza. Bendeniz insanlardan bir insanım. Göklerde bir yerim yoktur. Ancak meziyetlerim pek çoktur.
     Öfkelenirim mesela. Mevlananın “ öfkede ölü gibi ol “ sözünü bilmeme rağmen. Bazen sinirlenince “söverim gelmişine geçmişine, ayıpsa ayıp” Çığrımdan çıkmışımdır. “zalumun cehul” uçurumuna yuvarlanacakken “ahseni takvim” e dümen kırmasını bilirim sonra. Aflar özürler ardı ardına.... Tövbe ederim kabulünü umarak...
     Tövbe etmişsin vazgeç artık bundan değil mi? Nerde... yine de ara sıra ayağım kayar öfke sokağına.
     Tutarsızlığım tutar bazen. Bugün söylediğimin tersini ertesi gün söyleyiveririm. “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” deyimi kaç defa yüzümde patlamıştır. Şöyle bir istikrar abidesi deseler ya sana! “30 senedir bunu bilir bunu söylerim.” gibi bir cümle çıksa ya ağzından. Ne mümkün! Savrukluk işte.
     Bir bakarsın tatlı tatlı sohbet ederken dedikodunun bataklığına düşmüş bulurum kendimi. Kurtulmak için nasıl paralanırım bilemezsiniz. Çıkınca da üstün başın çamur içinde. Utanırım, öfkem kendime döner bu sefer, kendimi kırıp dökerim.
     O mükemmel gençlik yıllarımın başına dönelim isterseniz. Çocukluk dönemi başarıyla atlatılmış. Ergenlik dönemi mesela... Ergenlik dönemimde kendimi biraz tipsiz bulurdum. Bir Ahmet Haşim kompleksi diyemezdiniz benimkine ama bende baya sorun yaratmıştı. O yıllar aynalardan hem nefret ettiğim hem de vazgeçemediğim yıllardı. Yine o yıllarda kızlarla da arkadaş olma konusunda çok iyi değildim. Hatta ilk arkadaşlıklarım sırasında ilişkinin kafasını gözünü yarmışlığım vardır. Tipik 80'li yıllar gençliği işte. Her şey zamanla gelişiyor. İnsan olmak böyle bir şey diye düşünürüm hep.
     Ergenlik dönemimdeki fazla kompleksten olsa gerek şimdi daha havalı ve kendini beğenmiş bir tavrım var. Bir dengeleme dönemi olsa gerek. İleride belki daha mütevazi biri olabilirim.
     Başka meziyetlerim de vardır. Hitabetim çok iyidir mesela. Konuştuğum zaman dinletmesini bilirim. Bu durum hem okumaktan hem de babamdan gelen bir özellik sanırım. İçimde hep yeni ve sıradışı şeyler söylemek gibi bir motivasyonum vardır. Tabi ki her zaman böyle konuşmam. Bazen kendimi çok boş bir muhabbetin içinde bulurum. Sonra ne gereği vardı bunun derim ; ama yine de yaparım.
     Ayrıca felaket sakar biriyimdir. El becerim yok denecek kadar azdır. Ellerimle ilgili en büyük maharetim konuşurken jest ve mimiklerimi usta bir tiyatrocu gibi kullanmaktan ibarettir. Bu konuda gerçekten iyiyimdir. Tembelliğin cenderesinden kendimi uzun yıllar kurtaramamıştım. Çalışkan olduğum dönemler de az değildir hani. Şunu da belirteyim ki çalışkanlığım içimden gelen bir şey zannedilmesin. Sadece hayatın zor koşullarının beni mecbur etttiği bir durumdu.
     Bununla birlikte insan haklarına saygılıyımdır. Demokrat bir kimliğe sahipmisin sorusuna göğsümü gere gere “evet” derim.
     Bazen Tevfik Fikretin: “vatanım ruyi zemin milletinm nevi beşer” çizgisinde yürürüm. Bazen Yahya Kemalin :“ Kurdun Ölümü “ hikayesine kapılır bir bozkurt ulumasına benzer cümleler kurarım. Gün olur Mehmet Akifin: “ yetmez mi bize verdiğin bunca devahi..... ağzım kurusun yok musun ey adli ilahi...” dizelerindeki çaresizlik isyanını dilime dolarım. Gün olur Orhan Velinin “Dalgacı Mahmut”u gibi etrafı makaraya sarmakla meşgulüm.
     Sonra arabamda gizli bir radyo kanalı vardır, yalnız kaldığım zamanlarda sürekli arabesk çalan bu kanalı dinlerim. İçimde yaşayan lümpenin de bir canı olduğunu ona da haksızlık etmemek gerektiğini düşünürüm. Semih Kaplanoğlunun, Nuri Bilge Ceylanın, Reha Erdemin filmlerini izlemişimdir. Bıraksanız bu filmler hakkında sürrealist bir tartışmanın içinde saatlerce konuşabilirim. Ancak Cüneyt Arkının oynadığı bir filme takılmayagöreyim, asla kaçırmam.
     Aslına bakarsanız insan kendinden bahsetmeye başladı mı sohbeti bitirmek istemez. Konu sayfalarca uzar gider. Ama ben derdimi anlattığımı düşünüyorum .
     Dediğim gibi ben mükemmelin tekiyim. İki ayetin arasında gidip geliyorum. Göklerde bir yerim yok . Olmasını da istemem. İnsan olmanın en mükemmel halini yaşıyorum. Mükemmelliğim zaaflarımdandır.

KELİME TAKINTILARI

  • Kuşlardan en çok yalıçapkınını severim. Hiç görmediğim halde Türkçenin zeka dolu türetmesi olduğu için ve fonetiğindeki armoni için çok severim. Martıyı devekuşunu ve kuzgunu da aynı gerekçelerle severim.
 
  • Ana renklerden hoşlanmam. Ama Türkçenin ne kadar renkli bir dil olduğunu dünyaya ispat edercesine muhteşem gözlem gücünden yararlandığını ve dilimizin şiirsel dil olduğunu kanıtladığından yavruağzı, kavuniçi, vişneçürüğü, camgöbeği, ördekbaşı, devetüyü, katrankarası, fildişi, kahverengi, turkuvaz, samansarısı, sincabi, şarabi limonküfü gibi renkleri daha çok severim.
 
 
  • Çiçeklerden en çok sevdiğim tek kelimelik bir şiir diye düşündüğüm krizantemdir. Tevfik Fikret’in şiirinde duyup ismine aşık olduğum çiçek. Ex aşkım da kardelendir. Kuşkonmaz, aşk merdiveni, hanımeli, narçiçeği de bir manken kadar ismini güzel bulduğum çiçeklerdir.
 
  • Böceklerden, uğurböceği, ateşböceği, ağustosböceği ismini kendilerine ve kulaklarımıza en yakıştırdıklarımdandır. Karafatmadaki ismin karizmasına da hasta olduğumu belirteyim.
 
 
  • Kısa boylular için kullanılan “yerdenbitme” sözcüğünü bulan adamın ironisi ve zekası önünde saygıyla eğiliyorum. Bu arada ironi sözcüğü davetsiz misafirlerimizdendir ama o kadar yakışıklı bir sözcük ki kullanmaktan kendimi alamıyorum.
 
  • Yabancı sözcük demişken bir Kaşgarlı Mahmut duruşu sergilediğimizi her önüne gelen yabancı sözcüğü kabul etmeyeceğimizi belirteyim. Ancak demode, favori, melankoli gibi kulaklarda tatlı bir tını bırakanları, fonetiğiyle kendini sevdirenleri kayıracağımızı da belirtmiş olayım.
  • Dilin sorunlarından biri de uydurukçacılardır. Geçmişe olan nefretlerinin dışavurumu dilde ortaya çıkar. Bu arkadaşlar ya tutarsa hesabıyla uzam, ussal, izdeksek, biçem, tümce, adıl, sorunsal gibi kulağa böcek kaçmış hissi veren kelimeler uydururlar. Bu kelimelere karşı koruma kalkanımız vardır. Kimse de bunlara itibar etmediği için kendileri çalıp kendileri oynarlar.
 
  • Açıklamak için birkaç cümle kurmanız gereken baldırıçıplak, katakulli sözcüklerine dikkat edin. Ritmi ve alaycılığı hissedin. Bir deha ürünü olmalı.
           İçinde “j” harfi geçen isimlere bayılırım. Müjgan, Müjde, Janset, Ajda, Jâle…
O mahur beste çalar
Müjgan’la ben ağlaşırız”
Ah Atilla İlhan!... Ah Ahmet Kaya!... Ah Müjgan!...
Bu nasıl bir araya geliştir? 

OKUMAYA BİLİRSİN

Diyelim ki Milli eğitimin listelerinden yakayı kurtarabilmiş, sevgili öğretmenlerinin de yardımıyla dostlarının arasına kitabı da katabilmiş gençlik grubumuz var. Ve bu okumaya meraklı gençlerimiz, kitapçıların sahafların yolunu tutmuş mütemadiyen okuyorlar. Eski yeni demeden az satan çok satan ayrımı yapmadan ellerinden kitap düşürmüyorlar. Bu durumda sevinmeli miyiz? Tehlike geçmiştir diyebilir miyiz? Cevap: Evet sevinmeliyiz hatta sevincimizden havaya zıplayıp topuklarımızı çarpıştırmalıyız. Fakat birkaç tehlikeyi de mutlaka anlatmalıyız.
    O tehlikelerden biri başladıkları kitabı mutlaka bitirmek zorunda hissetmeleri. Hayır sevgili kitapsever dostum kimse seni -kendin bile- bunun için zorlayamaz. Üslupsuzsa, ayrıntıya boğmuşsa, anlaşılmaz olmayı seçmişse hiç çekinmeden cezalandır onu. Kapağını kapat ve uzaklaş ordan. Kapakta hangi ismin olduğunun hiçbir önemi yoktur. Sinemada sıkıldığın bir filmde yarıda bırakıp gitmenden farkı yoktur. Kendine işkence çektirmenin hiçbir faydası yoktur.
    Fayda deyince aklıma geldi. Tehlikelerden biri de okurların “fayda”yı kafaya fena halde takmış olmalarıdır. Ne faydası, ders kitaplarından bahsetmiyoruz burda. Okuma bir eğlencedir. Keyfini sürmediğin bir okumadan ne faydası bulacaksın. Nefis yemekler yapar çeşit çeşit baharatlar katarız. Arzu ettiğimiz şey damağımızda unutulmaz lezzetler bırakmasıdır. Faydası varmış, mideye gittikten sonra çıksın ortaya, bana ne, insan olmanın en önemli farkıdır, güzelden, estetikten keyif almak.  Ama dersen ki benim mazoşist eğilimlerim var, bu işkenceye katlanmak isterim; ben de seçimine büyük saygı duyarım.
     Okuyanlar için tehlikelerden en büyüğü yakayı entelektüeller tarikatına kaptırmalarıdır. Burda tek bir tarikat yoktur. Şeyhleri ve uluları çeşit çeşit bir çok tarikat vardır. Döneminde çağdaşları tarafından çatır çatır eleştirilmiş bir yazara koruma kalkanı giydirmişlerdir. Her kitabında, her cümlesinde ayrı bir mânâ bulurlar ve kendilerinden geçerler. Eğer o yazarı beğenmezsen veya ona en küçük bir eleştiride bulunursan hemen seni dışlarlar.  O yazarların cümlelerinden alıntı yaparlar. Bu adamların yaptıkları papağanların yaptıklarından farksızdır. Franz Kafka’yı sevmeyebilirsin. Bir adamın sabah uyandığında böceğe dönüşüş olması ilgini çekmeyebilir. Albert Camus sana fazla karamsar gelebilir. Tolstoy’un boğucu betimlemelerinden bunalabilirsin. II.yeni’yi anlamsız bulabilirsin. Yahya Kemal’in şiiri fazla mekanik geldi bana, diye bir eleştiri geliştirebilirsin.
    Kısacası sevgili kitapsever dostum yazı alanında istediğin gibi at koşturabilirsin. Bu gün beğenmediğin bir şairden yarın zevk almaya başlayabilirsin. Gençken içinin almadığı bir yazarı kırkından sonra sevebilirsin. Sakın enteller tarikatına biat etme onların dolduruşuna gelme.
    Sevgili okurum, şükürler olsun ki mükemmel olmak gibi bir kusura sahip değiliz. İnsan olmanın bütün halleriyle yaşıyoruz.
     Yazarlar bir çiçek gibi; hepsinden bir şeyler alıyoruz. Sonra bir bal yapıyoruz. Kokusu, rengi, tadı bize ait. Ama tozunu veren hiçbir çiçeğe tapmıyoruz. Hepsi olması gerektiği kadar önemli, daha fazla değil. Hepsinden önemlisi hangi balı seçeceğine sen karar veriyorsun. Her şey senin için yapılıyor. Her şey seninle anlamlanıyor. Veysel’e kulak verelim:
Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Zekanı hiçe sayıp dizelerden bir ders çıkaracak falan değilim. Böyle bir densizlik ne haddime. Son bir cümle söylemek isterim. Sevmediysen okumayabilirsin hem de hiç okumayabilirsin! 

BENİM KAHRAMANLARIM

Clark Kent, Süpermen'in insanlığa en büyük eleştirisidir, diyor Tarantino. Hayır hayır,asla katılmıyorum. Clark Kent'in
Süpermeni hayal etmesi insanlığın en büyük utancıdır. Peter Parker'ın Örümcek Adam olması da öyle... Süper adamlar ve gerçek kişilikleri...
Neden bu süper adamlar ezik, kişiliksiz, zayıf karakterlerin içinden çıkar? Çünkü kötülükler karşısında en çaresiz olanlar onlardır. Çünkü toplum onları bu zavalılıklarından dolayı dışlar. Onlar bir hiçtir. İnsanlık sadece kahramanlara ve önemli kişilere saygı duyar, onların varoluşlarını kabullenir.
 Kim bilmiyorum ama sinsi bir yılan gizlice insanlığın koynuna girmiş ve onun kulağına:" kahraman olmalısın önemli kişi olmalısın yoksa bir hiçsin" diye fısıldamış. O gün bu gündür huzursuzluk baş köşede, kalpler kırık, sol anahtarı kayıp.
  Bu duruma da baş kaldırıyorum. Bu süper sahte kahramanların benim dünyamda zerrece bir yeri yoktur. Peki senin kahramanların kimdir derseniz anlatayım.
  Benim kahramanım Orhan Veli'nin Kitabe-i Seng-i Mezar'ındaki ömür boyu nasır sorununu aşamamış Süleyman Efendi'dir. Her sabah gökyüzünü maviye boyayan Dalgacı Mahmut'tur. Ben Orhan Veli'yi şair olduğu için değil, büyüklerin sahte kahramanlarıyla dalga geçen matrak bir filozof olduğu için severim.
   Benim kahramanım saçma sapan okul derslerinden kaldığı için okuldan atılan Holden Coufield'dır. Hayal ettiği en büyük kahramanlık kollarını açıp Çavdar Tarlasında oynayan çocukların uçuruma düşmesine engel olmaktır. Acaba Süpermen bunu başarabilir mi?
   Benim kahramanım Kürk Mantolu Madonna'daki Raif Efendidir. İçinde Mecnun'unkinden büyük bir aşkı yaşatıp da dışarı tek damla sızdırmayan Raif Efendi... Bunu Örümcek adam yapabilir mi acaba?
   Benim kahramanlarım hiçliğin sırrına ermiş ululardır. Alkış delisi, gösteriş budalası, ilgi dilencisi değildir. Sergio Leone'nin "My Name is Nobody" filmine fazla takıntılı olmamın sebebi budur.
Ben öldükten sonra eğer bir gün
Birkaç kişi toplanıp da
Birkaç kelam edeceklerse hakkımda
Bu konuşmalar için bir de slogan bulmak isterlerse
O sloganın şöyle olmasını isterim:
"HİÇLİĞE ADANMIŞ BİR ÖMÜR"

YILLIKLAR MEZUNİYET GECELERİ VE DİĞER ÖLÜMCÜLLER

Masumiyeti istismar eden sinsi cümle şu:" Hayatında bir kez..." O yüzden her şeye hazırlıklı ol. Bu cümle senin koruma kalkanını kaldırıp her türlü sömürüye açık hale getiriyor." Hayatında bir kez olacak..." Yıllıkları ele alalım örneğin. Afrika Nil timsahlarının bir yıl boyunca sabırla antilopların nehirden geçeceği günü beklemesi gibi okul idareleri de  bu verimli günleri beklemektedirler. Yıllık hazırlanması, mezuniyet organizasyonu adı altında " Hayatında bir kez" cümlesini ileri sürerek veli yolma operasyonlarına başlarlar. Hem para hırsıyla dolu hem de beceriksiz olduklarından kalitesiz yıllıklardan büyük matbuat vurgununa maruz kalırsın. Sonra Zümrüt denen fotografçıya gider seni maymuna çeviren adamların karşısında poz verip vurgun alanını genişletirsin. Adamlar senin suretini fotoşopla ruhsuz bir mankene çevirir ama sen yine de tanrıçaya benzemediğini düşünüp mutsuz olursun.
    Ve o sözümona çılgın mezuniyet geceleri... Herkesin çok eğleniyormuş numarası yaptığı geceler. O gecelere öyle büyük anlamlar yüklenmiştir ki zavalı öğrenciler öyle güdülenmiştir ki eğlence düzeyini artırmak için yapmadıkları saçmalık kalmaz. Hele kısıtlamanın fazla olduğu ailelerin çocukları bu geceyi fırsat bildiklerinden o gece bir Apaçi ruhuna sahip olabilirler.Voltaj yüksek olunca sigortalar bir süre sonra atmaya başlar. "limitsiz içki"nin sonucu olarak limitsiz kusma, sağda solda sızma, testesteron ve alkol işbirliğiyle  ortaya çıkan saldırgan içgüdü, sigorta atmasının dışavurumlarıdır.
     Ben sınıfça hatta birkaç sınıf birden eğlenilebileceğine hiç inanmadım. İçinde bir sürü, içinin almadığı, sevmediğin, kıskandığın, nefret ettiğin tiple aynı ortamda olmanın neresi eğlencedir ki...Sadece bunun bir eğlence olduğuna inandırılmışsın. "Hayatında bir kez" oyunuyla kandırılıyorsun. Bence bu oyunu boz , sevdiğin insanlarla, dostlarınla takıl. Toplu halde inanılan yalanlara baş kaldır. Evet yap bunu, ezberleri boz. Sana nasıl eğlenmen gerektiğini dayatmalarına izin verme. "Hayatında bir kez" vurguna teslim olma! Göreyim seni...

ÖĞÜDÜN YAPRAĞI NARİNDİR NARİN

Öğüt veren amcalar vardır. Hayatın bütün sırrını çözmüşçesine önüne gelene öğüt dağıtır. Ben hep hayret ederim bu tiplere. Ne cesaret derim. Kolay iş değildir öğüt vermek. Bilgelik ister, tecrübe ister, acıdan geçmiş bir olgunluk ve erdem ister. Yani Nirvana’ya falan ulaşman lazım. Nirvana’ya ulaştıktan sonra da kolay kolay öğüt veremezsin. Lisan-ı hal en büyük öğüttür falan demeye başlarsın. Suskunluğunun haykırışlarıyla yüreklere hitap etmeye başlarsın. Ve bilirsin her insan biriciktir ve kendine özgüdür. Ve yine bilirsin ki klişe öğütler vermek ters bir etki yaratır. O yüzden ben bu öğütçü amcalardan hiç hoşlanmam.
    Hayatlarında bir çok şeyi ellisinden sonra yoluna koymuşlardır. Sonra da çevresini ve insanlığı yola getirmek gibi ulvi amaçlar taşımaya başlarlar.

 Öğütleri dinlesen, bir sürü bilindik, milyon kere duyduğunuz tekrarlar. Tek bir öğütlerinde bir zeka pırıltısı yaratıcı bir yaklaşım göremezsin.
 Bir de zengin amca öğütleri vardır ki tahammül sınırlarını felaket zorlarlar.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Ben hayatta para problemini hallettiysem her şeyi halletmişim demektir.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Para problemini çözdüğüme göre herkes bana hayrandır ve herkesin öğütlerime ihtiyacı vardır.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: Parayı bulmadan önce çektiği sıkıntıları parayı bulduktan sonra anında terk etmesine rağmen o acı ve sıkıntılar başkaları tarafından sanki çok önemsenir.
            Öğütçü zengin amca zanneder ki: İnsanlığa olan borcumu öğütlerim sayesinde ödeyebilirim.
            Öğütçü zengin amca düşünmez ki: Kendi standartlarının altındaki insanları toplayıp onlara standartlarının yüksekliğini hissettirmek çok ayıptır.
            Öğütçü zengin amca düşünmez ki: Fark etmediği koca egosunu perdeleyen sinsi bir tevazu örtüsü vardır.
Yazar kardeş sen de ileri gidiyorsun belki sadece yardımcı olmaya çalışıyor.
Ey safdil okur, bu adamların elinden kurtarmaya çalışarak asıl ben sana yardımcı olmaya çalışıyorum. E biraz içim fesat, niyetim kötü bunu da kabul ediyorum.
Peki, yazar kardeş, küçükler büyüklerin tecrübelerinden hiç faydalanmasın mı, hiç öğüt almasın mı?
    Sevgili okur kardeş, öğüt gördüğün yerden bir an önce uzaklaşmalısın. Bak ben bile öğüt moduna girmiş bulunmaktayım. Kendi iyiliğin için bu satırlardan uzak durmanda fayda var. Bu amcaların yaşadığı yüzyılı bile anladığını sanmıyorum. Ben "Kafamın dikine gidiyorum bu yüzden başım beladan kurtulmuyor." diyen adamı "Büyüklerimin sözünden çıkmıyorum, her şey yolunda." diyen adama yüz bin defa tercih ederim. İkinci adam insanlığın gelişmesindeki en büyük engellerden biridir. Bence sen bildiğin gibi yap. Yüreğinin ve kafanın dikine git. İllaki öğüt diye tutturuyorsan; Frank Sinatra’nın “My Way” şarksını dinle. Benden söylemesi…

TERZİ DÜKKANI

Hayatımın en güzel günleri karne aldığım günlerdi. Senaryo düşündüğünüz gibi değil. Kenarına takdir veya teşekkür belgesi iliştirilmiş bir karnem olmadı. Bazen ilk sömestir kırıklarla geldiğim de olmuştu. Buna rağmen okuldan alamadığım TAKDİR'i her zaman babamdan almışımdır. Sevgili dostum ve babam Terzi Abdullah, benim Ayşeyle Fatmanın arsındaki yaş farkını bulup bulamadığımla ya da dağların hangi bölgede denize dik hangi bölgede paralel uzandığını bilip bilmememle hiç ilgilenmedi. Ama üniversiteyi kazanamadığım ilk yıl arkadaşlarımla tatile gitme fikrinden vazgeçtiğim için çok kızmıştı.  Hayatı ertelemeye asla tahammül etmezdi. Babam için yarın diye bir şey yoktu.
    Evet bir terzi dükkanında hikayeler dinleyerek büyüdüm.  Babam bazen Nasrettin Hoca'ya dönüşür, bazen Dede Korkut'a bazende Hacı Bektaş'a... İçimde birikmiş öfke, nefret ve egolar o hikayelerin seline kapılır giderdi. Memlekette ne kadar meczup, gariban varsa o terzi dükkanında yeri olduğunu bilirdi. İnsanlar arasında ayrım yapmamayı orda öğrendim. Bazı müşterilerimiz veresiye defterine borcunu kendi yazar kendi silerdi. Hesap yapmadan insana güvenmeyi orda öğrendim. Ailemizin üzerine kara bulutlar çöktüğü yıllarda acıya karşı dik durmayı, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeyi, sabır denen kelimenin ne anlama geldiğini orda öğrendim.  Zarar etsen bile müşteriyi kandırmamayı, en büyük erdemin iş ahlakı olduğunu orda öğrendim. Para biriktirmektense dost ve itibar biriktirmeyi de... İnsan hatalarıyla insandır, hatalara hoşgörüyle bakmayı da orda öğrendim.
     Benim gerçek üniversitem o terzi dükkanıdır. Hocalarım da o dükkana girip çıkan okulsuz bilgelerdir. Baba olma ruhunu taşıyan herkesin babalar günü kutlu olsun... ve tabi ki senin de sevgili Terzi Abdullah...

İSTANBUL'DA KAYBOLMAK

 

                                                                                                             
        Anadolu’nun bağrından koptum. Seyyahların defterinden çıktım, Frenk şehirlerinden kaçtım, bulutların üstünden uçtum, İstanbul’da buldum kendimi.
         Bir döngünün içindesinizdir artık. İstanbul’da kendini bulmakla kendini kaybetmenin bir olduğu döngünün içinde. Artık damarlarda dolaşan bir damla kan, ciğerlere çekilen bir nefes havayım. İçilen bir yudum su, üzerinde yürünen bir kaldırım taşı, lodosla savrulan bir söğüt yaprağıyım. Bu koca şehrin bir parçasıyım artık.
         Ve kaybolmuş bir vaziyette dolaşıyorum yedi tepe İstanbul’u.
         Eminönü’nde bir güvercinim. Yeni Cami hem Allah’ın evi hem benim. Gündüzü  mahşer, gecesi çöl. Karnım her daim tok. Mesaim sabah başlar gün batımıyla biter. En ağır işçilerdenim, insanların gözünü eğlendiririm yem yiyerek. Yemezsem bir daha yem atmazlar önüme diye korkarım. Ha babam ye babam! Yeter demesine derim de, bilirim ne kadar şanslı olduğumu. Kimin ayağına bu kadar bol rızık gelir diye düşünürüm. Nankörlük etme derim. Sonrası malum! Ha babam, ye babam!
         Kapalıçarşı da Süryani bir kuyumcuyum. Altın alır, altın satarım. Altına elim değer, birken değeri bin olur. Genç kızların ince bileklerinde kokulu tenlerinde gururlanır. Atalarım Mardin’de yatar. Ha Mardin ha İstanbul… İkisi de medeniyetler beşiği. Soyumuz yirmi dört ayardır anlayacağınız! İşimiz ince işçiliktir. Ben altını işlerim, altın ruhumu…
         Mahmutpaşa’da basmacı Muharremim. Raflarıma top top renk renk kumaşlar misafir olur. Vakti saati gelince alır başını gider. Kimi bir bankacının sırtında ceket olur, kimi bir öğretmen hanımın eteği, kimi bir şarkıcının gömleği. Tepeden tırnağa esnafım, insan sarrafı da diyebilirsiniz. Bu çarşının çekirdekten yetişmişlerindenim. Dükkanıma ayak basan adamı alnının terinden gözünün ferinden tanırım. Bizi bin yıldır, kanunu yazılmamış, kitabı basılmamış ahilik geleneği yönetir. Dükkanıma kumaşlar misafir olur, insanlar misafir olur, ben bin yıldır bu dükkanda onları ağırlarım.
         Ünlü bir işadamının kızıyım. Bu diskoda ne işim mi var? Arkadaşlarla eğlenmeye geldim. Müzik, dans ve arkadaşlar. Hayatın ritmi bu değil mi? Ayrıca eğlenmenin nesi kötü ki? Merak etmeyin, bütün hayatım böyle geçmiyor. Gencim içim kıpır kıpır. Bazı akşamlar gecelere karışıp sabahlara kadar eğleniyoruz. Hayatın zorlukları bir gün gelip yakama yapışacak. O gün gelinceye kadar ben buradayım!
         Işık evlerinin şakirdiyim. Üsküdar’da sabah namazı vakti ışığı yanan evlerin çoğu bizimdir. Haftada bir Eyüp Sultan’dayız, kahvaltıda. Akşama kadar okulda sokakta günaha batmış ruhumuzu, ışık evlerinde arındırırız. Kırmızı kaplı kitaplarla nurlanır içimiz. Hocamızı dinlerken döktüğümüz iki damla gözyaşı ahiret sermayemizdir.
         Cihangir’de oturan Mevhibe Hanım’ım. Rahmetli büyükbabam da burada ikamet ederdi, onun büyükbabası da… Seksenine merdiven dayadık. Biz pek değişmedik
ama İstanbul çok değişti. Kıymetli zevcim Memduh Bey’in vefatıyla teessürüm çok büyüktür. Muhterem dostum Semahat Hanımefendi ile birbirimize teselli veriyor, ikbal günlerimizi yâd ediyoruz. Gençken köşkümüzde verilen baloları, muhterem pederimin arkadaşları Refik Halit ve Yakup Kadri Beylerin ziyaretlerini, Beyoğlu gezintilerimizi, hatırlıyor müteselli oluyoruz. Buralar atalarımızın diyarıydı diyebilen nadir insanlardanız.
         Bağdat Caddesi’nde 250 beygirlik BMW Z4 ile ya da Kawasaki motosikletiyle gezen benim, Adım Berkutay zamanımın çoğu Cadde’de geçer. Gündüz kafe ve barları gece motor torklarını test ederiz. Bize heyecan veren şeyler bunlar. Bugünlerde yeni bir kızla çıkıyorum. Adı Sudesu. Su’lu olmayanını   bulmak mümkün değil. Birlikte çok eğleniyoruz. Bundan eğlenceli bir hayat düşünemiyorum. İstanbul  hayat demek.
         Benim adım Dença, Babam Ermeni annem Rumdur. Bir Pazar Kadiköy’de Gregorian Efendinin, bir Pazar Büyükada’daki Yorgo Efendi’nin vaazlarını dinlemeye gideriz. Kilisemizin sıralarında otururken bazen babamız İsa’yla göz göze gelirim. Mahsun mu desem, sitemkâr mı desem, bilemediğim bir bakışı vardır. Büyükanneme sordum, hep böyle miydi diye. onun çocukluğunda da öyleymiş. Ama o da büyükannesine sormuş. Büyükannesi de demiş ki: “Ben çocukken çok mutlu bakardı”. Bir türlü anlam veremedim. Umarım, o mutlu bakışlarını ben de görürüm.
           Boğaz’dan geçiyorum işte. Tanımadınız mı beni. Benim, ben istavrit. Bayılırım bu şehre. Boğaz’dan geçerken yüzlerce binlerce insan boğazın kenarlarına, Galata Köprüsü’ne toplanır. Ellerinde uzun sopalarla bana yiyecek vermeye çalışırlar. Bu kadar sevildiğiniz bir şehri bırakıp başka bir yere gider misiniz? Bazen şık bir restoranda, rakı sofrasının baş misafiriyim, bazen bir fakirhanenin mutfağını kokutmuşum. Bazen bir ekmek içine yaslamışım başımı, bazen pahalı vitrinlerin süsü olmuşum. Denizdeki hemcinslerime denk gelsem hani bana: “Ne haber İstanbullu” diye takılırlar. Anlayacağınız ben de buralıyım.

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN OLMAK

Gözüm matbuatın üzerinde. Bir Abdülhak  Hâmit Tarhan arıyorum. Tanzimat nesline, Meşrutiyet ricaline, Cumhuriyetin ilk çocuklarına bahşedilen bu lütuf bize de bahşedildi mi acaba diyorum. Abdülhak Hâmit’in  yanına hangi resmi koysam bir türlü içim ‘’Bizim Abdülhak Hâmit’imiz budur’’ demiyor, diyemiyor.
  Neden böyle bir işe kafa yoruyorsun, derseniz sebebim çoktur.
  Dik durmanın en güzel örneklerini sergileyen Nazım Hikmet’in : ‘’Hayatında hiç el öpmeyen ben, eğildim 80 yaşındaki bu delikanlının elini öptüm’’ demesine hayret etmişimdir. O Nazım Hikmet ki ‘’Öptüğüm El’’ yazısını yazmadan  7-8 sene önce ‘’Putları Yıkıyoruz’’ kampanyasıyla Abdülhak Hâmit’i hedef almıştı. Fakat zaman, genç Nazım’ı olgunlaştırmış, Abdülhak Hamit’in yıkılması gereken bir put değil eli öpülesi bir ‘’Şairi Azam’’ olduğunu fark ettirmişti.
  Sonra, elindeki kalemi yalın bir kılıç bir yeniçeri gibi Babali’deki herkesin üstüne çalan Necip Fazıl, Abdülhak Hâmit’e dokunmamış, dokunmak şöyle dursun arkasından destan yazmıştır. Şu cümlelere ne dersiniz;
"ŞÂİR-İ ÂZAM" lâkaplı Abdülhak Hâmid'i görünce insan, bunca İngiliz soylusu arasında Kraliçe Viktorya'yı hayran bırakan Bâlâ rütbeli bu Osmanlı Beyinin kıyafet ve tavır asaletine tutulmaktan kendisini alamıyor.
‘’Başka!     Şiiri tartışmasız en büyük olmamasına rağmen ‘’Şair-i Azam’’ ve ‘’Dahi-i Azam’’ ünvanları iki omzuna mareşal apoletleri gibi taktırmasını bilmiştir.
 Ayrıca!     İngiliz asilzadelerinin şıklığı, film yıldızlarının parıltısı ve salon adamı karizmasıyla girdiği her ortamda kadınların gözdesi olmayı başarmıştır.
Bununla birlikte!      Sadece edebiyat dünyasının, yazı insanlarının ve de kadınların değil onu tanıyan yabancı milletlerden insanların kalbinde de güzide bir yer edinmeyi bilmiştir.
Hatta ve hatta!     Geride bırakacağı büyük bir mirası ve hatırı sayılır zenginliği olmamasına rağmen 60 küsur yaşında olmasına rağmen 20’li yaşlardaki Lüsyen Hanım, Hamit’e gönlünü kaptırmış, onunla evlenmiştir. Yaş farkından dolayı sıra dışı bir evlilik olmasına karşın bu Hamit’te hiç sakil durmamıştır.’’
   Ve dahi!      Peyami Safa gibi bir edebiyat ve yazı gurmesinden: ‘’ Türk Edebiyatını kalpten kafaya doğru tekâmül ettirmiştir’’ övgüsünü almıştır.
  Filhakika!    Namık Kemal, abilik yaptığı bu çömeze bir gün: “ Ey Hamit, adından daha büyük unvan bilmediğim için  sana adınla hitap ediyorum.” demiştir.
  Ve nihayet!       80 küsur yıllık bir ömür sona erdiğinde mahallesi farklı farklı bir dünya insan, bu koca şairin arkasından saf tutmuştur. Tabutu yüzlerce binlerce farklı omuzda gezinmiş, mahşeri bir kalabalık onu son yolculuğuna uğurlamıştır.
  Böyle adamlar yüz yılda bir gelir, sırrınca 1852 doğumlu ‘’Dahi-i Azam’’ aramamım sebebi hikmeti de budur.
  Edebiyat alemine bakıyorum, Orhan Pamuk geliyor aklıma. E tamam yabancıların gönlünü kazandın, karizman ve yazıların da iyi. Yurdum insanının gönüllerine bakıyorum ara ki bulasın. Ya kadın dünyasındaki fetihler... Geçiyorum.
  Yaşar Kemal’i düşününce olacak bu iş herhalde diyorum. Bir süre sonra, nerde o salon adamı, nerde köylü çocuğu vasıflarını üzerinden atamayan büyük romancı diye iç geçiriyorum.
  Şair olarak İsmet Özal gözümün önüne geliyor. Fakat daha üzerinde düşünmeye fırsat bulamadan resim kayboluyor.
  Yüzlerine bakıp hemen diğerine geçtiğim resimler: Hilmi Yavuz, Selim İleri, Murathan Mungan...
Eğer Attila İlhan hayatta olsaydı belki onun için yaşayan dahi-i azam diyebilirdim… Heyhat…
  Edebiyat aleminde umduğumu bulamadığım için köşe tutmuş yazarlara doğru yol alıyorum.
  Karizma deyince aklıma Güneri Cıvaoğlu geliyor. Tamam hanımların ilgisi de malum. Al sana salon adamı, peki ötesi... Necip Fazıl’ın izinden gidenler ona bir destan yazar mı? Ya da Nazım’ın takipçileri ‘’eli öpülesi’’ adam der mi? İşte buralardan kaybediyor ve ben de arayışa devam ediyorum.
  Hemen aklıma Ertuğrul Özkök düşüyor. Öyle yazılar koyuyor ki tezgahına  başka başka mahallelerin akl-ı selim çocuklarını hayran bırakıyor. Bunu biliyorum Hâmit  gibi hayatın keyfini sürmesini de bilir mi? Anlayabildiğim kadarıyla bilir. Salonlarda da boy boy resim vermiştir. Biraz duruyor, kafamı kaşıyorum, yüzüm buruşuyor ve salonda olmakla salon adamı olmak arasında fark vardır diyorum, nerde  Hamit nerde Özkök…
  Peki Mehmet Barlas olmaz mı? Sohbetini yazılarından çok sevdiğim Barlas... Olacak belki ama Ertuğrul Özkök için bulduğum gerekçenin onun için de geçerli olduğunu düşünüyor ve diğer seçeneklere bakıyorum.
  Hızla Engin Ardıç geçiyor aklımdan. Yahu Engin Ardıç’ın elini Nazım’ın yandaşları bir bulsa, öpmek ne kelime, türlü türlü fantezilere alet edeceklerini adım gibi bildiğimden iyisi mi hiç düşünmemiş ol diyorum.
  İslami kesimden hiç isim saymadın derseniz, ben de oraya girmeyelim derim. Etrafa bir salon erkeği parıltısı yayabilmek ve kadınlara hafiften bir kalp çarpıntısı yaratabilecek bir karizmayı  nasıl buluruz o civarda. Kaldı ki böyle biri olmamak üzere bir gayretleri de var. Derseniz ki ey arkadaş, sen uyuyor musun, devir değişti, onlar da salonların müdavimlerinden şimdi. Salonda olmakla salon erkeği olmak meselesi çok başka…Ben gene de bir   Abdülhak Hâmit bulmak için torunlarını bir görelim derim.
Ya Hıncal Uluç? Hamit’in şiirindeki romantizm Hıncal’ın yazılarında yok mu? Evet var. Yaşama tutkusu, kadınların ilgisi… O da tamam. Lüsyen dersen o da var. Doğrudur, doğrudur da Hıncal’ın terazisi Hamit’i çekmez.
  Bir de Çetin Altan üstada bir bakalım. Artık o da uymazsa beyhude yorulmayayım olmayacak bu iş diyeceğim.
  Üstad,  Hâmit gibi 80’ini devirmiş bir delikanlı mıdır, Allah uzun ömür versin hiç şüphe yok. Devrimci günlerde çektiği sıkıntıların ona kattığı değer aşınmış mıdır? Dimdik yerinde duruyordur. Yazdığı yazıların haşmeti, sağın makul çoğunluğunu etkilemiş midir? Hem de derinden.
  Hâmit gibi ecnebi memleketlerde de namı yürümüş müdür? Hem de yedi düvelde.
  Peki şu karizma ve kadınlar konusunda ne diyeceksin?
  Düşünüyor, düşünüyor, düşünüyorum. Biz en iyisi bu işten vazgeçelim. Ne Hâmit’e ne Çetin Altan üstada haksızlık etmeyelim. Hâmit belleğimizde ‘’Dahi-i Azam’’ olarak kalsın. Çetin Altan da Çetin  Altan olarak. Sebebini sormayın adını koyamadığım bir şey var, nasıl anlatacağımı bilemediğim. Ben, en iyisi biraz daha bekleyelim derim. Saygılar sunarım

BÖYLE BUYURDU ŞEYTAN

- Ara sıra şeytana uy, günahsızlardan olma; dua tanrılaşmadığının haykırışıdır.
- Emrivakiler iyiye de güzele de çağırsa, özgür iradene saygısızlıklarından ötürü itibar etme.
- Fedakarlıkla sömürü arasında ince bir çizgi var. Sınır ihlalleri yüzünden çizgi kaybolmuş durumda. Fedakarlık dediklerinde üç kere düşün.
- Topluma faydalı olmaktan ziyade kendine faydalı olmanın daha toplumcu bir yaklaşım olduğunu unutma.
- Ciddiyetle arandaki mesafeyi her zaman koru. Önemli olaylarda ciddiye almakla şakaya vurmak arasında bir seçim yapmak durumunda kalırsan ikinciyi tercih et.
- Zaman zaman tembelliğin bedeni yıkayıp arındıran sana güç veren etkisine sığınmaktan çekinme.
- Modern dünyanın dayattığı kurallara bağlı yaşamaktansa, kuralsızlıktan dolayı perişan olmayı tercih et

ÇOKTAN SEÇMELİ KAYIPLAR

Üniversite yılları ve İzmir… böyle bir girişten sonra bin bir türlü yazı yazabilirsiniz. İzmir’de üniversiteli olmak, başlı başına bir yazı konusudur. Neyse ben konuyu dağıtmadan kısa bir anıyla işe koyulayım.
     Evet İzmir’deyim. Yer Şirinyer.  Fakülteme gitmek için durakta otobüs yolu gözlüyorum. Otobüs dediğiniz şey, bilirsiniz, aramakla bulunmaz. Beklemezsin, otobüsten geçilmez. Her neyse tek başıma uzun denebilecek beklemeden sonra ufukta görünüyorlar. Ben bir tane beklerken dört tane art arda geliyor. Hasretle yolunu gözlediğim otobüslere binmek için el sallıyorum. Nasıl bir el sallamaysa hepsi de durağa gelince arka arkaya duruyor. İlk sıradaki otobüsü beğenmiyor ikinciye doğru gidiyorum, ikincinin kalabalık olduğunu görünce en iyisi üçüncüye bineyim diyorum. Üçüncünün biraz uzaktan geçecek bir otobüs olduğunu fark eder etmez, dördüncüye gideyim diye niyetleniyorum ama o hareket ediyor, hemen öndekilere doğru koşayım derken bakıyorum onlar da ikinci vitese takmışlar bile. Zavallı ben, dört otobüsün geldiği duraktan birine bile binemeden oracıkta kalıveriyorum.
    Hazır söz otobüsten açılmışken, asıl konuya geçmeden önce üniversite yıllarına ait bir otobüs hikayesi daha anlatayım.
-Otobüsler ile ilgili ne kadar doluymuşum.- Bir yerden bindiniz diyelim otobüse, baktınız bir tane boş yer var. Hemen alelacele oraya doğru koşturur, kimseye kaptırmadan oturursunuz. İçinizde müthiş bir rahatlama duygusu oluşur. Artık yer iyiymiş kötüymüş ya da yanındaki düzgünmüş veya sığırın tekiymiş önemli değildir.
    Filmi geri alalım. Tekrar bindiniz otobüse. Bir baktınız bir sürü boş yer var. Tam o sırada büyük bir huzursuzluk yakanızı bırakmaz. Acaba nereye otursam? Önde rahat edebilir miyim, arkaya güneş gelir mi, şuradaki adam bitli olabilir onu geç, şunun tipini beğenmedim, şura boş ama teker üstü- vesaire vesaire… Gideceğin on dakikalık yer sus da otur işte…
    Ya da çeşidi bol mağazalardan çıkamayan hanımefendiler… Seçeneğiniz boldur. Şu iyiymiş ama öteki de çok güzel durdu. Son giydiğim daha mı iyi oturdu ne? Birini seçip aldınız. Huzursuzluk yakanızı bırakmaz. Acaba ötekiler daha mı iyiydi, aldandım mı acaba?
   Üç yerden iş teklifi aldınız. Azap başladı demektir. Hangisi bana daha uygun? Kariyerim açısından nereye gitsem iyi olur? Sorular, sorular, sorular…
   Hep düşünmüşümdür, hayatın bize bol seçenekler sunması ruh sağlığımız açısından iyi bir şey midir? Motivasyonumuz tek seçenekte daha mı yüksek oluyor ne? Çalışma hayatı kafası karışık bir dünya insanla dolu. İşine motive olamamış. Hep diğer seçeneklerin huzursuzluğuna mahkum. Zanneder ki diğer işi yaparsa köşeyi dönecek. Gözü hep karşı pencerede. Elindeki seçeneği bırakma cesareti de yoktur. Hayalinde yarattığı öteki için, huzurunu elde edemediği için kendini yiyip bitirir. Bilmiyor ki karşı penceredeki de ona aynı gözle bakıyor.
Bana sorarsanız teldeki kuşun hayalini kurmaktansa eldekinin kıymetini bilmek yeğdir

PUTLARI YIKIYORUZ

    Nazım Hikmet 1929 yılında Resimli Ay dergisinde "Putları Yıkıyoruz" hareketini başlattı. Abdülhak Hamit'ten Mehmet Emin Yurdakul'a, Ahmet Haşimden Yahya Kemal ve Yakup Kadri'ye kadar döneminin dokunulmaz ilan edilmiş, koruma kalkanı giydirilmiş birçok sanatçısı vardı. Nazım'ın  kalemi kılıç oldu yürüdü üstlerine. Edebiyat dünyası toz duman oldu. Kutsal ittifak büyüdü 27 yaşında edebiyat dünyasının altını üstüne getiren Nazım'a karşı büyük bir kampanya başladı. Silahlar çekildi, karşı yazılar üst üste geldi. Nazım'ın bolşevikliğinden hainliğine kadar her şey boca edildi.
    Nazım'ın en büyük put ilan ettiği Abdülhak Hamit'ten ise karizmasına yakışan bir cevap geldi: “Putları kırmakta haklısınız. Biz de edebiyat hayatına atıldığımız zaman aynı şeyi yaptık. Divan Edebiyatını yıktık. Tanzimat Edebiyatına girdik. Türk Edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık. Siz de bizi yıkacaksınız.”
Nazım daha sonra Abdülhak Hamit'le yakınlık kurdu. onunla sık sık görüştü. 1934 yılında Akşam gazetesinde Hamit için "Öptüğüm El" adlı harika bir yazı yazdı.
    Bu olayı yazdım çünkü:
1- Nazım yaşına başına bakmadan bir put görmüşse o putun gücüne aldırmadan şovalye ruhunu kuşanıp mücadele etmesini bilmiştir.
2- En büyük put dediği biri için 5 yıl sonra "Hayatında hiç el öpmeyen ben, o ihtiyar delikanlının yaratıcı elini eğilip saygıyla öptüm." diyerek kendi ideolojisini bile kendine put yapmadığını, önyargıların değil ilkelerin adamı olduğunu göstermiştir.
3- Yıllarca fikir mücadelesi yaptığı Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanı için:"Peyami'nin bu romanını üç defa okudum ve 33 defa daha okuyabilirim. O romanda ben  bir gökbilimcinin, teleskobunun başında yeni yıldızlar keşfetmedeki heyecanını duyuyorum." demiş; gazete köşelerinde öldürdüğü hasmının hakkını sanat meydanında teslim etmiş bir hakperesttir.