11 Ocak 2014 Cumartesi

EN İYİ TEKLİF



En İyi Teklif, güzel bir filmdi. Hayatını tablolara, resme adamış sıra dışı bir karakter yaratmış yönetmen. Ben kendine özgülüklere sahip karakterleri olan filmleri ,romanları severim. Film boyunca konu ilgimi çekmese de o karakterin sürprizleri için filmin sonunu getiririm. Sözünü ettiğim film konusu ve görselleriyle de ilginç. Son sahnede geçen Prag’daki “Gece ve Gündüz” adlı kafeyi görmek bile çocuksu naiflikte bir heyecan yaratıyor.

Popüler sinemanın vazgeçilmezi olan entrika, çatışmalar, merak öğesini canlı tutan kurgu başarısı tam istediğiniz gibi. Katarsisi iliklerinize kadar hissettirecek bir sonla da ödüllendiriliyorsunuz. Yine de filmin sizin dimağınızda bıraktığı sorular ve sorgulamalar filmin popüler argümanlarını bile solda bırakıyor.

Durun, filmde aklımda kalan bir replik vardı. Bizim resim gurmesi, müzayede uzmanı ve hayatını antika tablolar işgal etmiş kahramanımız, insanlarla esaslı hiçbir ilişki kurmaz. Özellikle kadınlarla. Atmışlı yaşlarındayken evden çıkamama sendromu olan genç bir kadına aşık olur. Fakat kadınlarla ilişki konusunda zayıftır. Ve asistanına şu soruyu sorar:

-       Harvey, evli misin?

-       Evet efendim.

-       Bir kadınla yaşamak nasıl bir şey?

-       Müzayede gibi düşünün efendim. En iyi teklifin sizinki olup olmadığından asla emin olamıyorsunuz

Filmin ana fikri bu repliklerde değil. Ama hoş olmuş, hala düşünüyorum. Psikolojiyle ilgileniyorsanız ya da psikoloji okuyorsanız elinizde ruhunu analiz edebileceğiniz sağlam bir kadavra var. Kadın portrelerinden kendine unutulmaz aşklar vehmeden bir adam… Hayalinde yarattığın kadınla yaşamak kolay peki o portrelerden biri gerçeğe dönüşürse…

Sizinle “Sanat nedir?” üzerine oldukça fazla konuşmuşluğumuz vardır, bilirsiniz. Alın size bir tanım daha: Sanat eseri dekolte ve şuh bir soruyla çıkar karşına. Ancak tahrik olmuş beyin loblarına bıraktığı cevapsız sorularla seni ortalıkta bırakıverir…

Hazine senin bahçendeki ağacın dibinde gömülü sevgili dostum. Fakat bunu öğrenmen için “Simyacı”daki Santiago gibi uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkmayı göze alabilmelisin. Cevaplar yolda…  

5 Ocak 2014 Pazar

FAZLA ENTEL YAZI: ATAY-CORTAZAR


    Bilimde önümüzdeki 10 yıl içinde Mars'a gidilecekse bu bilimin şimdilik geldiği son noktadır. Edebiyatta Oğuz Atay ve Julio Cortazar'dan daha iyi öykü yazmışsanız edebiyatta Mars'a gitmişsiniz demektir. Bu iki yazar hem fiziksel hem de ruhsal olarak o kadar benzerler ki birbirine; yeryüzünün iki farklı ülkesinde dünyaya gelmiş ikizler gibidir. Julio Cortazar Arjantin'in Oğuz Atay'ıdır. Şu sözüne bayılırım: "Düzyazı bir boks maçı gibidir, romanı puan alarak kazanabilirsiniz ama öyküde nakavt etmeniz gerekir" Ben bu söze Oğuz Atay'ı da katıyorum. Bu ikilinin öykülerinde çok defa nakavt olmuşluğum vardır. Hatta Oğuz'un Demiryolu Hikayecileri'nin son cümlesinde nakavt olduktan sonra günlerce kendime gelemediğimi bilirim.
    Cortazar'ı Mırıldandığım Öyküler kitabıyla tanıdım. Sonra Ayakizlerinde Adımlar... Pablo Neruda'nın dediği gibi; Cortazar okumamış biri, bir kader kurbanıdır. Mırıldandığım Öyküler kitabında "Kedi Uyumu" ve "Glenda'ya Öyle Tutkunuz ki" öyküleri zihnimi estetik ve düşünsel bir zevkle günlerce meşgul etmişti. Bu arada Marquez severler için söyleyeyim ki Marquez'in ilham kaynağıdır kendileri.
   Oğuz Atay'la kaderleri de benzer. ikisi de üniversite hocalığını büyük bir yalnızlık ve anlaşılmazlık içinde geçirmişlerdir. Büyük yazarlara özgü olan, sonradan anlaşılmak üzere ilgi nadasına bırakılmış ustalardır.
    Bu yazılar üzerine ustalar ilginizi çeker ve üzerlerine kapaklanabilirsiniz. Bu sizde bir hayal kırıklığı da yaratabilir. Sakin olun. Bu iki yazar, yüksek bir duvarın arkasında dururlar. Sait Faik'i duvarı aşmak için merdiven basamakları olarak düşünebilirsiniz. Eğer Sait Faik'in "Semaver"i, "Lüzumuz Adam"ı, "Son Kuşlar"ı sizi etkilemiyorsa Cortazar ve Atay nadası sizin için devam ediyordur, acele etmeyin. Ancak zihninizin bir köşesinde ve hayatınızın bir döneminde bu iki yazara uzun ve keyifli bir yolculuk yapmak gibi bir amacınız olsun...
Ne diyordu Oğuz Atay babasına yazdığı mektupta: "Şimdiki gençler başka türlü babacığım, her sözden tek anlam çıkarıyorlar." Bilmem anlatabiliyor muyum?

3 Ocak 2014 Cuma

CAİZ LOBİSİ


  Hükümetin yörüngesindeki kanallara bakıyorum da her akşam değişik bir Nurcu grubu abisi, değişik bir İslami vakıf önderi ya da bir tarikatın lideri boy gösteriyor. Neredeyse hepsi hükümetin müşfik kanatları altında Hizmet hareketine karşı felaket salvolar yapıyor. Cemaatin yaptığının caiz olmadığını söylüyorlar. Üst kadrolar, televizyonda oldukları için seviyeyi gözeterek, nezaketi elden bırakmadan kendilerince cemaate sağlam darbeler indiriyorlar. Tabi bunlar öncü kuvvetler. İş twitter, youtube ve facebook’ta alt kesimlere indikçe gayet sert acımasız ve kindar bir savaş göze çarpıyor.

  Hükümet ne dedi neler vaat etti bilmiyorum ama gördüğüm şu ki ülkedeki bütün İslami gruplar, cemaate karşı hükümetin yanında yerini almış durumda. 80’li yıllarda da bu gruplar hiç geçinemezlerdi ama bugün kavganın boyutları daha büyük ve kavga daha acımasız geçiyor.

Hangi İslami grup, kimi destekler, kimin yanında olur beni ilgilendirmez. Yalnızca, kökü “silm” yani “barış” olan bir dini, en büyük referans alan bu gruplara “Bu kadar kini ne zaman biriktirdiniz?” demek geçiyor içimden. “İçinizden biri tökezlediğinde hemen başına üşüşüp üzerinde tepinmenin bir vakarı var mı?” demek istiyorum...

HÜKÜMET CEMAAT DÖVÜŞ KULÜBÜ


Cemaat hükümet kavgasında tarafsanız ya da "dış güçler" e iman etmişseniz aşağıdaki yazıyı okumanıza gerek yok. yalın tarafsız bir bakış istiyorsanız bi bakın derim.
KAVGANIN BİRİNCİ NEDENİNE GELİNCE  başbakanın ülkede kendinin dışında hiçbir gücü kabul etmemesi ve her şeyi kontrol altına almak istemesidir. Askeri, polisi, yargıyı, medyayı kontrolü altına aldı. Ak parti kadroları sınırlıydı. Bunları yaparken kendisine en büyük yardımı yapan cemaatti. İşi bittikten sonra onun ayrı bir güç olarak kalmasına izin vermek istemedi. Onun için cemaatin başına kendisinin kontrol edebileceği bir kişiyi getirmek istedi. Dershanelerin kapatılma çabası, cemaatin gücünün sınanmasıdır. Bu sınama riskliydi, başbakan bu riski aldı. Cemaat ise daha önceki iktidarlar döneminde yeterince güçlü olmadığı için onlarla uzlaşma yoluna gidiyordu. Şimdi ise gücünün farkındaydı ayrıca hükümetin açıklarını biliyordu dolayısıyla o da risk aldı ve karşılık verdi. Sonra ortalık toz duman…

ORTAK AKIL

Gerek hükümet gerekse cemaat ortak akılla yönetilmeyen tek adamlı yapılardır. Bu yapılar güçlendikçe, ortak akılla hareket edilmediği için hatalar yapar. Kutsanan liderlere hiçbir eleştiri getirilmediğinden liderin şahsında tüm yapı kavganın aktörleri haline gelir. İşin aslı bu kavga başbakanla hocaefendi kavgasıdır. Liderlerine sorgusuz bağlı olan kitleler de kendilerini kavganın içinde bulmuşlardır. Tek adamlı yapılar sosyolojik olarak sonunda tıkanırlar ve bu tıkanma bir bölünmeyle açılır ve parçalar halinde yoluna devam eder. Uzlaşma, eleştiri ve demokrasi kültürü olmadığı için o gruptan ayrılan bir liderin etrafında yeniden var olurlar. Sait Nursi’nin etrafında toplanan Nurcuların onun ölümüyle parçalara ayrılması gibi… Milli görüş hareketinin Erbakan’la başlayıp bölünmeyle AKP’ye dönüşmesi gibi. Oldukça yara almasına rağmen yakın planda cemaatin bölünmesi zor gibi görünüyor. Ancak mutlaka kendini bir sorgulamadan geçirecektir. Modern ve değişen dünyaya karşı eski argümanlarla hareket edemezler.

 Ancak hükümet bu kavgadan daha zararlı çıkar ve bu iş en sonunda lider değişikliğine veya bölünmeye gider. Buna en büyük kanıtım da son kabine değişikliğidir. Yeni kabinedeki kişiler mutlak itaat şuurunda olan kişilerdir. Başbakan geceye gündüz dese bile itiraz etmezler. Bu bir endişenin, etrafındaki kimseye güvenmemenin göstergesidir. Başbakan kucaklayıcı olmadı, her eleştiriyi düşmanlık saydı. Sosyolojik değişimler akşamdan sabaha olmaz. Herkes, her şeyin bir anda değişeceğini umuyor, bu yanlış. Seçimlerden sonra Akp’de büyük bir değişimin olacağı bence çok açıktır.

ÇELİŞKİLER YUMAĞI

Ayrıca hükümet, cemaat yargıyı ele geçirmiş, paralel devlet kurmuş diye feveran ediyor. Bana o kadar komik geliyor ki! Yıllarca birlikte çalıştıkları ve vesayetleri birlikte devirdikleri mesai arkadaşlarını ilk kez görmüş gibi yapıyorlar ya… Gerçekten insana bir gülme geliyor. Bu çelişkinin “kefenciler” dışındakilere izah edilebilecek bir tarafı yok. Kendilerinin cemaat tarafından mağdur edildiğine kamu oyunu ikna etmeye çalışıyor, bir kesimi de ikna etmiş gözüküyorlar ancak yolsuzluk dosyaları orada dururken bu oyunu uzun süre devam ettiremezler. Yargı tamamen hükümetin hegemonyasına girmişken adalete güven yerlerde sürünürken bu oyunu devam ettiremezler.

DANIŞMAN TAYFASI

Ben gezi olayları sırasında yazmıştım. Başbakan danışmanları gezi konusunda tek bir argüman üretemediler. Danışman dediğin iyi zamanda lazım değil ki. Ortam sıkışınca sana lazım olur. Sanat camiasından danıştığı ustalara (!) da bakınca (Hülya Avşar’la Necati Şaşmaz) durum net anlaşılıyor. Bu danışman tayfası gerçekten kötü sınav veriyor. Dersaneler konusunda o kadar cahildiler ki işlerin bu aşamaya geleceğini öngöremediler. Sonra biri çıkıp “Orduya cemaat kumpas kurdu.” dedi. Bütün geçmiş yargılamaların boşa çıkacağını düşünemeyecek kadar düşüncesiz bir tip. Sonuçta onların suçu yok. Sen, başbakanımızı telekinezi ile öldürmek istiyorlar diyen adamı başdanışman yaparsan olacağı budur.

KAVGANIN İKİNCİ NEDENİ İSE cemaat açısından bakarsak, 35 yıl boyunca tek tek insan insan bin bir emekle bin bir gizlilikle oluşturulan kadroların tasfiye edilmeye çalışılması kavgayı büyütmüştür. 28 Şubat döneminde de cemaat hedefteydi ancak hizmetin gücü onlarla savaşacak boyutta olmadığı için cemaat savaşmayı değil uzlaşmayı seçmişti. Şimdi ise gücünün farkındadır ve hükümetin açıklarını bilmektedir. Ayrıca hedefe Hocaefendinin konması Hocaefendinin de kavganın baş aktörü olarak işin içine dahil olmasına neden olmuştur.

SONUÇ: Bu kavgadan her ikisi de yaralı çıkar. Hükümetin zararı şu olur: Otoriterleşme bütün ülkenin en rahatsız olduğu konudur. Kefencileri saymazsak. Bir de yolsuzluk olayı var ki bunlar ortaya döküldükçe hükümet geri dönülmez bir yola girecektir. Başbakan kızdıkça daha çok hata yapıyor, yaşananlardan hiç ders çıkarmıyor. Sertlikle hoyratlıkla her şeyi yola koyacağını zannediyor. Onu eleştirme ihtimali olanları yanından uzaklaştırıyor, itaat şuuru tam olanları etrafına topluyor. Bence bu çöküşü hızlandıracaktır. Ülke bu gergin ve kavga ortamından bıktı artık.

Cemaatin zararı ise şudur: Toplumun algısı bu soruşturmaların dersane konusundan sonra ortaya çıkarıldığıdır. Eğer hükümet cemaatle uğraşmasaydı, bu dosyalar ortaya dökülmezdi algısı cemaate zarar verecektir. Şimdilik hükümetten hoşlanmayan çevreler cemaate itibar ediyor gibi görünse de normale dönüldüğünde cemaatin devlet içindeki bu gücü sorgulanacaktır. Bundan sonra ister Akp gelsin ister başka bir oluşum, hiçbir hükümet içinde kontrol edilemeyen böyle bir yapı istemez. Cemaatin siyasete fazlaca bulaşması stratejik bir hataydı. “Ölüleri bile diriltip oy verdirelim”den, “Evlerinize ateş düşsün”e savrulmak geniş makul çevreler tarafından kolayca hazmedilecek bir durum değil bence.

Evet, benim penceremden yaşananların yorumu kısaca böyle… Bekleyip görelim.