15 Ekim 2018 Pazartesi

İNEK ŞABAN MI HANZO RECEP İVEDİK Mİ HÖDÜK


Bu arkadaşları komiklik yönünden kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Mizah, dönemseldir, birini bir tarihte gıdıklayan mizah, bir başkasını başka bir zamanda gıdıklamaz. Ama kıyaslanacak başka özellikleri var: mesela;
İnek Şaban aptal görünüşlüdür ama aslında her şeyin farkındadır. Onda aptallıkla perdelenmiş bir zeka vardır.
Recep İvedik, uyanık geçinen, perdesiz, katıksız bir aptaldır.
İnek Şaban, hep ezilenin yanındadır ve kazandığı zaferler de hep kötülere karşıdır.
Recep İvedik, her zaman kendinin yanındadır ve kazandığı zaferlerin kendinden başkasına faydası yoktur.
İnek Şaban, centilmen ve fedakar bir aşıktır. Aşkındaki samimiyet çirkinliğini örter.
Recep İvedik, zorlama bir aşıktır. Üzerinde yapay duran aşk, hiçbir çirkinliği örtmez.
İnek Şaban, kötülerle savaşırken iyilerin samimi desteğini alır.
Recep İvedik, çok az kişiden destek alır ve bu destek de çıkarcı ve samimiyetsizdir.
İnek Şaban’ın dili, ancak yaralı bir vicdanın naif öfkesini ifade eder. En sert argosu “Eşşek oğlu eşek”tir.
Recep İvedik’in dilinde pek kırmızı çizgi bulunmaz. Belli kelimeleri mecazlayarak bel altına sürekli dalar.
Samimiyet, sanatın en temel parçalarından biridir. İnek Şaban’ın elli yıl sonra bile izleniyor olmasının nedeni budur. İnek Şaban’ın zaferleri hak edilmiş zaferlerdir. Her izleyişimizde o zaferin coşkusu bize de geçtiği için bıkmayız.
Recep İvedik komikliği, sandalyeden düşen insanın komikliğidir. Daha ne kadar gülebilirsin ki?

7 Mayıs 2016 Cumartesi

YUNUS EMRE’Yİ VURDULAR

Başlığa bakıp paniklemeyin. Yunus Emre yaşıyor. Kurşun sıyırdı geçti. Olay şöyle: Trt’de yayınlanan bir dizide Yunus Emre karakteri gördüm. Olamaz böyle bir şey. Bana “Kimden Yunus Emre Olmaz” konulu bir dizi çek deseler o dizinin aynısını çekerim.  Madem Yunus Emre’yi böyle görüyorsun yazma ve çekme kardeşim.
Belki izlemişsinizdir. Eskiden Tgrt’de  evliya dizileri olurdu. Hani uzayda hareket ediyormuş gibi ağır ağır hareket eden, duyguları ve şahsiyeti çıkarılmış, biri bir şey anlatınca hemen hakikati buluveren makine tipler vardı ya. Yunus’u da onlara benzetmişler. Ağlarsın…
Oysa Yunus Emre 1000 yıllık İslam tarihi geçmişindeki en devrimci adamlardan biridir. Evet esaslı gerçek bu. Sen etrafta Kaba softa zahitlerin cirit attığı bir ortamda hem de iktidar olduğu bir ortamda…
Yunus der ki ey hoca
İsterse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
diyeceksin öyle mi? Kocaman bir yüreğinin olması gerekir. Bir gönüle girmek, bin defa hacca gitmekten iyidir lafını sana fena yedirirler.
Sen sana ne sanursan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise
“Kendin için istediğini başkası için de isteme”nin dört ilahi kitabın en mühim özeti olduğunu iddia etmen için o dönemde… harbiden çılgın bir adam olman lazım.
“Gönül mü yeğ kabe mi eğit(söyle) bana ey aklı eren”
“bir gönül yıktın ise o kıldığın namaz değil”
“cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri”
Gibi dizeler yazacaksın. Ensende Hallacı Mansur’un cellatları gezerken hem de… gerçekten korkusuz kelle koltukta yiğit bir delikanlı olman lazım.
Osmanlının en güçlü döneminde bile Yunus Emre’nin fikirlerinden nefret ettiler ve Yunus Emre’nin şiirleri şeyhülislam tarafından yasaklandı.
Şimdi, o dizideki sünepenin bu sözleri söylemesini bir tarafa bırakın, aklından dahi geçiremez. Hele o şeyhi Tabduk... tam bir facia… Neyse ona girmeyelim. Bu şeyh mürit ilişkisi özellikle 19 yüzyılda cilalanmış ortaya atılmış felaket bir ilişkidir. Bu ilişkiden sadece itaat eden, beyni gitmiş, sünepe tipler çıkar. Nedir olayımız? Evrenin sırrını çözmüş bir şeyh ve ondan medet uman ve zerrece onun eteğinden ayrılmayan edilgen mürit tipi.
Gözünüzü seveyim, itaatkar adamlardan fikir falan çıkmaz. Fikirler; isyankar, anarşist, zihinlerin işidir.  Yunus Emre tepeden tırnağa fikirdir. Bütün dünyanın ittifak ettiği bir büyük fikirdir hem de. Ve yeni bir şey söylemiştir; gelenekle, iktidarla, tutucularla, eskiperestlerle dövüşe dövüşe büyümüştür.  

Diziye-olur da- denk gelirseniz aklınızda bulunsun.

18 Ocak 2016 Pazartesi

BATI'NIN NEYİNİ ALMALIYIZ

   Tanzimattan beri tartışılan cumhuriyet döneminde ulusalcı milliyetçi ve muhafazakar kesim tarafından ateşlenen bir replik vardır bilirsiniz. “Batı’nın tekniğini almalıyız kültürünü değil.” tartışması. Bu bana çok saçma ve komik gelir. Neden mi?
   Bu garip cümlenin paradoksu şudur: (Bak şimdi paradoks falan dedim. Paradoks da nedir? Çelişki deyip geçebilirdim, olmadı.) 
   Her neyse çelişki şurada: Batı’nın kültürünü bırakıp tekniğini alamazsın arkadaş. Bu kafayla tekniğini sadece satın alırsın.  Batılı da zaten bunu istiyor. Ben üreteyim sen de satın al. Birini bırakıp diğerini almanın imkansızlığı şu temel gerçekte yatıyor sevgili okur. (“Sevgili okur” dedim, fena olmadı hani.)
   Bilim ve kültür üretmenin kaynağı özgür düşüncedir. Bir başka deyişle, tabuların olmadığı düşünce sahasıdır. Kültürün de bilimin de kaynağı budur. Hatta kültür ve sanat bilimden birkaç adım öndedir. Rönesanstan beri bakın Batı’nın gelişimine sanat ve kültür bilimi peşine takmıştır. Burada hangisi büyüktür tartışması yapmıyorum, hayır… Basitçe şunu söylüyorum. Batı’nın kültürü, bilim üretmeye uygun ortamı ve zemini yaratmıştır.
Dolayısıyla birini aldık ötekini bıraktık gibi laflar tarihten, sosyolojiden bihaber orta okul seviyesi konuşmalarıdır.
O zaman elimizde üç seçenek vardır.
1-         Bilim ve kültürü birlikte alırız.
2-         Kültürü almamak için bilimi de almayız
3-         Bilim ve kültürü kendimiz yaratırız.
   Günümüzdeki mevcut duruma bakarsak %60 1 numaralı seçenek, % 35 2 numaralı seçenek % 5 de 3 numaralı seçenek geçerli. Tabi bu benim kişisel gözlemim. Siz yüzdelere itiraz edebilirsiniz. Amaç tabi ki 3 numaralı seçeneği güçlendirmek.
   Bunu yapabilmenin bendeki formülü düşünce özgürlüğünün önündeki BÜTÜN sınırları kaldırmaktır. (Bütün'ü büyük yazmamdan ciddiyetimi anlamışsınızdır.) Üzerine konuşup eleştirebileceğimiz HİÇBİR tabu bırakmamaktır. (Gördüğünüz gibi hiçbir de büyük.) İnsanın yaradılış amacı da budur. Bu konuda mistik bir tartışma görmek istiyorsanız blogumdaki şu yazıyı okuyabilirsiniz. http://ahmetuygurca.blogspot.com.tr/2014/12/iblis-neden-ozgur-birakildi.html

   Düşünce özgürlüğü, hayatla ölüm gibidir. Ortası, azı çoğu, genişi darı olmaz. Düşünce özgürlüğü, içinde sonsuzluk kavramını taşır. Siz ne kadar düşünce özgürlüğünün sınırlarını genişlettim deseniz de sonsuz karşısında okyanusta bir damla kadar kalır. Her şey tamam da şuraya dokunamayız dediğinizde bu geri kalmışlığa devam etmenin imzası olur.

4 Ocak 2016 Pazartesi

KUTSALLA SAVAŞIM SÜRÜYOR

Geçen entel bir ortamda aynı muhabbet vardı sıkıldım, yazayım dedim. Şu öğretmenler gününde yapılan konuşmalardan hiç hoşlanmam. Hani bilirsiniz “Öğretmenlik kutsaldır” diye başlayanlar. Ben öğretmenliğin kutsal olduğuna falan hiç inanmam. Sadece öğretmenliğin değil hiçbir mesleğin kutsallığına inanmam. Açıkçası kavramların kutsanmasına şiddetle karşıyım. üç nedenden karşıyım
1- Bir kavramın üzerine giydirdiğiniz kutsal maskesi, hiç vakit kaybetmeden onun çürümesinin de aktörü haline gelir. Şöyle ki: Bir kavramı kutsamak demek ona koruma kalkanı giydirmek demektir. Koruma kalkanı rahatsız edicidir. Hava aldırmaz. Nem yapar, bakteri üretir, bir şeyi koruyayım derken çürütürsünüz. Halbuki kutsanmamış kavramlar eleştiriye açıktır. Üzerine her türlü şeyi konuşabilirsin. Dinamik kalır, gelişime açıktır, eleştiriler onun direncini artırır, yenilenmesini sağlar. Bu yüzden koruma kalkanı olmayan meslekler ve kavramlar sağlıklıdır, güçlüdür. 
2- Kutsamaya karşıyım çünkü kutsanan her kavram, sömürünün kapılarını ardına kadar açar. Kutsanan kavramlar veya varlıklar etrafında istismarcılar cirit atar. Yaptırdığı işler karşısında karşılığını ödemek yerine kutsallık payesini cilalayarak seni tatlı tatlı sömürür. Farkına bile varmazsın, elde ettiğin kutsallık payesine fit olursun. Sömüren soytarılarla sömürülen zavallının tiyatroları çoğu zaman kutsallık üzerinden yürümüştür. Öyle demeyin o kadar çok gördüm ki… 
3- Kutsamaya karşıyım çünkü bir mesleği kutsadığınızda diğerine haksızlık etmiş olursunuz. Meslekler arasında statü oluşmaya başlar. Önem derecesine göre meslekler ayrılır. Bu statü o mesleği icra eden insanlara bulaşır ve statü insanların arasında devam eder. Egoların küçümsemelerin, ezilmelerin önüne geçemezsin. Hatta meslek faşizmine kadar gider. Gitmişliğinin çok örneğini bilirim.
Kısacası marangozluk ne kadar kutsalsa öğretmenlik de o kadar kutsaldır. Değilse de o kadar değildir. Bakıyorum etrafıma, kendini en az geliştiren mesleklerden biri öğretmenliktir. 21. Yüzyıldayız, tüm eğitim araçları değişmiş, eğitimin mantığı değişmiş. Gidip gördük, inceledik, modern dünya eğitim ve eğitici üzerine çok acayip teoriler, uygulamalar geliştirmiş, biz hala 1950 model kutsal öğretmen profiline dokunamıyoruz. 
Ben kutsamaya çok alışkınım, onsuz yapamam diyorsan, eylemleri kutsa o zaman. Eylemler dinamik olduğu için kavramlar kadar zarar görmez. Mesela ne bileyim, “İşini iyi yapmak kutsaldır.”dan başlayabilirsin.

27 Kasım 2015 Cuma

CELAL ŞENGÖR MÜ DAHA ŞİŞMAN ORHAN PAMUK MU DAHA UZUN


Celal Şengör’ün röportajını dişimi sıkıp sonuna kadar okudum. Baştan sona çelişkilerle dolu. Birinin siyaseten tek adam oluşuna kızıp bir başkasını onaylıyor. Popüler kültürü eleştiriyor ama İsviçre’ninki beğeniyor. 30 milyon insanın ölümüne sebep olduğunu görmeyip Hitler’i, Almanların birliğini sağlayan adam diye övüyor. Kenan Evren dönemi işkencelerini falan sorun etmiyor. İstanbul’da deprem riski olmasına rağmen insanların eski binalarda oturmasını aptal olmalarına bağlıyor. Aptallar tabi niye oralarda oturuyorsun ki, ne güzel rezidanslarımız var, birkaç milyon doların da mı yok ey aptal!
Bu fikirlere, bir karşı tezle cevap verme gereği duymuyorum. Olduğu gibi kalsın, ibretlik. Her neyse ben işin başka bir yönünü gördüm bu röportajda. İki sonuç çıkardım.
Birincisi; hani biz eğitimciler çocuklarınız hayatı öğrensin, çarşı pazarda falan çalışsın, eli biraz iş tutusun, toplumu çalışma hayatını tanısın diyoruz ya. Bakın boşuna demiyoruz. Hayatında gidip bakkaldan ekmek bile almamış (kendi ifadesi) hayatı ev, okul, üniversite ve insansız araştırma sahalarında geçmiş ve “başarılı” olmuş bilim adamının fikir dünyasını görüyorsunuz. Sıfır empati, faşizmin eteklerinde dolaşma, kendinden ekonomi ve zeka yönünden düşük olanlardan gizli nefret… Sosyal hayata karışmadan yaşamanın semptomları bunlar. Onun için acilen çocukları toplumun içine atıp biraz pişmelerini sağlamak lazım. Yoksa bütün hayatını aptal ve fakirlerin arasında geçirmek zorunda kalabilirler… Allah’ım ne büyük acı…
İkincisi; Celal Hoca bir yerde, Orhan Pamuk okudum ama sıkıntıdan bitiremedim diyor. Yaşar Kemal’i de beğenmemiş. Olabilir. Beğendiği bir edebiyatçı da duyamadık. Fatih Altaylı’yı duyduk, hatta Murat Bardakçı hayranıymış ama bir edebiyatçı duyamadık.
Neyse Orhan Pamuk’la aralarında çok benzerlik ve çok farklılık buluyorum. Orhan Pamuk da Nişantaşı’nda büyüyüp ekmek almaya gitmeyenlerden. Para kazanmak ev geçindirmek gibi boş işlerle hiç uğraşmamış. O da varlıklı ailenin iyi yetişmiş çocuğu. Celal Şengör Batı’da nasıl meşhursa Orhan Pamuk da öyledir. Hatta Batı aleminde, tanınırlıkta bir gömlek üstündür. İkisi de boyları kadar kitap yazmış ve uluslararası ödüller almış. Bunlar benzerlikleri.
Ancak Orhan Pamuk’la Celal Şengör arasında uçurumlar kadar büyük farklar da var. Örneğin Orhan Pamuk’ta faşizmin bırak sempatisini f harfini bulamazsın. Militarizmi, işkenceyi asla haklı görmez. Mensup olduğu milletin özeleştirisini yapar. Hatta iğneyi kıçımıza fazla sapladığı için bunun bedelini de zamanında ödemişliği vardır. Kars’ın garibanını da tanır, İstanbul’a göçmüş ve yoğutçuluk yaparak para kazanan garibanı da tanır. Ara mahallenin kara yağız delikanlılarını da yazar. Fakir ve aptalı aşağılamaz onları anlamaya çalışır.
O zaman soru şu: Bu fark nereden geliyor? Cevap: Sanattan ve edebiyattan. Bilimle toprağı evreni ve canlı anatomisini anlayabilirsin. Ama insanı ve ruhunu sanat olmadan asla anlayamazsın. O yüzden Celal Şengör’ün hayat damarlarından biri, en önemlisi, kopuk. O bölgeye kan gitmediği için insan kavramının bir karşılığı yok. Orhan Pamuk’u zaman zaman eleştirsek de Celal Şengör’le bir tutmayız. Sanatla olgunlaşmış erdemine saygı duyarız.

21 Kasım 2015 Cumartesi

DAMARLARIMIZDAKİ ÖLÜMCÜL VİRÜS: ROMANTİZM

   Bir doktorun karısısın ey Madam Bovary.  Kocan Charles, bir dediğini iki etmeyen sadık bir adam. Bildiğimiz kadarıyla herhangi bir hemşireyle de dedikodusu çıkmamış. Ben kasabada yaşayamam dedin -çıktığın yeri beğenmeyip – Paris’te yaşamak istiyorum dedin. Ona da eyvallah dedi. Ne güzel! Bir kızınız oldu ben yetemem dedin hizmetçiler tuttu. Paris’te balo dedin eğlence dedin her yere götürdü. Şimdi Charles’a bir şey diyebilir misin?
   Peki o zaman Emma Bovary, kocasını neden aldattı? Madam Bovary’yi, kocasını aldatan kadın romanı zannedenler romanı hiç anlamamışlar. Böyle bir roman okumak istiyorsanız Ahmet Altan’ın ALDATMAK adlı romanını okuyabilirsiniz. Hani özellikle kadınlar pek sevmişti. Bastırılmış duygular falan… hayır, hayır. Madam Bovary öyle bir roman değil. Bana biraz zaman verin bakın nereye bağlayacağım.
   Flaubert (kitabın yazarı) bu parantez olayına girmemeliydim biliyorum ama bir anda oldu. Neyse Flaubert, romanda en son Emma’yı eleştirir. Asıl sorduğu soru şudur: Emma neden aldattı? Flaubert, insanoğlunu en ölümcül zehirle zehirleyen romantizmi eleştirir. Vay canına romantizm gerçekten ölümcül bir akım mıdır? Flaubert’e hak verebilir miyiz? Bence Flaubert haklıdır, hem de sonu a kadar. Neden mi? Anlatayım…
   Romantizm, insanın bin farklı boyutunu iki boyuta indirir. İnsanı ya odun ya pırlanta yapar. Hayvana yaklaşmasına bir adım kalmıştır. Evrimin bütün gelişimini reddeder. İdeal tipler kötü tipler: Romantizmin insan tanımı budur.
Peki insanlar neden romantizme hayrandır? Cevap: Kafa yormayan bir tanımlamadır. İnsan denen gizemi asla çözmeye çaba harcamaz. İnsanı anlama zahmetine girmek istemeyen kuru kalabalıklar romantizme koşar.
   Dönelim romana. Emma sürekli romantik romanlar okuyan bir kadındır. Romandaki erkekler idealize edilmiş, sürekli aşk düşünen ve kadını mutlu etmekten başka hayatta hiçbir amacı olmayan Kazanova’lardır. Emma, balolarda karşısına çıkan Rudolph ve Leon’u da öyle zanneder. Flaubert, bu romantik zamparaların içi boş tipler olduğu gerçeğini Emma’nın ama aslında okurun suratına çarpar. Tam o anda yumruklarını sıkar “Yaşasın Realizm!” diye bağırasın gelir.
   Romandan fazla bahsetmeyeyim de neler olup bittiğini kendi gözünüzle görün. Romantik oltaya takılan balıkların nasıl can çekiştiğine kendiniz şahit olun.
   Günümüzde romantik romanların karşılığı dizilerdir. Aynı etkiyi bu sefer dizilerde görüyoruz. Evet, diziler seviliyor çünkü orada da ideal tipler ve kötüler var. O kadar prototip o kadar naylon tipler ki ya delicesine seviliyor ya da ölümüne nefret ediliyor. Bu kadar. Kadın erkek fark etmiyor, dizilerde gördüğümüz ama etrafta bulamadığımız jönler, güzeller mutsuzluğun ana kaynağıdır. Romantizm katıksız yalandır. İnsanların geneli yalanı seviyor. Hem de yüzyıllardır.

   Hayatı boyunca iyi ve kötü tipten başka hiçbir şey yazamamış Aleksandr Dumas malikanelerde yaşardı. Buna karşın eserlerine “İNSANLIK KOMEDYASI” adını veren ve yüzlerce karakter yaratan Balzac küçük bir çatı katında ömrünü geçirdi. Bu da İNSANLIĞIN TRAJEDİSİDİR.

23 Ekim 2015 Cuma

ÇETİN ALTAN'DAN ANILAR BULVARINA BİR YOLCULUK

...O benim babam ama o Çetin Altan.
Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.
Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.
“Yazıya ihanet etme” dedi, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”
Bir yazarı izleyerek büyüdüm.
Yukarıdaki cümleler Ahmet Altan'a ait. Benim için esaslı cümle "Yazıya ihanet etme." cümlesidir. Bu cümleyi okuduktan sonra bakın aklıma ne geldi. 
Bir gün Refik Halit'le Yakup Kadri, dostları Ahmet Haşim'in Kadıköy'deki evine giderler. Ülke zor günler geçiriyordur. Koca bir imparatorluk parçalanma sürecine girmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın homurtuları işitilmektedir... Yakup Kadri, Ahmet Haşim'e "Hadi dostum artık gidiyoruz." der. (Bu üçlü "Sanat şahsi ve muhteremdir" felsefesinin hakim olduğu Fecr-i Ati topluluğunun gençleridir.) Ahmet Haşim "Nereye gidiyoruz." diye sorar. Yakup Kadri "Milli edebiyat cephesine." der. Ahmet Haşim haklı olarak NEDEN sorusunu sorar. Yakup Kadri ona der ki: "Sevgili dostum görmüyor musun ülke kan gölü her yer yangın yeri. Bizler de bir şeyler yapmalıyız. Kalemimiz, şiirimiz bu yangını söndürmek için var olmalı. Memleketin sanatçıları olarak bize düşen vazife bu değil mi?"
Haşim, Refik Halit'e bakar ve "Sen de mi böyle düşünüyorsun." der. Refik Halit "Evet dostum, sanat muhteremdir ama artık şahsi değildir, toplumcudur." diye cevap verir.  
Haşim kahvesinden bir yudum alır ve onlara şöyle bir tirad geçer: "Sevgili dostlarım! Size güle güle. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Evet memleketimizin durumu iyi değil. Yangın, her yeri sarmış; hakkınız var. Bu yangının sönmesi için Ahmet Haşim'in şu naçiz bedeni lazımsa ben canımı seve seve bu vatana feda ederim. Ama şiirimi bu uğurda  asla feda etmem. Sizin şiiriniz bu yangını söndürürken kül olup gidecek. Ben sonsuza şiir yazıyorum. Ve ona zinhar ihanet etmem. Şartlar ne olursa olsun.
Ve Haşim, bıyıkları daha yeni yeni terlemeye başladığı yıllarda inandığı bu şiir felsefesinden, 49 yaşında son nefesini verinceye kadar hiç vazgeçmedi. Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul'un şiirimizi yozlaştıran gazına hiç gelmedi. Ahmet Haşim'in şiiri, sonsuza giden trenin birinci mevkiinde yerini aldı. Tabi diğerlerinin şiirleri kül olup yağmurlarla toprağa karıştı ve kayboldu.
Bu arada kısa bir not: Ahmet Haşim Çanakkale Savaşı'da cepheye gitti, savaştı. Milli edebiyat diye ortalığı inletenlerin hiçbirini ne Osmanlı ordusunda ne de Kuvay-ı Milliye de göremedik. Her şey bittikten sonra içindeki faşist ırkçıyı milliyetçilikle perdeleyen bazı sanatçı döküntüleri Bağdat doğumlu Ahmet Haşim'le "Arap uşağı" diye dalga geçmeye kalktılar. Bir tek Ahmet Haşim'i çağdaşlarının topuna değişmem.
Çetin Altan'dan yola çıkmıştık. Rahmetlinin mizahına, ironisine, üslubuna bayılırım. Romandan öyküye köşe yazısından denemeye yazının her alanında at koşturan iki adam tanıdım. Biri Refik Halit diğeri de Çetin Altan. Eline kalem almak isteyenlerin bu iki üstada uğramaları elzemdir. 

Bir kısa not daha: Refik Halit Milli edebiyat cephesinde yer edinemedi. O da yalnız kurtlardandır.