26 Kasım 2014 Çarşamba

THOMAS MORE, ÜTOPYA, ERASMUS ve KURAN İSLAMI

    Thomas More’un Ütopya’sını okuduğunuzda hafif çaplı bir hayret duygusu damarlarınızdan vücudunuza doğru yayılır. Feodal bir toplumda, mülkiyeti bu kadar cür’etkarca insana yayma fikrini nasıl başardın diye iç geçirirsin. Tarih bilincin resmi ideolojiyle iğdiş edilmiş veya 21. Yüzyıl kafasından kurtulamamışsan bu kitaba eleştiri de yapabilirsin. Zorba bir eşitlik anlayışı var diyebilirsin, düşünce özgürlüğü zayıf kalmış diyebilirsin hatta Hıristiyanlık propagandası yapıyor da diyebilirsin. Bunları bir kenara koyalım.

     Thomas More’a Ütopya’dan bağımsız biraz büyüteçle baktığınızda hakkında farklı fikirler de edinirsiniz. Mesela More ve kankası Erasmus çağının ateşli bir ana kaynak’çısıdır. Ana kaynaktan kastettiğim İncil’i ruhbanlardan kurtarma projesi içinde yer almış olmalarıdır. Yani İncil’i esas almalarıdır. Onlar da fark etmişti ki Hıristiyanlık ruhbanlar tarafından eklenen haram ve helallerle (bu, İslamiyet jargonudur ama anlaşılsın diye yazdım) tanınmaz hale gelmiştir. Bu sayede kontrol (yani tevhid) bir başka deyişle Tanrının tek hakim oluşu din adamlarının eline geçmiştir. Böyle bir güçten vazgeçmek istemeyen din adamları Erasmus’a Thomas More’a ve sonradan gelen Luther’e savaş açmışlardır. En büyük kavgalar Erasmus’un İncil’i Latinceye çevirisiyle başlamıştır. Düşünsenize Hıristiyanlığın ana kaynağının anlaşılmasını istemeyen kitle, din adamı sınıfıdır. More’un kilise eleştirilerinin temeli İncil’i esas alın çağrısıdır. Hıristiyanlığın kilise ruhbanları tasallutundan kurtuluş serüveni bu yüzyılda başlar. Daha önce Bocaccio’nun Decameron öyküleri de kilise eleştirisidir ama sadece eleştiri olarak kalmış bir alternatif sunmamıştır.

     Gelelim bizim hikayemize… Osmanlı Kuran’ı Arapça okurdu. Manasıyla hiç ilgilenmedi. Türkçeye Kuranı Kerim’in ilk çevirisini Elmalılı Hamdi Yazır, Atatürk’ün talimatıyla yapmıştır. O dönemde Elmalılı, İsmail Hakkı İzmirli, Şehbenderzade, Mehmet Akif gibi insanlar Kuran’a yani ana kaynağa dönmeyi savunmuşlar ama haykırışlarını İstanbul’un dışına duyuramamışlardı. (Facebook’ları, twitter’ları ya da blogları olsaydı durum farklı olabilirdi belki.) Dolayısıyla dinde bir Rönesans dönemi (kastım ana kaynağa dönüştür) oluşturamamışlardı. Mehmet Akif’in bugünkü itibarına aldanmayın. Yaşadığı dönemde birçok tarikat ve cemaat onu kafir ilan etmişti. Sebebini biraz “Safahat” okursanız anlarsınız. Özellikle “Hakkın Sesleri” bölümünü...
     
     Şimdi daha da güncele gelelim. Teşbihte hata olmaz; günümüzün Thomas More’ları Erasmuslar’ı da müminleri ana kaynağa yani Kuran’a çağırıyor. Bunun İslam ruhbanı çevrelerde yarattığı rahatsızlığı bütün çıplaklığıyla görüyoruz. “Tarih tekerrürden ibaret” klişesini kullanmanın tam da zamanıdır. “Ana kaynağa dönün” çağrısı 16. Yüzyıldaki gibi bir huzursuzluk yaratmıştır. Günümüz ruhbanları imparatorluklarını kolayca teslim etmeyecektir. Bu kavga henüz yeni başladı diyebiliriz. Fakat bunlar daha iyi günlerimiz. Ruhbanlık imparatorluğunun kalesinden birkaç burç yıkılınca hoyratlıkları daha da artacaktır. Yeni Şafak yazarı hezeyancıbaşı Yusuf Kaplan’ın 10 Kasımda yazdığı “Geliyorum Diyen Felaket: Kuran İslamı” adlı yazısı huzursuzluğun sözünü ettiğim çevrelerde ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Şimdi bu “Kuran İslamı”na karşı çıkan çevreler ezberledikleri birkaç ayet dışında Kuran’ı bütünlüklü olarak bilmezler. Mesela Zümer suresinin ana fikri nedir dersen cevap veremezler. Kuran’ın öncelikleri nedir dersen kekelerler. Nerden mi biliyorum? Hayatlarındaki önceliklerden.
     
     İslam’a karşı çıkanlarda durum daha felaket. Onlar da tartışmalı birkaç ayetle sözüm ona eleştiri yapıyorlar. Gelenekçilerin hurafeleriyle Kuran karşıtlığı yapmak onların da işine geliyor. Beyin konforunu bozmaya kimse yanaşmıyor.


     Neyse görüldüğü gibi Kuran merkezli din anlayışı bugün tekrar gündemde. İzlemeye değer bir tarih tekerrürü rüzgar olup esmeye başladı. 

11 Kasım 2014 Salı

SANATÇI DEHA MIDIR?

Neredeyse elli yıldır sanat çevreleriyle içli dışlıyım. Nice yazar tanıdım. Kimileri düş kırıklığına uğratmadı beni. Kimilerini ise tanıdığıma tanıyacağıma pişman oldum. Birçok ünlü yazar için: “Keşke hiç karşılaşmasaydım onunla; köşemde oturup güzel güzel kitaplarını okusaydım.” diye düşündüm. Ne yalan söyleyeyim, o yazarların kitaplarını okumaktan aldığım tat, kişiliklerinin karaltısıyla gölgelendi.
   
   Bu parça 2005 yılında ÖSS sorularından birinin paragrafıydı. Ben de yukarıdaki parçayı yazan arkadaş gibi düşünüyorum. Bunu ifade etmemin nedeni bir gözlemimdir. Ben de gençken dergiciliğe bulaşmış, o dergilerde yazarların yazdıkları ve kişilikleriyle ilgili yazılar yazmış, iyi yazarları olması gerekenden fazla gözünde büyütmüş biriydim. Gözünde büyütmek ne kelime, hepsi gözümüzde birer abideydi.

   Sonraları bu bakışım değişti tabi. Bendeki o abartılı halin, okumaya iyiden iyiye bulaşmış gençlerde nüksettiğini görüyorum. Hayal kırıklıklarını ertelemelerine izin vermek istemiyorum.
Benim gözümde itibar yazıdadır. Yazarın beyin loblarındaki kıvrımlardan biri, çok az insana nasip olacak biçimde olağanüstü çalışmaktadır. Fakat komşu loblar aynı performansı göstermeyebilir. Hatta ben düşünüyorum ki beyine uğrayan kan o nadide lobda öylesine hararetli deviniyordur ki diğerlerine karşı ihmalkar davranıyordur. Bu durum birçok yazarda hayata karşı büyük bir yenilgiyle sonuçlanmıştır.

   Kafka’nın silik kişiliğini aşamayışı, Dostoyevski’nin kumara ve kadına karşı mağlubiyeti, Hamingway’in, Poe’nun, Zweigh’in, Viginia Woolf’un, Jack London’un intihara sürüklenmeleri, Salinger’in kendini çiftliğine kapatıp 20 yıl oradan çıkmayışı…

   Mesela Charles Bukovsky, John Fante için “Benim Tanrımdı” der. John Fante’nin “Toza Sor” romanı benim için efsanedir ve yakında onunla ilgili bir yazı yazacağım. Gel gelelim adamın hayatını “tam bir kaybeden” diye özetleyebilirim. Rezalet yani…


   Öğütçü gibi davrandığımı düşünmeyin ama bu adamların çoğu eline kalemi aldıklarında Superman’dirler evet ama kalemi bıraktıklarında Clark Kent bile değildirler. Hayata dair en küçük sorunlarını dahi çözememiş bu insanlara deha demenin çelişkisini vurgulamak için bunları yazıyorum. Şu insanı gereğinden fazla yüceltmenin absürtlüğünü, onu tarikat şeyhleri gibi kutsamanın gereksizliğini vurgulamak için yazıyorum. Varlığı değil eylemleri yüceltmenin anlamlı olduğunu vurgulamak için yazıyorum. Yoksa yazdıklarına karşı saygım büyüktür bilirisiniz. Saygılarımla…