29 Nisan 2014 Salı

TİYATROYA NEDEN UZAĞIM


Dün İstanbul şehir tiyatroları programı geçti elime.(Mayıs 2014.. Tarihe de not düşelim.)  Listeye baktım ve dedim ki; hala tiyatroya gidenlerin olması bir mucize. Bence şu şehir tiyatrolarının başında kimler varsa yatıp kalkıp dua etsinler, bize rağmen seyirci var diye.

Neden böyle diyorum anlatayım. Şu oyunlara bir bakalım: VİŞNE BAHÇESİ. 1850’lerin Rus oligarşik yapısını sosyalist bir gözle ele alan ve yıllardır kusturuncaya kadar izletilen tiyatro putu. Bunlar da bizim geçmiş tapınıcısı edebiyat tayfasının tiyatrocu versiyonu.

Sonra Aziz Nesin’in TOROS CANAVARI, YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ. Haldun Taner’in GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM. Turan Oflazoğlu’ndan KÖSEM SULTAN. Sonra tabi ki Shakespeare’den bir oyun. ( Shakespeare sahnelemezlerse Allah taş eder.) Sonra adını sanını duymadığımız bir sürü yabancı yazardan çeviri oyunlar. Benim yukarıda sözü geçen adamlara büyük saygım var çünkü bunlar yaşadıkları dönemde geçmiş tapınıcılığı yapmayıp çağının insanını, olaylarını yazmış, sahnelemiş ve eleştirmişler. Bu oyunları da kötülemiyorum. Zamanında tutmuş. Ben sadece soruyorum. Lafa gelince tiyatro toplumun aynasıdır. Bana beni gösterirdi hani. Kendimi en yalın halimle orada bulurdum. Ben bu oyunlarda nerdeyim. Yabancılaşma efekti diye bir tiyatro terimi vardır. Ben size söyleyeyim. En çok yabancılaşma efektini tiyatroya giden seyirci yaşıyor.

Bütün bunlara rağmen insanlar tiyatroya gidiyor çünkü “Tiyatroya gitmek lazım” gibi bir anlayışa sahip. Okullar üniversiteler teşvik ediyor falan… Sonra tiyatrolar zor durumda, mutlaka gidin gibi ağlak yazılar çiziler… Ben gitmiyorum artık. Sanatı desteklemeli değil miyiz? Değiliz. Siz desteklediğiniz sürece bu ortaçağ hali değişmeyecek. Ben bu oyunlar için “Tiyatro afyondur.” diyorum. Günümüzün Haldun Tanerleri Aziz Nesinleri çıkıp 2000’lerin insanını olaylarını estetik bir biçimde anlatıncaya kadar da gitmeyeceğim.

14 Nisan 2014 Pazartesi

YALINLIK KARAKTERİMDİR


Üniversite yıllarında Kant'tan Comte'a, Kigergart'tan Leibniz'e Schopenaur'a Avrupalı filozofların birçoğunun kitaplarını okumuştum. Merakımdan falan değil, gevezeliği sevdiğimden, ya da  konuşunca etrafıma hafiften entel genç havası yaymak istediğimden. Sonuç olarak onları okudum ve felsefelerini tercümelerin kalitesi oranında anladım.
Fakat asıl şunu anladım, felsefeyi kalın ve anlaşılması güç kitaplara sıkıştırmak değil de asıl maharetin derdini birkaç dize ve hoş melodilerin arasında sunmaktır. Bunu yüzlerce yıllık Halk Edebiyatı geleneğimizi gördüğümde ve ozanların su gibi anlatımlarında anladım.

10 Nisan 2014 Perşembe

EĞİTİM GELİŞİYOR MU?


Geleceğin eğitim anlayışı üzerine ne kadar çok nutuk dolaşıyor etrafta. İnternetin hayatımızı kolaylaştırdığına, bilgiye daha çabuk ulaşıldığına dair. Bence ortada bilgi falan dolaştığı yok. Bilgi yine eskiden olduğu gibi derinlerde. Yine büyük bir emek ve merak istiyor. Google’ın bize ilk elden sunduğu bilgiler, köksüz, kaynaksız, derinliksiz bir sürü paçavra. İnternetten araştırdım lafı bende fena halde mide bulantısı yaratmaya başladı.

Nette bir sürü Mevlana sözü dolaşıyor. Mesnevi okuyan bir kişi bile yok. Oscar Wilde’da derinleşmeye ne gerek var, Dorian Grey’in Portresini okuyup insan üzerine düşünmeyene gerek var; iki söz paylaş olsun bitsin. Hep kolaycılık hep slogan.  Bazen öyle berbat sözler görüyorum ve anlıyorum ki sloganını ölçüp tartabilecek bir yargıya sahip bile değiller. Üstat Meriç’in dediği gibi:” Slogan, ilkel olanın ideolojisi.”

Teknoloji eğitimi kolaylaştırdı mı, sorusuna vereceğim cevap: maalesef hayır, olacak. Hatta eğitimi bayağılaştırdı. Bunları teknoloji karşıtlığından ötürü söylemiyorum. Teknolojiye olan abartılı itibardan olayı bunları söylüyorum. Sanki araç, amaç olmuş. Eğitim teknolojisine övgüler yağdırıp duruyoruz. Soruyorum size! İnternete bağlı akıllı tahtan var. Bir şiir bulup hemen tahtaya yansıtıyorsun. O şiirin ruhunu duygusunu öğrencinin kalbine kazıyacak bir öğretmen yoksa akıllı tahta ne işe yarar ki. Ben bugün şu çılgın teknolojiyle, köy enstitülerinin eğitim seviyesini yakalayamadığımızı düşünüyorum. Eğitim üzerine tartışmalarımız içerik tartışması olmayacaksa bırakalım inceldiği yerden kopsun.

ÇÜNKÜ CEMİL MERİÇ...


Cemil Meriç’i severim çünkü; nedensiz sevmeleri baş tacı eden bir adamım.

Cemil Meriç’i önemserim çünkü; zavallı önceliklerimin ve yetersizliklerimin üstünü örtecek derin bir kültüre, büyük bir zekaya ihtiyacım var.

Cemil Meriç’i okurum çünkü; her daim ruhuma çalınan kılıç yaralarının en nafi merhemidir.

Cemil Meriç’i zevk ederim çünkü; iflah olmaz bir üslup hastasıyım.

Cemil Meriç’i anlarım çünkü; onun gibi “söz”ü kutsayıp dünyaya ihmalkar davranan ve bu yüzden uzaktan hoş vehimler, yakınlaşınca hayal kırıklıkları yaratan bir meslektaşıyım.

Cemil Meriç’i bilirim çünkü; kütüphanemde tekrar tekrar okunmaktan paçavraya dönüşmüş kitaplar onundur.

Cemil Meriç’i duyumsarım çünkü; o, siyah gözlüklerinin,  bense gülümseyen yüzümün arkasında belli etmemeye çalıştığımız acının yoğurduğu bir hüznü taşırız.

PUTPERESTLİK


Dizilerin putu, kötüleri olması gerekenden güçlü ve akıllı, iyileri olması gerekenden zavallı göstermesi.

Sezai Karakoç’un putu, yaşadığı halde kendini ölü zannetmesi ve hiçbir insani davete icabet etmemesi.

Nuri Bilge Ceylan’ın putu, seyirciden nefret etmesine rağmen sinema yapması.

Adanmışın putu, adandığı fikrin koruyucu donuk kullar yerine, ona değer katacak kaliteli bireyler talebini anlamaması.

Kötü işletmecinin putu, çalışanını mutsuz edip maliyetleri kısarak, müşteri memnuniyetini sağlayacağına inanması.

İyilikçinin putu, iyilik yaptığı kişiden mutlaka bir karşılık bekleme huysuzluğu.

Annelerin putu, okulların kalitesizliğini görmelerine rağmen, çocuklarının ve kendinin mutluluğunu sadece okul notlarında aramaları.