Sinan Yağmur diye bir yazar da bu ikiliyi ele aldı. Elif Şafak ve Ahmet Ümit’in laik kesimde yarattığı etkiyi Sinan Yağmur, biraz daha din sosuna bulayarak dindar kesimde yarattı ve kendince o da başarılı oldu. Sinan’ın romanını, roman türünden bile saymam ben ama onu okuyan kesimin “iyi roman” diye bir derdi yoktu zaten.
Mevlana Şems ikilisini bize ilk tanıtan kişi Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar adlı kitabıyla Fuat Köprülüdür. Bu isim Türk bilim tarihinin en
büyük isimlerindendir. Fuat Hoca, bu ikiliyi değerlendirirken hem o dönemin
tarihi belgelerinden hem rivayetlerden hem Mevlana’nın eserlerden hem
sosyolojiden hem de antropolojiden yararlanarak bir gerçek ortaya koyar. Asıl
gerçek o kadar belgesiz ve o kadar uzaktadır ki ancak böyle bir metodoloji bize
gerçeğin bir kısmını verebilir. Ancak asıl gerçek çok kişinin umurunda
değildir. Bu, zihinsel bir çaba ve zihinsel bir emek ister. Halk, biz zihnimizi
fazla yormadan rivayetlere inanalım olsun bitsin, der. Rivayetlerin arkasında
nasıl bir anlam saklı, bunu diğer bilimsel veriler ne ölçüde destekler… Bu
soruların bir önemi olmadığı için ve dahi Mevlana üzerine yazılanlar zahmet
gerektirmediğinden her türlü satar.
Ben de Fuat Hoca’nın metodolojisini dikkate alarak uzun zamandır bu
ilişki üzerine kafa yoruyordum. Bu ilişkinin bencesini ve rivayetlerin aslında
ne demek istediğini anlatacağım. Ancak önce tasavvufun ve tasavvufçuların
tarihi süreçte nasıl değerlendirildiklerini belirtmek istiyorum. (Çok akademik
bir üslup oldu bunun için kendimi asla affetmeyeceğim) Tasavvufçular toplumun
genel değerlerini hiçe sayan dolayısıyla toplumla devrin idaresiyle kavgalı
kimselerdir. Hatta Nesimi, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedrettin gibi tasavvufçular
dönemin genel bakışının, ahlak anlayışının ve siyasi yapısının karşısında oldukları için din
adına öldürüldüler. Bu yüzden Mevlana Şems ilişkisi “halka rağmen” gelişen bir
ilişkidir. Şems’den önce Mevlana ve Şems’den sonra Mevlana çok farklıdır. Şems
Mevlana’yı tasavvufla buluşturmadan önce içindeki “gelenek (halk)” putunu
yıkmak için bir tür sınavdan geçirir. Bir örnek vereyim. Rivayetlerde
geçer ki:
Şems, Mevlana’ya şöyle der:
“ Konya kerhanesinde
bir kadın var, (Çöl Gülü)… mutsuz, acı içinde mazlum. Git sahibinden onu satın
al ve getir evine. Onun hamisi (koruyucusu) ol. Bu evde sen bak”
Mevlana : “Ben nasıl giderim oraya Konya’nın vaizi olarak.
Hem insanlar ne düşünür. Ne bilecekler benim onun hamisi olduğumu ya yanlış
anlarlarsa.
Şems: “Yapacağın bu işte Allah’ın rızasına mani bir şey mi
var?”
Mevlana: “Hayır tabi ki öyle bir şey yok bilakis Allah da
hoşnut olur”
Şems: “Anladım insanların
rızasına mani bir şey var! O zaman karar ver Celaleddin-i Rumi SENİN TANRIN
KİM?
İşte Şems önce Mevlana’daki halk
putunu kırmıştır. Ona gerçek tanrının kim olduğunu göstermiştir. Yapbozun eksik
parçası budur. Nasıl ki devrin iktidarları Hallac-ı Mansur’u, Nesimi’yi, Şeyh
Bedrettin’i öldürdüyse Şems’ten ve onun dönüştürdüğü Mevlana’dan nefret
etmiştir. Bakmayın siz bugün el üstünde tuttuklarına. Bugün kafalarda yaratılan
Mevlana’nın toplumu harekete geçirme konusunda bir etkisi kalmamıştır.
Yüzyıllar içerisinde uydurma rivayetlerle Mevlana’yı pasifize ederek tatlı su
tasavvufçusu haline getirmişlerdir. Mesnevi’deki ve Fihi Ma Fih’deki siyasi
eleştiriler kimsenin pek umuruna gelmez. Dönemin siyasi yapısının ondan
hoşlanmadığından eminim. Bunun sonucu olarak da dönemin derin devleti Mevlana
yerine Şems’i öldürerek bana göre Mevlana’ya da mesaj vermek istemiştir.
Rivayetler Mevlana’yı gerçekten o
kadar uzaklaştırmıştır ki olayın bu yönüne kimseyi dokundurmazlar. Bugün
kapitalizmin tüketim aracı haline getirilen Mevlana, eserleri üzerinden değil
de rivayetler üzerinden ele alınıyor. Bu haliyle kimseyi özellikle iktidarları
ve kafa konforunu bozmak istemeyen masal dinleyicilerini rahatsız etmiyor. Aşk
ve sevgi kavramlarını kullana kullana içini boşaltmış ve Şems’in öldürülmesini
de romantizme bağlamış Mevlana satıcılarına gün doğmuş oluyor.Ben Mevlana’nın eserlerine de eleştirel bir gözle bakıyorum. Ancak bugün özellikle Mevleviler ona dokunulmazlık elbisesi giydirerek bir şirk figürü haline getiriyorlar.
Bi düşünün çelişki şurada: Eğer
Şems, Mevlana’yı dönemin saygın din adamından aykırı bir tasavvufçuya
dönüştürdü ise Nesimi’nin Şeyh Bedrettin’nin, Hallac-ı Mansur’un akıbeti onu da
bulmalıydı.
Yüreğine, beynine, ellerine sağlık..
YanıtlaSil