23 Ekim 2015 Cuma

ÇETİN ALTAN'DAN ANILAR BULVARINA BİR YOLCULUK

...O benim babam ama o Çetin Altan.
Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.
Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.
“Yazıya ihanet etme” dedi, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”
Bir yazarı izleyerek büyüdüm.
Yukarıdaki cümleler Ahmet Altan'a ait. Benim için esaslı cümle "Yazıya ihanet etme." cümlesidir. Bu cümleyi okuduktan sonra bakın aklıma ne geldi. 
Bir gün Refik Halit'le Yakup Kadri, dostları Ahmet Haşim'in Kadıköy'deki evine giderler. Ülke zor günler geçiriyordur. Koca bir imparatorluk parçalanma sürecine girmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın homurtuları işitilmektedir... Yakup Kadri, Ahmet Haşim'e "Hadi dostum artık gidiyoruz." der. (Bu üçlü "Sanat şahsi ve muhteremdir" felsefesinin hakim olduğu Fecr-i Ati topluluğunun gençleridir.) Ahmet Haşim "Nereye gidiyoruz." diye sorar. Yakup Kadri "Milli edebiyat cephesine." der. Ahmet Haşim haklı olarak NEDEN sorusunu sorar. Yakup Kadri ona der ki: "Sevgili dostum görmüyor musun ülke kan gölü her yer yangın yeri. Bizler de bir şeyler yapmalıyız. Kalemimiz, şiirimiz bu yangını söndürmek için var olmalı. Memleketin sanatçıları olarak bize düşen vazife bu değil mi?"
Haşim, Refik Halit'e bakar ve "Sen de mi böyle düşünüyorsun." der. Refik Halit "Evet dostum, sanat muhteremdir ama artık şahsi değildir, toplumcudur." diye cevap verir.  
Haşim kahvesinden bir yudum alır ve onlara şöyle bir tirad geçer: "Sevgili dostlarım! Size güle güle. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Evet memleketimizin durumu iyi değil. Yangın, her yeri sarmış; hakkınız var. Bu yangının sönmesi için Ahmet Haşim'in şu naçiz bedeni lazımsa ben canımı seve seve bu vatana feda ederim. Ama şiirimi bu uğurda  asla feda etmem. Sizin şiiriniz bu yangını söndürürken kül olup gidecek. Ben sonsuza şiir yazıyorum. Ve ona zinhar ihanet etmem. Şartlar ne olursa olsun.
Ve Haşim, bıyıkları daha yeni yeni terlemeye başladığı yıllarda inandığı bu şiir felsefesinden, 49 yaşında son nefesini verinceye kadar hiç vazgeçmedi. Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul'un şiirimizi yozlaştıran gazına hiç gelmedi. Ahmet Haşim'in şiiri, sonsuza giden trenin birinci mevkiinde yerini aldı. Tabi diğerlerinin şiirleri kül olup yağmurlarla toprağa karıştı ve kayboldu.
Bu arada kısa bir not: Ahmet Haşim Çanakkale Savaşı'da cepheye gitti, savaştı. Milli edebiyat diye ortalığı inletenlerin hiçbirini ne Osmanlı ordusunda ne de Kuvay-ı Milliye de göremedik. Her şey bittikten sonra içindeki faşist ırkçıyı milliyetçilikle perdeleyen bazı sanatçı döküntüleri Bağdat doğumlu Ahmet Haşim'le "Arap uşağı" diye dalga geçmeye kalktılar. Bir tek Ahmet Haşim'i çağdaşlarının topuna değişmem.
Çetin Altan'dan yola çıkmıştık. Rahmetlinin mizahına, ironisine, üslubuna bayılırım. Romandan öyküye köşe yazısından denemeye yazının her alanında at koşturan iki adam tanıdım. Biri Refik Halit diğeri de Çetin Altan. Eline kalem almak isteyenlerin bu iki üstada uğramaları elzemdir. 

Bir kısa not daha: Refik Halit Milli edebiyat cephesinde yer edinemedi. O da yalnız kurtlardandır. 

19 Ekim 2015 Pazartesi

21. YÜZYIL ROMANINI GÖREMEYENLER

   Eğer Nobel almış bir Türk romancısıysan tabi ki sorarlar: Sayın Pamuk siz kimi okursunuz, günümüz romanını nasıl görüyorsunuz? Haklı bir soru, Orhan Pamuk’a sormayıp kime soracaksın? Pamuk da cevap veriyor: Günümüz romanını takip ettiğim söylenemez, ama benim okuduklarım Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan vs. vs. vs. Hocam bunları biliyoruz. Yüz bin röportajından biliyoruz, yazdığın üsluptan, postmodern olmaya çalışan yanından biliyoruz. Saygı da duyuyoruz. Fakat buna birkaç itirazımız var.
   Hadi 19. yüzyılın başından alalım, fazla gerilere gitmeye gerek yok. Romancıların en makus kaderi çağında anlaşılamamış olmaları ya da fenomen haline gelememiş olmalarıdır. Yani şöhret bulmaları için ölmeleri gerekiyordu. Hatta Orhan Pamuk’un sürekli okudum dediği Oğuz Atay “Ben buradayım ey okur, sen neredesin acaba?” diye yazar yalnızlığını bağrımıza hançer gibi saplanan bu soruyla çarpmadı mı suratımıza. Orhan Kemal’in çileli hayatını, Sabahattin Ali’nin dramını düşünün.  Peyami Safa, Kemal Tahir gibi efsane romancıların dikkat çekmek hatta geçinmek için istemeye istemeye popüler poliseyeler yazma gayretlerini… 
   Bu sebeple yazar dayanışmasına inanan biri olarak çok az yazara nasip olmuş bir popüleriteye sahip Orhan Pamuk’un yaşayan yazarlara da bir al atmasını beklerdim.
   Yapmıyor, belki bilinçli bir tercihtir bu. Belki de bu yüzden 60’ların 70’lerin romancısı olarak kalıyor. Belki de o yüzden Türkiye’nin kitapları en çok satan ama en az okunan yazarı ünvanını korumaya devam ediyor.
   Konu aslında sadece Orhan Pamuk’un yeni romanı ve romancıları görmemesi değil. Bu aynı zamanda bürokratik bir sorun. Yani yaşayan yazarlar okul kitaplarına girmiyor. (haksızlık olmasın 80’ini devirenler girebiliyor, o da birkaç yıldır. Ferit Edgü, Füruzan, Adalet Ağaoğlu falan…) Gidin kitapçılara okulların mumyalanmış 100 tavsiye eserini alan yok.

   Yeni çağın dilini kullanan mesela Murat Menteş’i, Hakan Günday’ı, Murat Gülsoy’u, Emrah Serbes’i, Alper Canıgüz’ü Nobelli yazarımız Orhan Pamuk tanımayıp tanıtmayınca iş bizim gibi ünvansız ve ödülsüz roman tutkunlarına düşüyor. 
   Bu arada Emrah Serbes'in son romanı DELİDUMAN çok iyiydi. Gezi olayları falan da var romanda ama hiç tahmin ettiğiniz gibi değil. Okuyun isterim...

8 Ekim 2015 Perşembe

DÜŞMANIM OLMADAN ASLA..

   Siyasetin en kullanışlı argümanıdır düşman. O varsa hemen hemen sorun yok gibidir. Acayip bir beyin konforu sağlar.
   Eğer düşünmeyi sevmeyen bir kitleniz varsa bu siyaseten iyi haber. İcraatlarınızı analiz edecek, olumluları terazinin bir kefesine olumsuzları diğerine koyacak, geleceğe ait projeksiyon belirleyecek, hatalara yaratıcı ve yapıcı tepkiler ortaya koyacak falan… Açıkçası uzun iş. Bunlara gerek yok. Her türlü olumsuz icraatın üstünü örtecek olan duygu, esaslı bir düşmana sahip olmaktır. Düşman varsa gerisi teferruattır.
   Bunun temelinde insanın en kadim içgüdüsü yatmaktadır: Güvenlik. İlk insandan beri aslolan güdü hayatta kalmaktır. Eğer bir düşmanın varsa hiçbir şey bu korunma güdüsünün üstüne çıkamaz. O düşmanla baş etmek için her şeyi göze alabilirsin. Gerekirse kanunları bile hiçe sayarsın. Güvenlikten önemli bir şey yoktur artık. İktidar sosyolojisi,  toplumun yumuşak karnı olan bu durumu iyi bilir ve hep oraya çalışır.
   Dış düşman daha kullanışlıdır. Yıllarca iktidarlar dış düşman tehdidini doyasıya kullanmışlardır. Dış düşmanı tanımazsın bu yüzden tehlike dozunu iktidar ayarlayabilir. Sarı alarm mı, kırmızı alarm mı artık nasıl bir yoğunluklu istiyorlarsa…
Baktınız dış düşmana rağmen işler iyi gitmiyor o zaman iç düşmanları da devreye sokarsınız. Ateşli nutuklar, medya desteği, iyi kurgulanmış komplo teorileri istediğiniz düşman algısını yaratabilir.
   Bir de tek düşman durumu kanıksamaya yol açabilir. Elinin altında hazır birkaç düşman olmalı ki –bu eskilerden de olabilir- gerektiğinde hemen devreye sokabilmelisin. Geçmişi biraz karıştır neler çıkar! (Komünizm, İrtica, Ergenekon, din düşmanları, paralel…)
   Soğuk savaş dönemi hep böyle geçmişti. George Orwell’ın 1984 romanını yazması bundandır. Ne harika bir romandır. Keşke okullarda ders olarak okutulsa! (Neler söylüyorum Allah’ım)
   Herkes düşman bellediği kitlenin düşmanlığına inanmıştır. Ne inanması iman etmiştir. Buna yapacak bir şeyim yok.
   Ben iktidarların düşman üreten politikalar mı barışçıl politikalar mı ürettiğine bakarım. İkincisi zor bir yoldur, konforu yoktur. Birincisi ise işler iyi giderken değil de zayıflamaya başladığın zaman ortaya çıkarılır.
   Aklıma bir hikaye geldi onunla bitireyim isterseniz belki havayı yumuşatırım biraz.
60’larda Amerika’nın bu düşmancı politikaları dış düşman olarak zavallı Vietnam’ı seçmişti. Dünya boks şampiyonu aykırı Muhammed Ali’ye “Vietnam’a gidip ülken için savaşacaksın.” dediler. Muhammed Ali zeki adamdı. Cumhuriyetçi kalantor politikacıların komplo teorilerini yemedi ve mahkemeye şöyle haykırdı: (Lirizm yaratmaya çalışıyorum.)
   20 bin mil uzaktaki Vietnam’a gidip savaşmayacağım. Hiçbir Vietnamlı bana “Zenci” demedi, benim inançlarıma saygısızlık etmedi. Benim savaşım burada Amerika’da. Ben burada kalıp sizinle savaşacağım.
Kabul edelim iyi hikayeydi. Mesajı da fena değil hani!

   Şimdi bu pencereden bakıp iktidarın ürettiği düşmana karşı çıkan Muhammed Ali’yi haklı görebiliriz. Hazır karşı pencereye geçmişken bir de oradan kendimize baksak…

DAHA BÜYÜK SORUN: İBNİ ARABİ

   Hani bilirsiniz makalelere tanımla başlanır. Bir kavram vardır mesela, onun sözlük anlamı falan… Makale okumuşsanız bilirsiniz. Bu değişmez bir gelenektir. Ben makale sevmem soğuk ve sevimsiz gelir bana. Kendimi deneme türüne daha yakın bulurum. Ama bugün makale geleneğine uyup tanımla başlayacağım. “MA’RİFET” Evet anlatmak istediğim kavram bu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Marifetname" adlı bir kitabı vardır. Ama anlatacağım şey o değil. Onu da anlatmak isterim bir gün. Hatta çok isterim.
Neyse “ma’rifet”nin tanımı şudur:
   Sözlükte tanınmak, bilmek anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine alim, marifet sahibi olanlara da arif denir.
   Şimdi tanımın birinci bölümünü ele alalım. Allah’ın sıfatları ve zatı (niteliği) hakkında şüphe götürmeyecek bilgiye sahip olmak. Şüphe götürmeyecek bilgi sözü var ya işte ben burada şüpheye düşüyorum. Haliyle soruyorum: Kim tarafından şüphe götürmeyecek biçimde? Marifet’e sahip kişinin Allah’ın bütün gizli bilgilerine şüphe götürmeyecek biçimde sahip olması. Çok iddialı değil mi? Hani peygamberler bile şüphe etmişlerdi. Örneğin Hz. İbrahim şöyle anlatılır Kuran’da:
   Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa bana inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrâhim, “Evet, inanıyorum ama kalbim tamamen doyuma ulaşsın” Bakara/260
   Ya da Musa’nın hikayesi şöyledir: Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle konuştu: "Rabbim, göster bana kendini, göreyim seni." dedi: O da"Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni görebileceksin." Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: "Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.(Araf/143)
   Görüldüğü üzere peygamberlerde dahi iman şüpheyle başlıyor. Ve bir sorgulama eğilimi var.
Bütün bunları niye anlatıyorum ve İbni Arabiyle ne alakası var? İbni Arabi İslam dünyasında Ma’rifet kavramını sıkı sıkıya yerleştiren kişidir. Marifeti yani ölçülemeyen, sınanamayan, tartılamayan kutsanmış bilgiyi.
   Arabi’nin Prof. Nihat Keklik tarafından çevrilen FÜTÜHA-ÜL MEKKİYYE adlı kitabı bir dönem el kitabım gibiydi. Batı dünyasında NOSTRADAMUS mistik popüler kültürün nasıl önemli bir ismi idiyse bizde de İbni Arabi öyleydi. Üniversite yıllarının kahin ruhlu bu genci Fütühat-ül Mekkiye’yi epeyce elinden düşürmemişti. Arabi o kitabında geleceğe dair haberler verir. Hatta sonunda “Kıyamete kadar olacak şeylerin haberini size verdim.” diyerek marifet sahibi biriyle muhatap olduğumuzu hatırlatır. Kabe’de Fütüha-ül Mekkiyye’yi yazarken yazanın kendisi olmadığını, Allah’tan bir ilhamla bilgilerin kendisine yüklendiğini iddia eder. Rüya aleminde bütün peygamberlerle görüşür. Hepsi ona büyük bir itibar gösterir. Kendilerinin varisi olduğunu söylerler. Koca evreni bir gecede Allah’ın lutfuyla gezer. Hatta Mars’a uğradığı sırada oraya bir emanet bırakır ve “Bir gün insanlar uzaya çıkıp Mars’a uğrayacak ve emanetimi bulacak” der. Daha burada sayamayacağım kadar bir sürü olay…
   Halbuki Kuran’da Allah peygambere şöyle dedirtir: “Eğer gaybı (gizli olanı) bilseydim elbette daha çok iyilik yapardım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciden başkası değilim."Araf/188
   Sadece bu ayet bile Arabi ve onun Marifet yolundan gidenlerin iddialarını çürütmeye yeter de artar bile.
İşin asıl sorun olan kısmı şurada. Marifet bilgisine sahibim diyenlerin doğruluğunu ölçebilecek bir ölçüt maalesef elimizde yok. Rüyada gaybı gördüm ve marifeti elde ettim diyen bir dünya adam türedi. Hiçbir ölçü yok. Güya insanların yolunu aydınlatıyorlar ama yazdıkları söyledikleri eski kitaplarda geçen rivayetlerden başka bir şey değil. Tek bir yeni cümleleri yok.

   Ama ilim asla marifet gibi değildir. İlim emek ister, bilgi ister, araştırma ister ve ortaya koyacağın bir ürün ister. Rüyamda ilim sahibi oldum diyemezsin. İbni Arabi’ye atfedilen kutsiyetin onda bir İbni Haldun, El Kindi gibi ilim adamlarına atfedilmez. Astronomide, felsefede, sosyolojide insanlığa büyük değerler sunmalarına rağmen.  İşte bu marifet kolaycılığı yani marifeti ilmin önüne geçirmeleri, bu beyin tembelliği yıllardır İslam dünyasının içinde bulunduğu akılsız ve ilimsiz geriliğin en önemli sebeplerinden biridir. 

1 Ekim 2015 Perşembe

BÜYÜK SORUN: GAZALİ

   Şimdi soruyorlar ya İslam dünyasında durum neden böyle diye. Bunun tek bir cevabı yok ama önemli bir nedenini kısaca anlatayım.
   Uzun yıllar önceydi. 12. Yüzyılda İslam dünyası henüz bu durumda değilken Gazali ve İbni Rüşd arasında yaşanan ve fikren İbni Rüşd’ün, siyaseten Gazalinin kazandığı çok önemli bir tartışma yaşandı. Şimdi siz bu tartışmanın ayrıntılarına girmek için bir felsefe ya da ilahiyat forumlarına girseniz veya bu konuda akademik bir makale okursanız akademik üslup yüzünden (üslupsuzluk mu desem) sigortalarınız atabilir. Elimden geldiğince ve dahi felsefi kavramlara girmeden şu önemli tartışmayı anlatma niyetindeyim.
Basitçe anlatmak gerekirse bu tartışmanın temeli determinizmdir. (Determinizm de nedir arkadaş!) Determinizm nedensellik demek. Sanırım nedensellik kavramını da biraz açmamamız gerekecek.
   Gazali, felsefe yapanları, felsefede ileri gidenleri eleştirmek için TEHAFÜT- EL FELASİFE adlı eserini yazmıştır. Kitabın Türkçe adı FELSEFENİN TUTARSIZLIĞI’dır. Bu eserinde filozofların savunduğu nedenselliği eleştirir. Filozoflar evreni, maddeyi ve varlık alemini “NEDEN” sorusunu sorarak anlamaya çalışırlar. Örneğin “Yağmurun yağma nedeni nedir?” sorusunu sorup cevap olarak bulutların varlığını görür. “Bulut neden oluşur?” sorusunu sorup ısınmayla oluşan su buharı olarak açıklar. “Su neden buharlaşır?” sorusunu sorup onu da başka bir sebeple açıklar. Bu sorular uzayıp gider. Ta ki evrenin ve insanın yaradılışına kadar gider. Bazı sorulara bazı nedenler bulunur, bulunamıyorsa bu durum henüz araştırmaya muhtaç der ve bütün doğa olaylarını birbirini tetikleyen sebeplerle açıklar. İbni Rüşd’ün TEHAFÜT-EL TEHAFÜT yani Gazali’nin kitabına eleştiri olarak yazdığı TUTARSIZLIĞIN TUTARSIZLIĞI adlı kitabında savunduğu da budur. “Allah'ın sünnetinde bir değişiklik göremezsiniz” Fatır/43 ayetini delil olarak gösterir. (Allah’ın sünnetini doğa kanunları diye açıklayabiliriz.)
   Gazali ise buna itiraz eder. Doğa olaylarının sadece sebeplerle açıklamanın evreni anlama açısından yetersiz olduğunu Allah’ın sürekli bir yaratım içinde olduğunu sebeplere dayanmayan ve Allah’ın iradesiyle gerçekleşebilecek birçok olay olduğunu öne sürer.
Tabi o dönemlerde galaksiler, atomlar, atom altı parçacıklar falan bilinmediği için nedensellikle açıklamalar yaptığınızda doldurmak zorunda olduğunuz çok fazla boşluk kalıyordu. Gazali ise bu boşlukları Allah’ın iradesi kapsamında dolduruyordu. İbni Rüşd de inançlıydı, Allah’ın iradesini kabul ediyor ancak kendi koyduğu kanunlara müdahale etmeyeceğini söylüyordu.
   Bu tartışma bu düzeyde kelami bir tartışma olarak kalsaydı bir problem yoktu. Ancak Gazali böyle düşünenleri TEKFİR etti. Ortaçağdaki papazların Hristiyanları aforoz ettiği gibi Gazali de filozofları tekfir etti yani dinden çıkarttı. Dinden çıkarma basit bir olay değil o dönemki İslam şeriatında sonu ölümle biten bir yargılamadır.
   İşte benim Gazali’ye birinci eleştirim onun filozofları tekfir etme anlayışıdır. Bu durum filozofların ensesinde Demokles’in kılıcı gibi durmuştur. TEKFİR kılıcı İslam dünyasında düşünürlerin çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Açıkçası o dönemin siyaseti bu durumdan yararlandı. Her şeyi sorgulayan her şeyi merak eden vatandaştansa; “Vardır bir hikmeti” deyip işine bakan vatandaşı iktidarlar daha çok sever. Gazali’ye, siyaseten kazandı demem bundandır. 13. Yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde kitapları okutulan düşünürler yetiştiren İslam coğrafyası bu yüzyıldan sonra kendi etrafına taassubun, hurafenin kalelerini örmeye başlamıştır.
   Gazali’ye İkinci eleştirim de İHYA-YI ULUM-UD DİN adlı eseridir. Kitabın adını “Din İlimlerinin Diriltilmesi” diye çevirebiliriz. Bilimin, fen bilimleri ve din bilimleri diye ayrılması İslam dünyasının en büyük sorunlarından biridir. Adeta bir yıkımdır. Kuran’da “ayet”in anlamı sadece Kuran’ın cümleleri için kullanılmaz. Doğa kanunları da ayettir. “Ayet”in kelime anlamı işaret demektir. Yani ipucu. Anlamak için işaretleri takip etmen gerekir. Buradan yola çıkarsak varlık alemini, doğayı, evreni anlamakla Kuranı anlamak farklı şeyler değildir. Kuran, “Din İlimleri” kategorisi yaratılarak fen bilimlerinden ve sosyal bilimlerden koparıldı. Bir sürü cahil tip, din alimi olup çıktı insanların karşısına. Etrafınıza bakın. İslam coğrafyasında Din alimi denen adamlardan bol bir şey yok. Bu adamların insanlığa ne katkıları var.    
   Bana göre İslam coğrafyasının epey bir zamandır içine düştüğü acıklı durumun önemli tarihsel nedenlerinden biri de budur.

   Şimdi 13. yüzyıldan kalkıp günümüze olayı bağlayıveririm ama bu, zekanıza hakaret olur. Bundan sonra top sizde.