28 Eylül 2014 Pazar

CAHİL PROFESÖRLER


Günümüzde popüler olan hedeflerden biri de bilim adamı olmaktır. Böyle bir sıfata sahip olmak az şey değildir hani.  Benim buna bir itirazım yok. Benim zihnimi meşgul eden bu itibar, hak edilmiş bir itibar mıdır?

Eskiden bilimler henüz bu kadar ayrışmamışken, yani Aristo’yu Descartes’i, İbni Haldun’u, Ömer Hayyam’ı bilim adamı kabul ederken bu insanların felsefeci, doğa bilimci, ilahiyatçı hatta sanat adamı olduğunu biliyorduk. Evet, bu adamlar kelimenin tam anlamıyla bilgeydi. Evrene, doğaya, hayata ve metafiziğe bütünlüklü bakabilme özellikleri vardı.  Hayatı kavrayışları çok iyiydi..

Gelgelelim bilimler ayrıştı, küçüldü, kılcal damarlara kadar detaya indi. Bu durum bir yandan parçanın en ince detayına insanoğlunun hakimiyetini sağladı. Tamam bu güzel. Diğer taraftan bu detaylarla ilgilenen ve adına bilim adamı dediğimiz hatta profesörlük ünvanı verdiğimiz kişileri detaylara hapsetti. Mesela Guetemala dağlarında bir tür mantarı inceleyen ve bu tezle akademik ünvanlar kazanan mantardan profesörler türedi. Bunun gerekli olduğunu bilimin bu şekilde ileri gideceğini savunabiliriniz.

Ben aynı fikirde değilim. Pratikte baktığınızda bilim adamı sıfatı verilen insanların nasıl sığ varlıklar haline geldiğini görebilirsiniz. Lastikli ipe bağlanıp ileri fırlatılan bir top düşünün. Uygulanan kuvvetle ileri doğru gider ama bir süre sonra geri döner. Bu örnekte olduğu gibi ivme sona erdi ve top geri gelmeye başladı. Sistem cahil profesörler üretiyor. Hak edilmemiş itibardan kast ettiğim tam da budur. Tezim genel bir değerlendirmedir ve istisnaları her zaman mevcuttur.

Sonuç  olarak ilkokul mezunu cahil bir şeyhin peşinden giden profesörlere de rastlıyorsunuz, ekmeğin bir kültür olduğundan habersiz, kahvaltıda peyniri turpla yiyin diyen diyetisyen profesörlere de… Varlığını, gücün ve iktidarın varlığına armağan eden profesörlere de rastlıyorsunuz,  kendinden önce oluşmuş birikimi asla eleştiremeyen, papağan gibi tekrarcı profesörlere de… Kendi dar laboratuarında o kadar sıkışmış ki hayattan, aşktan, sanattan kopuk yaşadığı için kırkından sonra ergen gibi davranan profesörlere de rastlıyorsunuz.

Asıl sorun ne peki? 21. Yüzyıl sistemi, oluşan kurumları yönetmesi, yönlendirmesi, kurgulaması için bu cahil profesörleri görevlendiriyor. Cahil cahili üretir bağlamında bir paradoks çıkıyor ortaya… Adına kandığımız bu adamların kurumları kısırlaştırdığı; kısırlaşan kurumların çözüm üretemeyen insanlar yetiştirdiği bir paradoks…

Evet, söylemek istediğim buydu. Belki daha kısa yazıp düşüncemi daha yalın ifade edebilirdim. Ama yapamadım. Üniversitedeyken başımda hep bu cahil profesörler vardı deyip suçu onların üzerine atabilirdim. Yok hayır, bu onların suçu değil, bu benim suçum.

23 Eylül 2014 Salı

BANA GÖRE MEVLANA ŞEMS İLİŞKİSİ

   Bu ikilinin ilişkisini tarih boyunca çok farklı şekillerde değerlendirdiler. Mesela en genel değerlendirme; iki din bilgininin dini konularda derinleşme arkadaşlığıdır. Bugünkü tavuk suyuna tirit tasavvufçular ise detaysız biçimde ve dahi kamuyu rahatsız etmeyecek şekilde Allah’a ulaşma yolculuğu olarak algıladılar. Bu algı o kadar soyuttur ki sadece dinlersin ve hakikate asla eremezsin. Günümüzde Elif Şafak ve Ahmet Ümit rivayetlerden yola çıkarak bir roman kahramanı yarattılar. Bu iki yazarın Mevlana Şems ilişkisini sadece roman türünün özelliği içinde değerlendirebilirim. Zira gerçeği aramak adına bir çabaları olmadığını o romanları okumuş biri olarak iyi biliyorum. Ellerinde roman malzemesi olarak gizem dolu bir ikili vardı bunu kullandılar ve kendilerince başarılı oldular.

   Sinan Yağmur diye bir yazar da bu ikiliyi ele aldı. Elif Şafak ve Ahmet Ümit’in laik kesimde yarattığı etkiyi Sinan Yağmur, biraz daha din sosuna bulayarak dindar kesimde yarattı ve kendince o da başarılı oldu. Sinan’ın romanını, roman türünden bile saymam ben ama onu okuyan kesimin “iyi roman” diye bir derdi yoktu zaten.

   Mevlana Şems ikilisini bize ilk tanıtan kişi Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı kitabıyla Fuat Köprülüdür. Bu isim Türk bilim tarihinin en büyük isimlerindendir. Fuat Hoca, bu ikiliyi değerlendirirken hem o dönemin tarihi belgelerinden hem rivayetlerden hem Mevlana’nın eserlerden hem sosyolojiden hem de antropolojiden yararlanarak bir gerçek ortaya koyar. Asıl gerçek o kadar belgesiz ve o kadar uzaktadır ki ancak böyle bir metodoloji bize gerçeğin bir kısmını verebilir. Ancak asıl gerçek çok kişinin umurunda değildir. Bu, zihinsel bir çaba ve zihinsel bir emek ister. Halk, biz zihnimizi fazla yormadan rivayetlere inanalım olsun bitsin, der. Rivayetlerin arkasında nasıl bir anlam saklı, bunu diğer bilimsel veriler ne ölçüde destekler… Bu soruların bir önemi olmadığı için ve dahi Mevlana üzerine yazılanlar zahmet gerektirmediğinden her türlü satar.
   Ben de Fuat Hoca’nın metodolojisini dikkate alarak uzun zamandır bu ilişki üzerine kafa yoruyordum. Bu ilişkinin bencesini ve rivayetlerin aslında ne demek istediğini anlatacağım. Ancak önce tasavvufun ve tasavvufçuların tarihi süreçte nasıl değerlendirildiklerini belirtmek istiyorum. (Çok akademik bir üslup oldu bunun için kendimi asla affetmeyeceğim) Tasavvufçular toplumun genel değerlerini hiçe sayan dolayısıyla toplumla devrin idaresiyle kavgalı kimselerdir. Hatta Nesimi, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedrettin gibi tasavvufçular dönemin genel bakışının, ahlak anlayışının ve siyasi yapısının karşısında oldukları için din adına öldürüldüler. Bu yüzden Mevlana Şems ilişkisi “halka rağmen” gelişen bir ilişkidir. Şems’den önce Mevlana ve Şems’den sonra Mevlana çok farklıdır. Şems Mevlana’yı tasavvufla buluşturmadan önce içindeki “gelenek (halk)” putunu yıkmak için bir tür sınavdan geçirir. Bir örnek vereyim. Rivayetlerde geçer ki:

Şems, Mevlana’ya şöyle der:
“ Konya kerhanesinde bir kadın var, (Çöl Gülü)… mutsuz, acı içinde mazlum. Git sahibinden onu satın al ve getir evine. Onun hamisi (koruyucusu) ol. Bu evde sen bak”

Mevlana : “Ben nasıl giderim oraya Konya’nın vaizi olarak. Hem insanlar ne düşünür. Ne bilecekler benim onun hamisi olduğumu ya yanlış anlarlarsa.
Şems: “Yapacağın bu işte Allah’ın rızasına mani bir şey mi var?”

Mevlana: “Hayır tabi ki öyle bir şey yok bilakis Allah da hoşnut olur”
Şems: “Anladım insanların rızasına mani bir şey var! O zaman karar ver Celaleddin-i Rumi SENİN TANRIN KİM?

   İşte Şems önce Mevlana’daki halk putunu kırmıştır. Ona gerçek tanrının kim olduğunu göstermiştir. Yapbozun eksik parçası budur. Nasıl ki devrin iktidarları Hallac-ı Mansur’u, Nesimi’yi, Şeyh Bedrettin’i öldürdüyse Şems’ten ve onun dönüştürdüğü Mevlana’dan nefret etmiştir. Bakmayın siz bugün el üstünde tuttuklarına. Bugün kafalarda yaratılan Mevlana’nın toplumu harekete geçirme konusunda bir etkisi kalmamıştır. Yüzyıllar içerisinde uydurma rivayetlerle Mevlana’yı pasifize ederek tatlı su tasavvufçusu haline getirmişlerdir. Mesnevi’deki ve Fihi Ma Fih’deki siyasi eleştiriler kimsenin pek umuruna gelmez. Dönemin siyasi yapısının ondan hoşlanmadığından eminim. Bunun sonucu olarak da dönemin derin devleti Mevlana yerine Şems’i öldürerek bana göre Mevlana’ya da mesaj vermek istemiştir.
   Rivayetler Mevlana’yı gerçekten o kadar uzaklaştırmıştır ki olayın bu yönüne kimseyi dokundurmazlar. Bugün kapitalizmin tüketim aracı haline getirilen Mevlana, eserleri üzerinden değil de rivayetler üzerinden ele alınıyor. Bu haliyle kimseyi özellikle iktidarları ve kafa konforunu bozmak istemeyen masal dinleyicilerini rahatsız etmiyor. Aşk ve sevgi kavramlarını kullana kullana içini boşaltmış ve Şems’in öldürülmesini de romantizme bağlamış Mevlana satıcılarına gün doğmuş oluyor.

   Ben Mevlana’nın eserlerine de eleştirel bir gözle bakıyorum. Ancak bugün özellikle Mevleviler ona dokunulmazlık elbisesi giydirerek bir şirk figürü haline getiriyorlar.

   Bi düşünün çelişki şurada: Eğer Şems, Mevlana’yı dönemin saygın din adamından aykırı bir tasavvufçuya dönüştürdü ise Nesimi’nin Şeyh Bedrettin’nin, Hallac-ı Mansur’un akıbeti onu da bulmalıydı.

17 Eylül 2014 Çarşamba

SAĞCILIK MUHAFAZAKARLIK ve SANAT

   Hükümet destekçisi kanallardan birinde iyi niyetli, az çok sanat işine bulaşmış dört arkadaş konuşurlarken zapla dalmışım sohbetlerine. Şaşırdım son on yılın kültür politikalarını eleştiriyorlardı. Daha doğrusu eleştirmeye çalışıyorlardı. Eleştirecekler ama endişeliydiler. Bir olumsuz şey söyleyip dört iyi şey söylüyorlardı. Bir eleştiri için bin dereden su getiriyorlardı. İzlemek acıklıydı. Yine de övgüyü otomatiğe bağlamamışlar. En azından kültür işleri falan pek iyi gitmedi diyorlar.
   Neyse konu bu değil. Dört arkadaştan bir tanesi dedi ki; “Kültür bakanlığı tarafından son beş yılda Türkçeden yabancı dillere çevrilen kitapların % 95’i solcu yazarların kitaplarıymış.”  Arkadaş buna itiraz ediyor ve tabi soruyor: Sağcı muhafazakar bir hükümet varken yurtdışına çevrilen romanların % 95’i neden solcu yazarların. Neden sağcı muhafazakar bir yazar yok bunların içinde.
   Ben cevap vereyim: Sanat dediğimiz şey, insanlık tarihinde bir eşi benzeri daha bulunmayan estetik duygularla ve özgür fikirlerle oluşturulmuş değerli ürünlerdir. Şimdi bu tarife odaklansak dahi sağ muhafazakar kesimin sanat denen değeri üretemeyeceğini anlayabiliriz. Anahtar kelimeler “benzeri bulunmayan” ve “özgür düşünce”.
   Peki sağ muhafazakar kültürün değerleri nedir? Sağcılar için öncelik estetik olan mıdır, kutsal olan mı? Sağ muhafazakar kültürde özgür düşünen, eleştirebilen birey mi makbuldür, itaat eden arıza çıkarmayan mürit mi makbuldür.  Bunların cevabını herkes biliyor. Bu yüzden o kanaldaki arkadaşın neden bu romancılar solcu demesinin bir anlamı yok. Eğer ben yanılıyorsam ulusal ya da uluslar arası dergilerde, çevrelerde hakkında yazı çıkmış veya ödül almış birkaç tane de sağcı muhafazakar romancının adını sayarsın, ben de af edersiniz tezim çürük çıktı der otururum yerime.

   Sağdan sanatçı çıkmaz, ayrıca bu talep de edilmez. Dil ucuyla sanat iyidir falan o kadar. Sen şeyhine, hocana, hocaefendine, parti liderine geleneklerine ölümüne bağlısın. Onlar senin farklı benzersiz olmanı istemiyor ki. Hepinizin aynı olmasını istiyor. Yukarıda sözünü ettiğim dört yandaş arkadaş küçücük bir eleştiri için bile dokuz doğuruyor.  Aynılaştığın ve itaat ettiğin ölçüde değerlisin.  Bu da sanatın özüne ruhuna amacına 180 derece terstir değerli dostum.  Boşver, iktidar sanattan manattan kıymetlidir, işine bak…