27 Kasım 2015 Cuma

CELAL ŞENGÖR MÜ DAHA ŞİŞMAN ORHAN PAMUK MU DAHA UZUN


Celal Şengör’ün röportajını dişimi sıkıp sonuna kadar okudum. Baştan sona çelişkilerle dolu. Birinin siyaseten tek adam oluşuna kızıp bir başkasını onaylıyor. Popüler kültürü eleştiriyor ama İsviçre’ninki beğeniyor. 30 milyon insanın ölümüne sebep olduğunu görmeyip Hitler’i, Almanların birliğini sağlayan adam diye övüyor. Kenan Evren dönemi işkencelerini falan sorun etmiyor. İstanbul’da deprem riski olmasına rağmen insanların eski binalarda oturmasını aptal olmalarına bağlıyor. Aptallar tabi niye oralarda oturuyorsun ki, ne güzel rezidanslarımız var, birkaç milyon doların da mı yok ey aptal!
Bu fikirlere, bir karşı tezle cevap verme gereği duymuyorum. Olduğu gibi kalsın, ibretlik. Her neyse ben işin başka bir yönünü gördüm bu röportajda. İki sonuç çıkardım.
Birincisi; hani biz eğitimciler çocuklarınız hayatı öğrensin, çarşı pazarda falan çalışsın, eli biraz iş tutusun, toplumu çalışma hayatını tanısın diyoruz ya. Bakın boşuna demiyoruz. Hayatında gidip bakkaldan ekmek bile almamış (kendi ifadesi) hayatı ev, okul, üniversite ve insansız araştırma sahalarında geçmiş ve “başarılı” olmuş bilim adamının fikir dünyasını görüyorsunuz. Sıfır empati, faşizmin eteklerinde dolaşma, kendinden ekonomi ve zeka yönünden düşük olanlardan gizli nefret… Sosyal hayata karışmadan yaşamanın semptomları bunlar. Onun için acilen çocukları toplumun içine atıp biraz pişmelerini sağlamak lazım. Yoksa bütün hayatını aptal ve fakirlerin arasında geçirmek zorunda kalabilirler… Allah’ım ne büyük acı…
İkincisi; Celal Hoca bir yerde, Orhan Pamuk okudum ama sıkıntıdan bitiremedim diyor. Yaşar Kemal’i de beğenmemiş. Olabilir. Beğendiği bir edebiyatçı da duyamadık. Fatih Altaylı’yı duyduk, hatta Murat Bardakçı hayranıymış ama bir edebiyatçı duyamadık.
Neyse Orhan Pamuk’la aralarında çok benzerlik ve çok farklılık buluyorum. Orhan Pamuk da Nişantaşı’nda büyüyüp ekmek almaya gitmeyenlerden. Para kazanmak ev geçindirmek gibi boş işlerle hiç uğraşmamış. O da varlıklı ailenin iyi yetişmiş çocuğu. Celal Şengör Batı’da nasıl meşhursa Orhan Pamuk da öyledir. Hatta Batı aleminde, tanınırlıkta bir gömlek üstündür. İkisi de boyları kadar kitap yazmış ve uluslararası ödüller almış. Bunlar benzerlikleri.
Ancak Orhan Pamuk’la Celal Şengör arasında uçurumlar kadar büyük farklar da var. Örneğin Orhan Pamuk’ta faşizmin bırak sempatisini f harfini bulamazsın. Militarizmi, işkenceyi asla haklı görmez. Mensup olduğu milletin özeleştirisini yapar. Hatta iğneyi kıçımıza fazla sapladığı için bunun bedelini de zamanında ödemişliği vardır. Kars’ın garibanını da tanır, İstanbul’a göçmüş ve yoğutçuluk yaparak para kazanan garibanı da tanır. Ara mahallenin kara yağız delikanlılarını da yazar. Fakir ve aptalı aşağılamaz onları anlamaya çalışır.
O zaman soru şu: Bu fark nereden geliyor? Cevap: Sanattan ve edebiyattan. Bilimle toprağı evreni ve canlı anatomisini anlayabilirsin. Ama insanı ve ruhunu sanat olmadan asla anlayamazsın. O yüzden Celal Şengör’ün hayat damarlarından biri, en önemlisi, kopuk. O bölgeye kan gitmediği için insan kavramının bir karşılığı yok. Orhan Pamuk’u zaman zaman eleştirsek de Celal Şengör’le bir tutmayız. Sanatla olgunlaşmış erdemine saygı duyarız.

21 Kasım 2015 Cumartesi

DAMARLARIMIZDAKİ ÖLÜMCÜL VİRÜS: ROMANTİZM

   Bir doktorun karısısın ey Madam Bovary.  Kocan Charles, bir dediğini iki etmeyen sadık bir adam. Bildiğimiz kadarıyla herhangi bir hemşireyle de dedikodusu çıkmamış. Ben kasabada yaşayamam dedin -çıktığın yeri beğenmeyip – Paris’te yaşamak istiyorum dedin. Ona da eyvallah dedi. Ne güzel! Bir kızınız oldu ben yetemem dedin hizmetçiler tuttu. Paris’te balo dedin eğlence dedin her yere götürdü. Şimdi Charles’a bir şey diyebilir misin?
   Peki o zaman Emma Bovary, kocasını neden aldattı? Madam Bovary’yi, kocasını aldatan kadın romanı zannedenler romanı hiç anlamamışlar. Böyle bir roman okumak istiyorsanız Ahmet Altan’ın ALDATMAK adlı romanını okuyabilirsiniz. Hani özellikle kadınlar pek sevmişti. Bastırılmış duygular falan… hayır, hayır. Madam Bovary öyle bir roman değil. Bana biraz zaman verin bakın nereye bağlayacağım.
   Flaubert (kitabın yazarı) bu parantez olayına girmemeliydim biliyorum ama bir anda oldu. Neyse Flaubert, romanda en son Emma’yı eleştirir. Asıl sorduğu soru şudur: Emma neden aldattı? Flaubert, insanoğlunu en ölümcül zehirle zehirleyen romantizmi eleştirir. Vay canına romantizm gerçekten ölümcül bir akım mıdır? Flaubert’e hak verebilir miyiz? Bence Flaubert haklıdır, hem de sonu a kadar. Neden mi? Anlatayım…
   Romantizm, insanın bin farklı boyutunu iki boyuta indirir. İnsanı ya odun ya pırlanta yapar. Hayvana yaklaşmasına bir adım kalmıştır. Evrimin bütün gelişimini reddeder. İdeal tipler kötü tipler: Romantizmin insan tanımı budur.
Peki insanlar neden romantizme hayrandır? Cevap: Kafa yormayan bir tanımlamadır. İnsan denen gizemi asla çözmeye çaba harcamaz. İnsanı anlama zahmetine girmek istemeyen kuru kalabalıklar romantizme koşar.
   Dönelim romana. Emma sürekli romantik romanlar okuyan bir kadındır. Romandaki erkekler idealize edilmiş, sürekli aşk düşünen ve kadını mutlu etmekten başka hayatta hiçbir amacı olmayan Kazanova’lardır. Emma, balolarda karşısına çıkan Rudolph ve Leon’u da öyle zanneder. Flaubert, bu romantik zamparaların içi boş tipler olduğu gerçeğini Emma’nın ama aslında okurun suratına çarpar. Tam o anda yumruklarını sıkar “Yaşasın Realizm!” diye bağırasın gelir.
   Romandan fazla bahsetmeyeyim de neler olup bittiğini kendi gözünüzle görün. Romantik oltaya takılan balıkların nasıl can çekiştiğine kendiniz şahit olun.
   Günümüzde romantik romanların karşılığı dizilerdir. Aynı etkiyi bu sefer dizilerde görüyoruz. Evet, diziler seviliyor çünkü orada da ideal tipler ve kötüler var. O kadar prototip o kadar naylon tipler ki ya delicesine seviliyor ya da ölümüne nefret ediliyor. Bu kadar. Kadın erkek fark etmiyor, dizilerde gördüğümüz ama etrafta bulamadığımız jönler, güzeller mutsuzluğun ana kaynağıdır. Romantizm katıksız yalandır. İnsanların geneli yalanı seviyor. Hem de yüzyıllardır.

   Hayatı boyunca iyi ve kötü tipten başka hiçbir şey yazamamış Aleksandr Dumas malikanelerde yaşardı. Buna karşın eserlerine “İNSANLIK KOMEDYASI” adını veren ve yüzlerce karakter yaratan Balzac küçük bir çatı katında ömrünü geçirdi. Bu da İNSANLIĞIN TRAJEDİSİDİR.

23 Ekim 2015 Cuma

ÇETİN ALTAN'DAN ANILAR BULVARINA BİR YOLCULUK

...O benim babam ama o Çetin Altan.
Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.
Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.
“Yazıya ihanet etme” dedi, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”
Bir yazarı izleyerek büyüdüm.
Yukarıdaki cümleler Ahmet Altan'a ait. Benim için esaslı cümle "Yazıya ihanet etme." cümlesidir. Bu cümleyi okuduktan sonra bakın aklıma ne geldi. 
Bir gün Refik Halit'le Yakup Kadri, dostları Ahmet Haşim'in Kadıköy'deki evine giderler. Ülke zor günler geçiriyordur. Koca bir imparatorluk parçalanma sürecine girmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın homurtuları işitilmektedir... Yakup Kadri, Ahmet Haşim'e "Hadi dostum artık gidiyoruz." der. (Bu üçlü "Sanat şahsi ve muhteremdir" felsefesinin hakim olduğu Fecr-i Ati topluluğunun gençleridir.) Ahmet Haşim "Nereye gidiyoruz." diye sorar. Yakup Kadri "Milli edebiyat cephesine." der. Ahmet Haşim haklı olarak NEDEN sorusunu sorar. Yakup Kadri ona der ki: "Sevgili dostum görmüyor musun ülke kan gölü her yer yangın yeri. Bizler de bir şeyler yapmalıyız. Kalemimiz, şiirimiz bu yangını söndürmek için var olmalı. Memleketin sanatçıları olarak bize düşen vazife bu değil mi?"
Haşim, Refik Halit'e bakar ve "Sen de mi böyle düşünüyorsun." der. Refik Halit "Evet dostum, sanat muhteremdir ama artık şahsi değildir, toplumcudur." diye cevap verir.  
Haşim kahvesinden bir yudum alır ve onlara şöyle bir tirad geçer: "Sevgili dostlarım! Size güle güle. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Evet memleketimizin durumu iyi değil. Yangın, her yeri sarmış; hakkınız var. Bu yangının sönmesi için Ahmet Haşim'in şu naçiz bedeni lazımsa ben canımı seve seve bu vatana feda ederim. Ama şiirimi bu uğurda  asla feda etmem. Sizin şiiriniz bu yangını söndürürken kül olup gidecek. Ben sonsuza şiir yazıyorum. Ve ona zinhar ihanet etmem. Şartlar ne olursa olsun.
Ve Haşim, bıyıkları daha yeni yeni terlemeye başladığı yıllarda inandığı bu şiir felsefesinden, 49 yaşında son nefesini verinceye kadar hiç vazgeçmedi. Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul'un şiirimizi yozlaştıran gazına hiç gelmedi. Ahmet Haşim'in şiiri, sonsuza giden trenin birinci mevkiinde yerini aldı. Tabi diğerlerinin şiirleri kül olup yağmurlarla toprağa karıştı ve kayboldu.
Bu arada kısa bir not: Ahmet Haşim Çanakkale Savaşı'da cepheye gitti, savaştı. Milli edebiyat diye ortalığı inletenlerin hiçbirini ne Osmanlı ordusunda ne de Kuvay-ı Milliye de göremedik. Her şey bittikten sonra içindeki faşist ırkçıyı milliyetçilikle perdeleyen bazı sanatçı döküntüleri Bağdat doğumlu Ahmet Haşim'le "Arap uşağı" diye dalga geçmeye kalktılar. Bir tek Ahmet Haşim'i çağdaşlarının topuna değişmem.
Çetin Altan'dan yola çıkmıştık. Rahmetlinin mizahına, ironisine, üslubuna bayılırım. Romandan öyküye köşe yazısından denemeye yazının her alanında at koşturan iki adam tanıdım. Biri Refik Halit diğeri de Çetin Altan. Eline kalem almak isteyenlerin bu iki üstada uğramaları elzemdir. 

Bir kısa not daha: Refik Halit Milli edebiyat cephesinde yer edinemedi. O da yalnız kurtlardandır. 

19 Ekim 2015 Pazartesi

21. YÜZYIL ROMANINI GÖREMEYENLER

   Eğer Nobel almış bir Türk romancısıysan tabi ki sorarlar: Sayın Pamuk siz kimi okursunuz, günümüz romanını nasıl görüyorsunuz? Haklı bir soru, Orhan Pamuk’a sormayıp kime soracaksın? Pamuk da cevap veriyor: Günümüz romanını takip ettiğim söylenemez, ama benim okuduklarım Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan vs. vs. vs. Hocam bunları biliyoruz. Yüz bin röportajından biliyoruz, yazdığın üsluptan, postmodern olmaya çalışan yanından biliyoruz. Saygı da duyuyoruz. Fakat buna birkaç itirazımız var.
   Hadi 19. yüzyılın başından alalım, fazla gerilere gitmeye gerek yok. Romancıların en makus kaderi çağında anlaşılamamış olmaları ya da fenomen haline gelememiş olmalarıdır. Yani şöhret bulmaları için ölmeleri gerekiyordu. Hatta Orhan Pamuk’un sürekli okudum dediği Oğuz Atay “Ben buradayım ey okur, sen neredesin acaba?” diye yazar yalnızlığını bağrımıza hançer gibi saplanan bu soruyla çarpmadı mı suratımıza. Orhan Kemal’in çileli hayatını, Sabahattin Ali’nin dramını düşünün.  Peyami Safa, Kemal Tahir gibi efsane romancıların dikkat çekmek hatta geçinmek için istemeye istemeye popüler poliseyeler yazma gayretlerini… 
   Bu sebeple yazar dayanışmasına inanan biri olarak çok az yazara nasip olmuş bir popüleriteye sahip Orhan Pamuk’un yaşayan yazarlara da bir al atmasını beklerdim.
   Yapmıyor, belki bilinçli bir tercihtir bu. Belki de bu yüzden 60’ların 70’lerin romancısı olarak kalıyor. Belki de o yüzden Türkiye’nin kitapları en çok satan ama en az okunan yazarı ünvanını korumaya devam ediyor.
   Konu aslında sadece Orhan Pamuk’un yeni romanı ve romancıları görmemesi değil. Bu aynı zamanda bürokratik bir sorun. Yani yaşayan yazarlar okul kitaplarına girmiyor. (haksızlık olmasın 80’ini devirenler girebiliyor, o da birkaç yıldır. Ferit Edgü, Füruzan, Adalet Ağaoğlu falan…) Gidin kitapçılara okulların mumyalanmış 100 tavsiye eserini alan yok.

   Yeni çağın dilini kullanan mesela Murat Menteş’i, Hakan Günday’ı, Murat Gülsoy’u, Emrah Serbes’i, Alper Canıgüz’ü Nobelli yazarımız Orhan Pamuk tanımayıp tanıtmayınca iş bizim gibi ünvansız ve ödülsüz roman tutkunlarına düşüyor. 
   Bu arada Emrah Serbes'in son romanı DELİDUMAN çok iyiydi. Gezi olayları falan da var romanda ama hiç tahmin ettiğiniz gibi değil. Okuyun isterim...

8 Ekim 2015 Perşembe

DÜŞMANIM OLMADAN ASLA..

   Siyasetin en kullanışlı argümanıdır düşman. O varsa hemen hemen sorun yok gibidir. Acayip bir beyin konforu sağlar.
   Eğer düşünmeyi sevmeyen bir kitleniz varsa bu siyaseten iyi haber. İcraatlarınızı analiz edecek, olumluları terazinin bir kefesine olumsuzları diğerine koyacak, geleceğe ait projeksiyon belirleyecek, hatalara yaratıcı ve yapıcı tepkiler ortaya koyacak falan… Açıkçası uzun iş. Bunlara gerek yok. Her türlü olumsuz icraatın üstünü örtecek olan duygu, esaslı bir düşmana sahip olmaktır. Düşman varsa gerisi teferruattır.
   Bunun temelinde insanın en kadim içgüdüsü yatmaktadır: Güvenlik. İlk insandan beri aslolan güdü hayatta kalmaktır. Eğer bir düşmanın varsa hiçbir şey bu korunma güdüsünün üstüne çıkamaz. O düşmanla baş etmek için her şeyi göze alabilirsin. Gerekirse kanunları bile hiçe sayarsın. Güvenlikten önemli bir şey yoktur artık. İktidar sosyolojisi,  toplumun yumuşak karnı olan bu durumu iyi bilir ve hep oraya çalışır.
   Dış düşman daha kullanışlıdır. Yıllarca iktidarlar dış düşman tehdidini doyasıya kullanmışlardır. Dış düşmanı tanımazsın bu yüzden tehlike dozunu iktidar ayarlayabilir. Sarı alarm mı, kırmızı alarm mı artık nasıl bir yoğunluklu istiyorlarsa…
Baktınız dış düşmana rağmen işler iyi gitmiyor o zaman iç düşmanları da devreye sokarsınız. Ateşli nutuklar, medya desteği, iyi kurgulanmış komplo teorileri istediğiniz düşman algısını yaratabilir.
   Bir de tek düşman durumu kanıksamaya yol açabilir. Elinin altında hazır birkaç düşman olmalı ki –bu eskilerden de olabilir- gerektiğinde hemen devreye sokabilmelisin. Geçmişi biraz karıştır neler çıkar! (Komünizm, İrtica, Ergenekon, din düşmanları, paralel…)
   Soğuk savaş dönemi hep böyle geçmişti. George Orwell’ın 1984 romanını yazması bundandır. Ne harika bir romandır. Keşke okullarda ders olarak okutulsa! (Neler söylüyorum Allah’ım)
   Herkes düşman bellediği kitlenin düşmanlığına inanmıştır. Ne inanması iman etmiştir. Buna yapacak bir şeyim yok.
   Ben iktidarların düşman üreten politikalar mı barışçıl politikalar mı ürettiğine bakarım. İkincisi zor bir yoldur, konforu yoktur. Birincisi ise işler iyi giderken değil de zayıflamaya başladığın zaman ortaya çıkarılır.
   Aklıma bir hikaye geldi onunla bitireyim isterseniz belki havayı yumuşatırım biraz.
60’larda Amerika’nın bu düşmancı politikaları dış düşman olarak zavallı Vietnam’ı seçmişti. Dünya boks şampiyonu aykırı Muhammed Ali’ye “Vietnam’a gidip ülken için savaşacaksın.” dediler. Muhammed Ali zeki adamdı. Cumhuriyetçi kalantor politikacıların komplo teorilerini yemedi ve mahkemeye şöyle haykırdı: (Lirizm yaratmaya çalışıyorum.)
   20 bin mil uzaktaki Vietnam’a gidip savaşmayacağım. Hiçbir Vietnamlı bana “Zenci” demedi, benim inançlarıma saygısızlık etmedi. Benim savaşım burada Amerika’da. Ben burada kalıp sizinle savaşacağım.
Kabul edelim iyi hikayeydi. Mesajı da fena değil hani!

   Şimdi bu pencereden bakıp iktidarın ürettiği düşmana karşı çıkan Muhammed Ali’yi haklı görebiliriz. Hazır karşı pencereye geçmişken bir de oradan kendimize baksak…

DAHA BÜYÜK SORUN: İBNİ ARABİ

   Hani bilirsiniz makalelere tanımla başlanır. Bir kavram vardır mesela, onun sözlük anlamı falan… Makale okumuşsanız bilirsiniz. Bu değişmez bir gelenektir. Ben makale sevmem soğuk ve sevimsiz gelir bana. Kendimi deneme türüne daha yakın bulurum. Ama bugün makale geleneğine uyup tanımla başlayacağım. “MA’RİFET” Evet anlatmak istediğim kavram bu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Marifetname" adlı bir kitabı vardır. Ama anlatacağım şey o değil. Onu da anlatmak isterim bir gün. Hatta çok isterim.
Neyse “ma’rifet”nin tanımı şudur:
   Sözlükte tanınmak, bilmek anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine alim, marifet sahibi olanlara da arif denir.
   Şimdi tanımın birinci bölümünü ele alalım. Allah’ın sıfatları ve zatı (niteliği) hakkında şüphe götürmeyecek bilgiye sahip olmak. Şüphe götürmeyecek bilgi sözü var ya işte ben burada şüpheye düşüyorum. Haliyle soruyorum: Kim tarafından şüphe götürmeyecek biçimde? Marifet’e sahip kişinin Allah’ın bütün gizli bilgilerine şüphe götürmeyecek biçimde sahip olması. Çok iddialı değil mi? Hani peygamberler bile şüphe etmişlerdi. Örneğin Hz. İbrahim şöyle anlatılır Kuran’da:
   Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa bana inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrâhim, “Evet, inanıyorum ama kalbim tamamen doyuma ulaşsın” Bakara/260
   Ya da Musa’nın hikayesi şöyledir: Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle konuştu: "Rabbim, göster bana kendini, göreyim seni." dedi: O da"Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni görebileceksin." Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: "Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.(Araf/143)
   Görüldüğü üzere peygamberlerde dahi iman şüpheyle başlıyor. Ve bir sorgulama eğilimi var.
Bütün bunları niye anlatıyorum ve İbni Arabiyle ne alakası var? İbni Arabi İslam dünyasında Ma’rifet kavramını sıkı sıkıya yerleştiren kişidir. Marifeti yani ölçülemeyen, sınanamayan, tartılamayan kutsanmış bilgiyi.
   Arabi’nin Prof. Nihat Keklik tarafından çevrilen FÜTÜHA-ÜL MEKKİYYE adlı kitabı bir dönem el kitabım gibiydi. Batı dünyasında NOSTRADAMUS mistik popüler kültürün nasıl önemli bir ismi idiyse bizde de İbni Arabi öyleydi. Üniversite yıllarının kahin ruhlu bu genci Fütühat-ül Mekkiye’yi epeyce elinden düşürmemişti. Arabi o kitabında geleceğe dair haberler verir. Hatta sonunda “Kıyamete kadar olacak şeylerin haberini size verdim.” diyerek marifet sahibi biriyle muhatap olduğumuzu hatırlatır. Kabe’de Fütüha-ül Mekkiyye’yi yazarken yazanın kendisi olmadığını, Allah’tan bir ilhamla bilgilerin kendisine yüklendiğini iddia eder. Rüya aleminde bütün peygamberlerle görüşür. Hepsi ona büyük bir itibar gösterir. Kendilerinin varisi olduğunu söylerler. Koca evreni bir gecede Allah’ın lutfuyla gezer. Hatta Mars’a uğradığı sırada oraya bir emanet bırakır ve “Bir gün insanlar uzaya çıkıp Mars’a uğrayacak ve emanetimi bulacak” der. Daha burada sayamayacağım kadar bir sürü olay…
   Halbuki Kuran’da Allah peygambere şöyle dedirtir: “Eğer gaybı (gizli olanı) bilseydim elbette daha çok iyilik yapardım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciden başkası değilim."Araf/188
   Sadece bu ayet bile Arabi ve onun Marifet yolundan gidenlerin iddialarını çürütmeye yeter de artar bile.
İşin asıl sorun olan kısmı şurada. Marifet bilgisine sahibim diyenlerin doğruluğunu ölçebilecek bir ölçüt maalesef elimizde yok. Rüyada gaybı gördüm ve marifeti elde ettim diyen bir dünya adam türedi. Hiçbir ölçü yok. Güya insanların yolunu aydınlatıyorlar ama yazdıkları söyledikleri eski kitaplarda geçen rivayetlerden başka bir şey değil. Tek bir yeni cümleleri yok.

   Ama ilim asla marifet gibi değildir. İlim emek ister, bilgi ister, araştırma ister ve ortaya koyacağın bir ürün ister. Rüyamda ilim sahibi oldum diyemezsin. İbni Arabi’ye atfedilen kutsiyetin onda bir İbni Haldun, El Kindi gibi ilim adamlarına atfedilmez. Astronomide, felsefede, sosyolojide insanlığa büyük değerler sunmalarına rağmen.  İşte bu marifet kolaycılığı yani marifeti ilmin önüne geçirmeleri, bu beyin tembelliği yıllardır İslam dünyasının içinde bulunduğu akılsız ve ilimsiz geriliğin en önemli sebeplerinden biridir. 

1 Ekim 2015 Perşembe

BÜYÜK SORUN: GAZALİ

   Şimdi soruyorlar ya İslam dünyasında durum neden böyle diye. Bunun tek bir cevabı yok ama önemli bir nedenini kısaca anlatayım.
   Uzun yıllar önceydi. 12. Yüzyılda İslam dünyası henüz bu durumda değilken Gazali ve İbni Rüşd arasında yaşanan ve fikren İbni Rüşd’ün, siyaseten Gazalinin kazandığı çok önemli bir tartışma yaşandı. Şimdi siz bu tartışmanın ayrıntılarına girmek için bir felsefe ya da ilahiyat forumlarına girseniz veya bu konuda akademik bir makale okursanız akademik üslup yüzünden (üslupsuzluk mu desem) sigortalarınız atabilir. Elimden geldiğince ve dahi felsefi kavramlara girmeden şu önemli tartışmayı anlatma niyetindeyim.
Basitçe anlatmak gerekirse bu tartışmanın temeli determinizmdir. (Determinizm de nedir arkadaş!) Determinizm nedensellik demek. Sanırım nedensellik kavramını da biraz açmamamız gerekecek.
   Gazali, felsefe yapanları, felsefede ileri gidenleri eleştirmek için TEHAFÜT- EL FELASİFE adlı eserini yazmıştır. Kitabın Türkçe adı FELSEFENİN TUTARSIZLIĞI’dır. Bu eserinde filozofların savunduğu nedenselliği eleştirir. Filozoflar evreni, maddeyi ve varlık alemini “NEDEN” sorusunu sorarak anlamaya çalışırlar. Örneğin “Yağmurun yağma nedeni nedir?” sorusunu sorup cevap olarak bulutların varlığını görür. “Bulut neden oluşur?” sorusunu sorup ısınmayla oluşan su buharı olarak açıklar. “Su neden buharlaşır?” sorusunu sorup onu da başka bir sebeple açıklar. Bu sorular uzayıp gider. Ta ki evrenin ve insanın yaradılışına kadar gider. Bazı sorulara bazı nedenler bulunur, bulunamıyorsa bu durum henüz araştırmaya muhtaç der ve bütün doğa olaylarını birbirini tetikleyen sebeplerle açıklar. İbni Rüşd’ün TEHAFÜT-EL TEHAFÜT yani Gazali’nin kitabına eleştiri olarak yazdığı TUTARSIZLIĞIN TUTARSIZLIĞI adlı kitabında savunduğu da budur. “Allah'ın sünnetinde bir değişiklik göremezsiniz” Fatır/43 ayetini delil olarak gösterir. (Allah’ın sünnetini doğa kanunları diye açıklayabiliriz.)
   Gazali ise buna itiraz eder. Doğa olaylarının sadece sebeplerle açıklamanın evreni anlama açısından yetersiz olduğunu Allah’ın sürekli bir yaratım içinde olduğunu sebeplere dayanmayan ve Allah’ın iradesiyle gerçekleşebilecek birçok olay olduğunu öne sürer.
Tabi o dönemlerde galaksiler, atomlar, atom altı parçacıklar falan bilinmediği için nedensellikle açıklamalar yaptığınızda doldurmak zorunda olduğunuz çok fazla boşluk kalıyordu. Gazali ise bu boşlukları Allah’ın iradesi kapsamında dolduruyordu. İbni Rüşd de inançlıydı, Allah’ın iradesini kabul ediyor ancak kendi koyduğu kanunlara müdahale etmeyeceğini söylüyordu.
   Bu tartışma bu düzeyde kelami bir tartışma olarak kalsaydı bir problem yoktu. Ancak Gazali böyle düşünenleri TEKFİR etti. Ortaçağdaki papazların Hristiyanları aforoz ettiği gibi Gazali de filozofları tekfir etti yani dinden çıkarttı. Dinden çıkarma basit bir olay değil o dönemki İslam şeriatında sonu ölümle biten bir yargılamadır.
   İşte benim Gazali’ye birinci eleştirim onun filozofları tekfir etme anlayışıdır. Bu durum filozofların ensesinde Demokles’in kılıcı gibi durmuştur. TEKFİR kılıcı İslam dünyasında düşünürlerin çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. Açıkçası o dönemin siyaseti bu durumdan yararlandı. Her şeyi sorgulayan her şeyi merak eden vatandaştansa; “Vardır bir hikmeti” deyip işine bakan vatandaşı iktidarlar daha çok sever. Gazali’ye, siyaseten kazandı demem bundandır. 13. Yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde kitapları okutulan düşünürler yetiştiren İslam coğrafyası bu yüzyıldan sonra kendi etrafına taassubun, hurafenin kalelerini örmeye başlamıştır.
   Gazali’ye İkinci eleştirim de İHYA-YI ULUM-UD DİN adlı eseridir. Kitabın adını “Din İlimlerinin Diriltilmesi” diye çevirebiliriz. Bilimin, fen bilimleri ve din bilimleri diye ayrılması İslam dünyasının en büyük sorunlarından biridir. Adeta bir yıkımdır. Kuran’da “ayet”in anlamı sadece Kuran’ın cümleleri için kullanılmaz. Doğa kanunları da ayettir. “Ayet”in kelime anlamı işaret demektir. Yani ipucu. Anlamak için işaretleri takip etmen gerekir. Buradan yola çıkarsak varlık alemini, doğayı, evreni anlamakla Kuranı anlamak farklı şeyler değildir. Kuran, “Din İlimleri” kategorisi yaratılarak fen bilimlerinden ve sosyal bilimlerden koparıldı. Bir sürü cahil tip, din alimi olup çıktı insanların karşısına. Etrafınıza bakın. İslam coğrafyasında Din alimi denen adamlardan bol bir şey yok. Bu adamların insanlığa ne katkıları var.    
   Bana göre İslam coğrafyasının epey bir zamandır içine düştüğü acıklı durumun önemli tarihsel nedenlerinden biri de budur.

   Şimdi 13. yüzyıldan kalkıp günümüze olayı bağlayıveririm ama bu, zekanıza hakaret olur. Bundan sonra top sizde.  

1 Haziran 2015 Pazartesi

OTOSHOW FUARI ÜZERİNE

   Güzel kızlar ve güçlü otomobiller… Bunun üzerine biraz düşündüm. Kısaca şunları düşündüm:
Ve tanrı erkeği yarattı… Ruh giydirmeden yani mekanik aksamı yeni bitmişken iki temel içgüdü koydu:  Güç(iktidar) ve seks: Doğadaki erkek kavramının iki temel içgüdüsü bu. Sürekli belgesel izliyorsunuz ya bilirsiniz.  Bakın doğal hayatın canlılar dünyasındaki erkeklere… Yapmaya çalıştıkları tek şey gücünü ispat edip dişileri kapmak. Doğada erkekle oynanan oyunun kuralları son derece basit: Gücünü ispat et; ödülü kap.  

   Bu iyidir veya kötüdür diye bakmıyorum. Kural böyle. Neslin devamının sebebi de bu; vahşetin de…
   Erkeği insan formuna soktuğun zaman iş biraz değişiyor. Din, ahlak, erdem, kanunlar falan içgüdüyü dizginliyor. Bir taraftan böyle ama insan denen varlık acayip riskler taşıyor. Kuralları hiç takmayabilir de… O zaman skalamız genişliyor. Mesela bir aslan bir sürüdeki üç beş dişi için erkek aslanlarla savaşıp ödülü alınca dinginleşebilir. İşte bu dinginlik insan  formundaki erkekte  olmuyor. Gelin de o zaman şehvetinin ve iktidar hırsının önüne geçin bakalım.

   Konuyu OTOSHOW’dan açmıştık ya oraya bağlayalım artık. Dünyaya gelmeyi başarmış her erkek canlıda şu sözünü ettiğimiz iki mekanik dürtü var mı? Var eyvallah. Peki, OTOSHOW fuarına gelenlerin hepsi iktidar ve şehvet yönünden istedikleri yere ulaşabilmişler mi? Ne gezer? O halde pazarlamacılar, dünyanın en fazla satılan en değerli ürününü görücüye çıkarıp dürtüleri tahrik ediyor. Nedir o ürün? Tabi ki HAYAL… Dünyanın en karlı işini yapıyorlar, hayal satıyorlar. Düşünün… Bir beygirin 10'da bir gücüne sahip bir erkek bir anda 250 beygire çıktığını hayal ediyor. Yanında da “ateş-i suzan” afeti görüyor. Şehvetiyle 250 beygiri senkronize ediyor.  Pazarlamanın bütün parçaları tamamlanıyor. Oraya gidenlerin kaçı sergideki ürünlere sahip oluyor. Çok çok çok azı.


   OTOSHOW’da otomobilden daha çok hayal satılır. Hayal her zaman satar; yeter ki iyi kurgulansın. 

9 Mayıs 2015 Cumartesi

EĞİTİM ÜZERİNE BİR ATARLANMA

Yıllardır eğitimin içinde olan biri olarak sınavlardan ve sınavlarda ağırlıklı olarak matematik ve sayısal derslerden dolayı içindeki sporcuyu sanatçıyı öldüren çok genç gördüm. Bizim bütün okullarımızda fen lisesi müfredatı uygulanır. Öyle değil deseler de öyledir. Bu müfredat aslında toplam öğrencinin % 10’una gerekliyken biz bütün öğrencilere uyguluyoruz. 19. yüzyılın endüstriye adam kazandırmak için gerekli gördüğü derslerdir bunlar. Günümüz dünyasıyla ilgisi yoktur. Zaten kimsenin aklında kalmıyor dersler, unutulup gidiyor. Kaybolan milyonlarca saate mi yanarsın, bunu anlatamadığına mı?  

Onun için öğrencilerin çoğu mutsuz. Onun için öğrenmesi gerekmediği halde matematik öğretmeye çalıştığımız öğrencilere milyonlarca lira milyonlarca dakika harcayarak zaman ve para israfı yapıyoruz. Buna rağmen 12 eğitim yılı sonunda YGS’de matematik ortalaması 40 soruda 5'tir. Ne güzel!

Peki neler yapılmalı? (Pek öğütçü gördüm sizi diyenlere haklısınız diyorum...) Bu alanlarda başarılı olan öğrencilere, mesela okulda herhangi bir spor branşında okul takımında yer alabilmiş öğrencilere Teog, YGS gibi sınavlarda ek puan getirilmeli. Sadece sporda değil mesela okul korosunda yer alanlara mesela okulda sergi açabilecek düzeyde resim becerisi olan öğrencilere de… Çocukların bir kısmı okuldan sonra fizik matematik kurslarına değil antrenmanlara, resim atölyelerine, korolara falan koşmalı. Hiçbir işe yaradığını görmediğim YÖK, üniversitelere sporcu sanatçı kontenjanı koymalı ki çocuklar bu kontenjanlar sayesinde spor ve sanata yoğunlaşabilsinler. Hem bu kontenjanlar adam kandırır gibi bir veya iki değil % 30-40 gibi olmalı. Zaten ikinci üçüncü öğretim adıyla bir sürü kontenjan açıyor ve çok düşük puanlarla çocuklar üniversiteye girebiliyor. 

Ülkemizde ailelerin birinci hedefi çocuklarını üniversiteli yapmak olduğu için çocuklarını her türlü faaliyetten koparıyorlar. Her yıl üniversitelerde kontenjan artırılıyor ama amaçsızca. Böyle yapın, bak bu genç ülkeden ne sporcular ne müzisyenler ne sinemacılar çıkar. Sanatçı ve sporcuların yolunu sonuna kadar açın ne olacak ki.


Fen lisesi müfredatına boğulmaması gerekirken boğulmuş gençler. Mutsuzluğumuzun gerginliğimizin sebebi bu. Bana istediğini yapan birini göster ben de sana mutlu birini göstereyim. Alın size bir de özlü söz söyledim. Fena mı oldu? Fikrimi özlü sözle taçlandırdım. Söylesen de faydası yok ama biz gene de söyleyelim. Günü gelir lazım olur belki. 

29 Mart 2015 Pazar

EĞİTİMDE KAOS MEVSİMİ

    Bunun bir önemi yok ama dershanelerin kapatılmasının mümkün olmadığını defalarca söyledim bilirsiniz. Sonra ne oldu? Dershaneler kapandı. Sultanımız neye ol dedi de olmadı ki bu ülkede. Anlıyorum…
    Şimdi DERSANELER KAPANDI VE OKULA DÖNÜŞTÜ diyorlar. İşte bu cümleyi duydukça bana bi gülme geliyor. Gerçekten, her seferinde ama. Neler oldu şimdi?
Dersaneler… Dershanelerimiz… Dershane yazan tabelayı indirdiler, yerine okul yazan tabelayı astılar. Şimdi okul yazan tabelanın içinde ne yapacaklar bi düşünün bakalım. Zerre kadar okul tecrübesi olmayan bu kurumların okul eğitimi yapacağına inanan kaç saf arkadaşımız var aramızda?
    Bana o kadar çok soru geliyor ki bu durumları açıklamam için. Neyse gelin birlikte bazı sorular sorarım. Belki doğru sorular sorarsak cevaplara yaklaşabiliriz.

Soru 1
Madem eski dershaneler okul oldu ve okul eğitimi yapacak, o zaman birçok öğrenci niye son sınıfta kendi okullarını bırakıp da dönüşen yerlere gidiyor. Ey yetkililer neden? Hem de iyi okullarını bırakıp gidiyor. Galatasaray Lisesini bırakıp giden var, gördüm.  Şimdi birinci sorunun cevabını verin: Dershaneler okula dönüşmüş mü, yoksa eski işine devam mı ediyor?

Soru 2
Özel okullar artık kendi içinde dershanesini kurdu. Parası olanlar özel okula gidecek ve dershane ihtiyacını görecek. Dönüşenler de okul tabelasını astığı için ücretini ikiye katladı.  Peki dar ve orta gelirli ailelerin çocukları üniversite sınavına nasıl hazırlanacak. Öyle demeyin, çok esaslı sorudur. O çocuklar ne yapacak?

Soru 3
Liseden mezun olmuş ama bir üniversite kazanamamış çocuklar tekrar nasıl hazırlanacak. Temel lise dediğiniz yerlere de gidemez çünkü liseden mezun olmuş. Bu çocuklar ne yapacak? Hadi bakalım…

Soru 4
Etüt merkezleri yasaklandı. Bu ülkenin anayasasında TEŞEBBÜS HÜRRİYETİ diye bir madde var. Bu yasaklama işi var ya, bu yaşıma kadar anayasaya aykırılığı bu kadar iyi örneklendiren bir uygulama hiç görmedim. Yarın evinde grup dersleri verecek bir dünya oluşum başlayacak. Ve üniversiteye hazırlık işi, tarihinin en pahalı olayına dönüşecek. Buna ne diyeceksiniz?

Soru 5
Belediyelerle çeşitli dernek ve vakıflar dershane tecrübesi olmayan bir sürü öğretmene hafta sonu okullarda üniversiteye hazırlık kursu verdirecekmiş. Pes doğrusu! Gerçekten bundan bir soru çıkarırsam kendime saygımı yitiririm.

    Daha soru çok da, bu kadarı bile kaosun büyüklüğünü açıklamaya yetiyor. Cevaplar bende yok, olmamalı da zaten. Başımızda bir hükümet ve sultanımız var. Bildikleri bir şey vardır elbet… Eğitimi bizden öğrenecek değiller ya! 
    Son bir şey... Bir ihtimal daha var tabi... Anayasa mahkemesinin tasarıyı reddetmesi. O zaman Cemil Meriç üstadımızın 60'larda yazdığı şu cümleyi tekrar edelim: "Eğitim hayatımız Penelop'un Örgüsü... 24 saatte bir sökülüp örülüyor." 
    Şimdilik bu kadar...

28 Şubat 2015 Cumartesi

WHIPLASH... SANATÇININ SIRTINDAKİ KIRBAÇ İZLERİ



Whiplash’i izleyip de Fletcher’ı kastederek “Böyle müzik hocası mı olur, çok gaddar, abartılı olmuş bence” diyen izleyici kitlesine sesleniyorum: Filmi hiç anlamamışsınız. İsterseniz olaya şuradan girelim. Bu tür sanat filmleri, ergenlerin gittiği (dizilerden kazandığı reytingi gişede nakde çevirmeyi hedefleyen) yılışık romantik aşk filmleri gibi izlenmez. Sanat filmlerinin her bir karakterinin, her sahnesinin bir alt metni vardır. Dolayısıyla filmi anlamak için soyutlama ve mecazlamaları fark etmeniz gerekir. Yani biraz düşüneceksin. Biliyorum kolay değil.

Sinemada Burak Özçivit veya Fehriye Evcen’i görüp de hormonlarının beynini ele geçirmesine izin vererek rahatlamak tabi ki güzel. Eyvallah bu da bir ihtiyaç… Seni anlıyorum. Ama ben başka bir şey söylüyorum. Her neyse…

Bu yıl Oscar’ı bileğinin hakkıyla alan J.K Simmons (Fletcher) filmde bir müzik hocasını canlandırıyor. Yani yukarıda sözünü ettiğim romantik filmlere baktığın gibi bakarsan öyle. Ama genç yönetmen, Fletcher’ın şahsında aslında hayatın ta kendisini anlatıyor. Bir dakika önce filmin esas oğlanı Andrew’ya tatlı tatlı sanata ve hayata dair öğütler veren hoca, beş dakika sonra kafasına sandalye fırlatıyor. Çok genç olmasına rağmen Andrew’ya büyük bir fırsat sunuyor ama en basit bir hatada o fırsatı elinden çekip alıyor. Tıpkı hayatımız gibi. Merhamet ve gaddarlık birlikte yürüyor ama galiba gaddarlık daha önde.

Hayat bu kadar gaddar mıdır diyenlere söyleyeyim. Ben hayatın merhametli tarafıyla büyüyen tek bir ölümsüz sanatçı görmedim. Hayat sanki onlara şöyle diyor: Evlat, ölümsüzlüğün bedeli bu dünyada çok ağırdır. Buna hazır değilsen boşuna sanatçı falan olmaya kalkma. Bir tür sınav yani. Ağır mı ağır bir sınav.

Yıllar önce ölmüş olmalarına rağmen bugün romanlarını şiirlerini okuduğumuz, filmlerini izlediğimiz, müzikleriyle kendimizden geçtiğimiz, tablolarının karşısında saygıyla eğildiğimiz ama çağlar boyunca tazeliğini ve canlılığını koruyan her sanatçının bir Fletcher’ı vardı. Kor ateşte kızdırılıp örsün üzerinde dövüldüler. Yıllara meydan okumalarının başka yolu yoktu.

Genç yönetmen Damien Chazelle, bize sadece Andew’nun hayatını anlatmıyor; Dostoyevski’nin, Zweigh’in, Poe’’nun, Peyami’nin, Tanpınar’ın, Nazım’ın, Yunus’un hayatını da anlatıyor. Filmdeki Fletcher’in yüz katı daha gaddar bir sınanmaya karşı asla vazgeçmeyen ölümsüzlerin hayatını.


Bana bazen gelip sanatçı olmak istiyorum ne dersiniz, diyenlere karşı: “Sakın olma” diyorum. Çünkü sanatçı olmak isteyen, kimseye bir şey sormaz. Olmak istiyorsa olur. Bedeli ne olursa olsun. (Aile yemeğinde Andrew’nun masadakilere karşı söylediklerini bir kez daha izleyip düşünün.) Evet, sosyal içerikli mesajımızı da verdiğimize göre konuyu kapatabiliriz. Sevgiler…

1 Şubat 2015 Pazar

MORGAN FREEMAN, JACK NİCHOLSON ve AHMET HAMDİ TANPINAR

Morgan Freeman ve Jack Nicholson'ın oynadığı “ŞİMDİ ya da ASLA” filminde birkaç sahne vardır: Hatırlayın Mısır’da bir piramidin en tepesine çıkarlar… En içten konuşmayı orada yaparlar. Bazı gerçekleri orada kavrarlar.  Sonra Everest'in tepesine çıkmaya karar verirler. En çok istedikleri şeydir… Sonra özel uçakla kuzey kutup dairesinin üzerinden geçerler. Tam o noktada hayata dair birçok farkındalıkları oluşur. Gökyüzünden paraşütle atlarlar falan…Neden hep yüksekteler, hep zirveler... Ne arıyorlar orada… 

Bence cevap şu: Yıllarca yerlerde o kadar sürünmüşlerdir ki geçmişlerinin sürüngenliğini ancak zirvelerde dolaşarak telafi edeceklerini düşünürler. Kanser, suratlarında bir tokat gibi patlamış ve sürüngenlikten kurtulmak için ellerini çabuk tutmalarını söylemiştir. Oysa hayattayken yükseklerin farkına varmaktır önemli olan. (Pek özlü söz modunda oldu)

(Kanser ve tokat dediniz de aklıma geldi. Anti parantez söyleyeyim. Kurosawa’nın “İKURU” filmi de insan suratında sağlam iz bırakan bir tokattır.) Her neyse. Piramidin tepesinde yaşayacağın adrenalinin binde birini kaldırımın tepesinde bulamazsın. Fakat sevgili dostum, piramidin tepesine uçarak gidemezsin, basamakları birer birer çıkacaksın.   Metaforun tadını kaçırmadan dümeni kıralım Tanpınar’a…


Roman piramidinin zirvesinde bulacağın kişi Ahmet Hamdi Tanpınar ve muhteşem romanı SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’dür. Yarattığı olağanüstü karakterleriyle... Muhteşem üslubuyla... Derinliği mağmaya varan ironisiyle... Toplumun kılcal damarlarını bile görebilecek bakışı ve harika gözlem gücüyle… Acele etmeden ama geç de kalmadan… Basamakların tadını çıkara çıkara… Şimdiden haber vereyim dedim. geç kalırsan yeterli zamanın olmayabilir... Sizin "Bucket List"inizde bir madde olsun Tanpınar diye düşündüm, hepsi bu.  İyi yolculuklar dilerim… (Gördüğünüz gibi konuyu nerden nereye bağladık. Benim üslubum da biraz savruk böyle)

24 Ocak 2015 Cumartesi

EĞİTİM, GELENEK ve KADIKÖY ANADOLU LİSESİ

    Son Teog sınavında soruların tamamını yapan yaklaşık beş bin öğrenci çıkmış. Sayın bakanımız bunu normal olarak değerlendirmiş. Bakan her zaman olduğu gibi sorunun büyüklüğünü anlamamaktadır. Bu bir eğitim faciasıdır. Neden olduğunu bakın size anlatayım.
    Yıllardır İstanbul’un en iyi liselerinin öğrencilerini üniversite sınavlarına hazırladık. Bu liselerden birini örnek vererek anlatayım ki sorunun ne boyutlarda olduğu anlaşılsın: Kadıköy Anadolu Lisesi… Bu lise çok iyi öğrenciler yetiştiren ilgiyle izlediğim bir lisedir. Ayrıca eski adıyla Maarif Koleji’nden gelen güçlü bir geleneğe sahiptir. Öyle demeyin, bir okulu büyük yapan bir geleneğinin olmasıdır. Bakın Batı’nın bütün büyük lise ve üniversitelerinin onlarca belki yüzlerce yılda oluşmuş köklü gelenekleri vardır. O okulları büyük yapan da bu gelenektir.
     Bu okullara, geleneği sürdürebilecek nitelikte öğrenciler seçilir ve bu gelenek o nitelikli öğrenciler sayesinde tevarüs eder. (Tevarüs etmek sözcüğüne bayılırım. Aslında nesilden nesile aktarılır da diyebilirdim ama bende bu kelime takıntısı çok fena)
     Kadıköy Anadolu Lisesi de güçlü bir geleneği olan liselerimizdendir.  Daha doğrusu liselerimizdendi. Öğrenciler değişse de eğitim kadrosu değişse de okulun geleneği öğrenciyi sıkı bir eğitimden geçirirdi. Bu öğrenciler sadece sosyal ve entelektüel olarak değil akademik olarak da başarılı öğrencilerdi. Üniversite sınavlarında; ilk onda ilk yüzde birçok Kadıköy Anadolulu öğrencimiz vardı.
     Teog denen uyduruk sınav asla doğru bir değerlendirme yapamıyor. İyi liseler orayı hak etmeyen bir dünya öğrenciyle doldu. Geçen yıl Kadıköy Anadolulu bir öğrenci YGS'de elli bininci oldu. Elli Bin… Bu öğrencinin bir suçu yok. Berbat bir sistemin ürünü sadece.
     Geleneği belli bir zekayı taşıyan bireyler oluşturur. Ve onu taşıyan bireyler de aynı niteliklerde olmalıdır ki güçlü eğitim gelenekleri sürüp gitsin. Ülkemiz adına bu çok önemli bir konudur. Herkesi kendi seviyesine göre eğitmek.  Dünyanın en temel eğitim ilkesidir.
     Galatasaray, Kadıköy Anadolu, Kabataş gibi liseler geleneğini kaybediyor. Yaptıkları uyduruk sınav seçici değil. Hem oraya hak etmeden giden öğrencileri harcıyor, hem de hak ettiği halde gidemeyen öğrencileri. “Özel okula gidip şişirilmiş notlarla girdikleri okula şaşıran öğrenciler” konusuna girmiyorum bile. Girmeyelim zaten. Derdimiz yeterince anlaşılmıştır umarım.

3 Ocak 2015 Cumartesi

TÜRKÇE ve FELSEFE MESELESİ

    Bugünkü Türkçeyle felsefe olmaz cümlesinin arkasında Osmanlıcaya ihtiyacımız var, niyeti kendini belli ediyor. Tamam bunu anladık. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki cumhuriyet abartısının yerini şimdi tepki olarak Osmanlıcılık almış durumda. “Bugünkü Türkçeyle felsefe yapılır mı”yı bir kenara koyalım. Diyelim ki yönümüzü Osmanlıya çevirdik. Filozoflarla dolu bir medeniyet mi bulacağız?  

    Osmanlı 18. Yüzyılın başından beri Batı medeniyetini anlama ve onu yakalama peşindeydi. III. Selim, II. Mahmut ve sonraki bütün padişahlar yenilikçiydi. Batıya, okuması yeniliği getirmesi için öğrenciler gönderiyordu. Batı dillerini öğretiyordu. Kendinde büyük bir felsefe vardıysa bu yenilik gayretleri niyedir? Dünyaya damga vurmuş büyük felsefeciler mi vardı. Biz mi bilmiyoruz?

    İbni Rüşt’ler, Farabi’ler, Nesimi’ler iyi filozoftu ama onları da kafir ilan ettiler. İbni Rüşd ve Farabi’nin eserleri Avrupa’da yıllarca okutuldu. Osmanlı’nın hangi eğitim kurumunda okutuldu bu filozoflar.

    Divan edebiyatı başarılı bir edebiyattır ama 500 yıl aşk-kadın-şarap imgesini değiştirecek tek bir büyük şair çıkaramamıştır. Divanın felsefesi de İran ve Arap kaynaklıdır. Divancılar Türk mitolojisine dönüp bakmazlar bile.. Nefi üstadım biraz hicve yöneldi onu da haşmetli devletlu’lar boğdurdu. Halk şairlerinin çoğu okuma yazma bilmezlerdi. Oxford vardı da onlar mı okumadı?

    Yunus Emre 3-5 bin kelimelik temiz Anadolu Türkçesiyle derinlikli bir felsefe yarattı, onu da Osmanlının en güçlü döneminde şiirleri şeriata aykırı diye yasakladılar.

    19. yüzyılda yazılmış Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı bir kitabı var. Üstünde baya çalışmışlığım vardır. Marifetname’yi övüp dururlar. Okuyana kadar ben de öyle zannederdim. Hezeyanlarla dolu bir kitap. Felsefenin F’si bile yok.

    19. yüzyılda Osmanlıda yetişmiş filozof diyeceğimiz Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Hilmi ziya, Muhammed Abduh da fazlasıyla Batıcıdır.

    Şimdi soralım: Osmanlı elindeki dille, dillere destan bir felsefe mi yaptı? Öte yandan Osmanlıca’nın gelişmiş iyi bir dil olduğuna itirazım yok ama felsefe için öncelikle özgür düşünce şart. Padişahların herkese kullarım ya da raiyyetim(sürü) dediği ortamda ne felsefesi gelişir ki…

    Şurada anlaşalım. Osmanlıcayı övmek için mevcudu kötülemeye gerek yok. Cumhuriyetin ilk yıllarında da aynı taktik uygulandı. Yapmayın hocam.

    İlk çağ Yunancasıyla ve Latincesiyle bugüne bile damgasını vurmuş filozoflar çıkıyorsa bugünkü Türkçeyle de büyük filozof çıkar. Yeter ki özgür düşünce kanatlandırılsın. Eğitim sistemimiz buna müsait mi, filozoflar yetişsin diye can atan siyasi bir yapımız mı var;  onu da siz düşünün.