14 Ağustos 2013 Çarşamba

MÜKEMMELLİĞİM ZAAFLARIMDANDIR

Bir yazıya başlarken ilk cümleyi bulmak kadar zorlandığım hiçbir şey yoktur hayatta. İtiraf ediyorum bunu çünkü yazı yazmak gibi boyumdan büyük işlere bulaşmış bir adamım. Yazma cüretinde bulunmamın sebebine gelince ; yazıyorum çünkü kusurlarımı herkese anlatarak mükemmel olduğumu ispat etmek gibi yüce bir amacım var.
     Neden mi? Etrafta o kadar idealize edilmiş kusurlarında arındırılmış göklerde bir yerlere çıkarılmış adam var ki, çağımızın zavallı insanı bu tanrılar karşısında küçüldükçe küçülüyor. Gel de Kafkaya hak verme. Bu titanlar karşısında bir böcekten ne farkımız var ki? Kimileri onlara tapınma ayinlerinde birbirlerini eziyor, kimleri de onlara benzemek için içi boş orta çağ aristokratları gibi kasım kasım kasılıyor. Her ikisine de bakmak acı veriyor insana. Genelde iki durumla karşı karşıyayız: “Mükemmel” insana ya tapınma ayinindesin ya da ona benzeme seanslarında. Bu duruma baş kaldırıyorum. Kalemi elime almam bundandır.
     Ey okur! Ben de mükemmelin tekiyim. Ve mükemmelliğim zaaflarımdandır. Gel de sana mükemmellik neymiş anlatayım. Gel de şu mükemmel insanın hayatında kısa bir yolculuk yapalım. Hem de bu mükemmelliğe uygun ilahi bir giriş yaparak.
     Öncelikle ayet der ki: “lekad halaknel insane fi ahseni takvim” yani “ biz insanı en güzel şekilde yarattık” ve yine ayet der ki “innel insane zalumün cehul” yani “insan zalim ve cahildir.”
     Ey okur kitlem, arayınca beni bulacağınız yer bu iki ayetin arasıdır. ( sözümüzün ayetlere de uğramasından anlaşılmalıdır ki zihnimizin uğrak yeri bir hayli fazladır.)
     Dönelim mevzumuza. Bendeniz insanlardan bir insanım. Göklerde bir yerim yoktur. Ancak meziyetlerim pek çoktur.
     Öfkelenirim mesela. Mevlananın “ öfkede ölü gibi ol “ sözünü bilmeme rağmen. Bazen sinirlenince “söverim gelmişine geçmişine, ayıpsa ayıp” Çığrımdan çıkmışımdır. “zalumun cehul” uçurumuna yuvarlanacakken “ahseni takvim” e dümen kırmasını bilirim sonra. Aflar özürler ardı ardına.... Tövbe ederim kabulünü umarak...
     Tövbe etmişsin vazgeç artık bundan değil mi? Nerde... yine de ara sıra ayağım kayar öfke sokağına.
     Tutarsızlığım tutar bazen. Bugün söylediğimin tersini ertesi gün söyleyiveririm. “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” deyimi kaç defa yüzümde patlamıştır. Şöyle bir istikrar abidesi deseler ya sana! “30 senedir bunu bilir bunu söylerim.” gibi bir cümle çıksa ya ağzından. Ne mümkün! Savrukluk işte.
     Bir bakarsın tatlı tatlı sohbet ederken dedikodunun bataklığına düşmüş bulurum kendimi. Kurtulmak için nasıl paralanırım bilemezsiniz. Çıkınca da üstün başın çamur içinde. Utanırım, öfkem kendime döner bu sefer, kendimi kırıp dökerim.
     O mükemmel gençlik yıllarımın başına dönelim isterseniz. Çocukluk dönemi başarıyla atlatılmış. Ergenlik dönemi mesela... Ergenlik dönemimde kendimi biraz tipsiz bulurdum. Bir Ahmet Haşim kompleksi diyemezdiniz benimkine ama bende baya sorun yaratmıştı. O yıllar aynalardan hem nefret ettiğim hem de vazgeçemediğim yıllardı. Yine o yıllarda kızlarla da arkadaş olma konusunda çok iyi değildim. Hatta ilk arkadaşlıklarım sırasında ilişkinin kafasını gözünü yarmışlığım vardır. Tipik 80'li yıllar gençliği işte. Her şey zamanla gelişiyor. İnsan olmak böyle bir şey diye düşünürüm hep.
     Ergenlik dönemimdeki fazla kompleksten olsa gerek şimdi daha havalı ve kendini beğenmiş bir tavrım var. Bir dengeleme dönemi olsa gerek. İleride belki daha mütevazi biri olabilirim.
     Başka meziyetlerim de vardır. Hitabetim çok iyidir mesela. Konuştuğum zaman dinletmesini bilirim. Bu durum hem okumaktan hem de babamdan gelen bir özellik sanırım. İçimde hep yeni ve sıradışı şeyler söylemek gibi bir motivasyonum vardır. Tabi ki her zaman böyle konuşmam. Bazen kendimi çok boş bir muhabbetin içinde bulurum. Sonra ne gereği vardı bunun derim ; ama yine de yaparım.
     Ayrıca felaket sakar biriyimdir. El becerim yok denecek kadar azdır. Ellerimle ilgili en büyük maharetim konuşurken jest ve mimiklerimi usta bir tiyatrocu gibi kullanmaktan ibarettir. Bu konuda gerçekten iyiyimdir. Tembelliğin cenderesinden kendimi uzun yıllar kurtaramamıştım. Çalışkan olduğum dönemler de az değildir hani. Şunu da belirteyim ki çalışkanlığım içimden gelen bir şey zannedilmesin. Sadece hayatın zor koşullarının beni mecbur etttiği bir durumdu.
     Bununla birlikte insan haklarına saygılıyımdır. Demokrat bir kimliğe sahipmisin sorusuna göğsümü gere gere “evet” derim.
     Bazen Tevfik Fikretin: “vatanım ruyi zemin milletinm nevi beşer” çizgisinde yürürüm. Bazen Yahya Kemalin :“ Kurdun Ölümü “ hikayesine kapılır bir bozkurt ulumasına benzer cümleler kurarım. Gün olur Mehmet Akifin: “ yetmez mi bize verdiğin bunca devahi..... ağzım kurusun yok musun ey adli ilahi...” dizelerindeki çaresizlik isyanını dilime dolarım. Gün olur Orhan Velinin “Dalgacı Mahmut”u gibi etrafı makaraya sarmakla meşgulüm.
     Sonra arabamda gizli bir radyo kanalı vardır, yalnız kaldığım zamanlarda sürekli arabesk çalan bu kanalı dinlerim. İçimde yaşayan lümpenin de bir canı olduğunu ona da haksızlık etmemek gerektiğini düşünürüm. Semih Kaplanoğlunun, Nuri Bilge Ceylanın, Reha Erdemin filmlerini izlemişimdir. Bıraksanız bu filmler hakkında sürrealist bir tartışmanın içinde saatlerce konuşabilirim. Ancak Cüneyt Arkının oynadığı bir filme takılmayagöreyim, asla kaçırmam.
     Aslına bakarsanız insan kendinden bahsetmeye başladı mı sohbeti bitirmek istemez. Konu sayfalarca uzar gider. Ama ben derdimi anlattığımı düşünüyorum .
     Dediğim gibi ben mükemmelin tekiyim. İki ayetin arasında gidip geliyorum. Göklerde bir yerim yok . Olmasını da istemem. İnsan olmanın en mükemmel halini yaşıyorum. Mükemmelliğim zaaflarımdandır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder