27 Kasım 2015 Cuma

CELAL ŞENGÖR MÜ DAHA ŞİŞMAN ORHAN PAMUK MU DAHA UZUN


Celal Şengör’ün röportajını dişimi sıkıp sonuna kadar okudum. Baştan sona çelişkilerle dolu. Birinin siyaseten tek adam oluşuna kızıp bir başkasını onaylıyor. Popüler kültürü eleştiriyor ama İsviçre’ninki beğeniyor. 30 milyon insanın ölümüne sebep olduğunu görmeyip Hitler’i, Almanların birliğini sağlayan adam diye övüyor. Kenan Evren dönemi işkencelerini falan sorun etmiyor. İstanbul’da deprem riski olmasına rağmen insanların eski binalarda oturmasını aptal olmalarına bağlıyor. Aptallar tabi niye oralarda oturuyorsun ki, ne güzel rezidanslarımız var, birkaç milyon doların da mı yok ey aptal!
Bu fikirlere, bir karşı tezle cevap verme gereği duymuyorum. Olduğu gibi kalsın, ibretlik. Her neyse ben işin başka bir yönünü gördüm bu röportajda. İki sonuç çıkardım.
Birincisi; hani biz eğitimciler çocuklarınız hayatı öğrensin, çarşı pazarda falan çalışsın, eli biraz iş tutusun, toplumu çalışma hayatını tanısın diyoruz ya. Bakın boşuna demiyoruz. Hayatında gidip bakkaldan ekmek bile almamış (kendi ifadesi) hayatı ev, okul, üniversite ve insansız araştırma sahalarında geçmiş ve “başarılı” olmuş bilim adamının fikir dünyasını görüyorsunuz. Sıfır empati, faşizmin eteklerinde dolaşma, kendinden ekonomi ve zeka yönünden düşük olanlardan gizli nefret… Sosyal hayata karışmadan yaşamanın semptomları bunlar. Onun için acilen çocukları toplumun içine atıp biraz pişmelerini sağlamak lazım. Yoksa bütün hayatını aptal ve fakirlerin arasında geçirmek zorunda kalabilirler… Allah’ım ne büyük acı…
İkincisi; Celal Hoca bir yerde, Orhan Pamuk okudum ama sıkıntıdan bitiremedim diyor. Yaşar Kemal’i de beğenmemiş. Olabilir. Beğendiği bir edebiyatçı da duyamadık. Fatih Altaylı’yı duyduk, hatta Murat Bardakçı hayranıymış ama bir edebiyatçı duyamadık.
Neyse Orhan Pamuk’la aralarında çok benzerlik ve çok farklılık buluyorum. Orhan Pamuk da Nişantaşı’nda büyüyüp ekmek almaya gitmeyenlerden. Para kazanmak ev geçindirmek gibi boş işlerle hiç uğraşmamış. O da varlıklı ailenin iyi yetişmiş çocuğu. Celal Şengör Batı’da nasıl meşhursa Orhan Pamuk da öyledir. Hatta Batı aleminde, tanınırlıkta bir gömlek üstündür. İkisi de boyları kadar kitap yazmış ve uluslararası ödüller almış. Bunlar benzerlikleri.
Ancak Orhan Pamuk’la Celal Şengör arasında uçurumlar kadar büyük farklar da var. Örneğin Orhan Pamuk’ta faşizmin bırak sempatisini f harfini bulamazsın. Militarizmi, işkenceyi asla haklı görmez. Mensup olduğu milletin özeleştirisini yapar. Hatta iğneyi kıçımıza fazla sapladığı için bunun bedelini de zamanında ödemişliği vardır. Kars’ın garibanını da tanır, İstanbul’a göçmüş ve yoğutçuluk yaparak para kazanan garibanı da tanır. Ara mahallenin kara yağız delikanlılarını da yazar. Fakir ve aptalı aşağılamaz onları anlamaya çalışır.
O zaman soru şu: Bu fark nereden geliyor? Cevap: Sanattan ve edebiyattan. Bilimle toprağı evreni ve canlı anatomisini anlayabilirsin. Ama insanı ve ruhunu sanat olmadan asla anlayamazsın. O yüzden Celal Şengör’ün hayat damarlarından biri, en önemlisi, kopuk. O bölgeye kan gitmediği için insan kavramının bir karşılığı yok. Orhan Pamuk’u zaman zaman eleştirsek de Celal Şengör’le bir tutmayız. Sanatla olgunlaşmış erdemine saygı duyarız.

21 Kasım 2015 Cumartesi

DAMARLARIMIZDAKİ ÖLÜMCÜL VİRÜS: ROMANTİZM

   Bir doktorun karısısın ey Madam Bovary.  Kocan Charles, bir dediğini iki etmeyen sadık bir adam. Bildiğimiz kadarıyla herhangi bir hemşireyle de dedikodusu çıkmamış. Ben kasabada yaşayamam dedin -çıktığın yeri beğenmeyip – Paris’te yaşamak istiyorum dedin. Ona da eyvallah dedi. Ne güzel! Bir kızınız oldu ben yetemem dedin hizmetçiler tuttu. Paris’te balo dedin eğlence dedin her yere götürdü. Şimdi Charles’a bir şey diyebilir misin?
   Peki o zaman Emma Bovary, kocasını neden aldattı? Madam Bovary’yi, kocasını aldatan kadın romanı zannedenler romanı hiç anlamamışlar. Böyle bir roman okumak istiyorsanız Ahmet Altan’ın ALDATMAK adlı romanını okuyabilirsiniz. Hani özellikle kadınlar pek sevmişti. Bastırılmış duygular falan… hayır, hayır. Madam Bovary öyle bir roman değil. Bana biraz zaman verin bakın nereye bağlayacağım.
   Flaubert (kitabın yazarı) bu parantez olayına girmemeliydim biliyorum ama bir anda oldu. Neyse Flaubert, romanda en son Emma’yı eleştirir. Asıl sorduğu soru şudur: Emma neden aldattı? Flaubert, insanoğlunu en ölümcül zehirle zehirleyen romantizmi eleştirir. Vay canına romantizm gerçekten ölümcül bir akım mıdır? Flaubert’e hak verebilir miyiz? Bence Flaubert haklıdır, hem de sonu a kadar. Neden mi? Anlatayım…
   Romantizm, insanın bin farklı boyutunu iki boyuta indirir. İnsanı ya odun ya pırlanta yapar. Hayvana yaklaşmasına bir adım kalmıştır. Evrimin bütün gelişimini reddeder. İdeal tipler kötü tipler: Romantizmin insan tanımı budur.
Peki insanlar neden romantizme hayrandır? Cevap: Kafa yormayan bir tanımlamadır. İnsan denen gizemi asla çözmeye çaba harcamaz. İnsanı anlama zahmetine girmek istemeyen kuru kalabalıklar romantizme koşar.
   Dönelim romana. Emma sürekli romantik romanlar okuyan bir kadındır. Romandaki erkekler idealize edilmiş, sürekli aşk düşünen ve kadını mutlu etmekten başka hayatta hiçbir amacı olmayan Kazanova’lardır. Emma, balolarda karşısına çıkan Rudolph ve Leon’u da öyle zanneder. Flaubert, bu romantik zamparaların içi boş tipler olduğu gerçeğini Emma’nın ama aslında okurun suratına çarpar. Tam o anda yumruklarını sıkar “Yaşasın Realizm!” diye bağırasın gelir.
   Romandan fazla bahsetmeyeyim de neler olup bittiğini kendi gözünüzle görün. Romantik oltaya takılan balıkların nasıl can çekiştiğine kendiniz şahit olun.
   Günümüzde romantik romanların karşılığı dizilerdir. Aynı etkiyi bu sefer dizilerde görüyoruz. Evet, diziler seviliyor çünkü orada da ideal tipler ve kötüler var. O kadar prototip o kadar naylon tipler ki ya delicesine seviliyor ya da ölümüne nefret ediliyor. Bu kadar. Kadın erkek fark etmiyor, dizilerde gördüğümüz ama etrafta bulamadığımız jönler, güzeller mutsuzluğun ana kaynağıdır. Romantizm katıksız yalandır. İnsanların geneli yalanı seviyor. Hem de yüzyıllardır.

   Hayatı boyunca iyi ve kötü tipten başka hiçbir şey yazamamış Aleksandr Dumas malikanelerde yaşardı. Buna karşın eserlerine “İNSANLIK KOMEDYASI” adını veren ve yüzlerce karakter yaratan Balzac küçük bir çatı katında ömrünü geçirdi. Bu da İNSANLIĞIN TRAJEDİSİDİR.