Anadolu’nun bağrından koptum. Seyyahların defterinden çıktım, Frenk şehirlerinden kaçtım, bulutların üstünden uçtum, İstanbul’da buldum kendimi.
Bir döngünün içindesinizdir artık. İstanbul’da kendini bulmakla kendini kaybetmenin bir olduğu döngünün içinde. Artık damarlarda dolaşan bir damla kan, ciğerlere çekilen bir nefes havayım. İçilen bir yudum su, üzerinde yürünen bir kaldırım taşı, lodosla savrulan bir söğüt yaprağıyım. Bu koca şehrin bir parçasıyım artık.
Ve kaybolmuş bir vaziyette dolaşıyorum yedi tepe İstanbul’u.
Eminönü’nde bir güvercinim. Yeni Cami hem Allah’ın evi hem benim. Gündüzü mahşer, gecesi çöl. Karnım her daim tok. Mesaim sabah başlar gün batımıyla biter. En ağır işçilerdenim, insanların gözünü eğlendiririm yem yiyerek. Yemezsem bir daha yem atmazlar önüme diye korkarım. Ha babam ye babam! Yeter demesine derim de, bilirim ne kadar şanslı olduğumu. Kimin ayağına bu kadar bol rızık gelir diye düşünürüm. Nankörlük etme derim. Sonrası malum! Ha babam, ye babam!
Kapalıçarşı da Süryani bir kuyumcuyum. Altın alır, altın satarım. Altına elim değer, birken değeri bin olur. Genç kızların ince bileklerinde kokulu tenlerinde gururlanır. Atalarım Mardin’de yatar. Ha Mardin ha İstanbul… İkisi de medeniyetler beşiği. Soyumuz yirmi dört ayardır anlayacağınız! İşimiz ince işçiliktir. Ben altını işlerim, altın ruhumu…
Mahmutpaşa’da basmacı Muharremim. Raflarıma top top renk renk kumaşlar misafir olur. Vakti saati gelince alır başını gider. Kimi bir bankacının sırtında ceket olur, kimi bir öğretmen hanımın eteği, kimi bir şarkıcının gömleği. Tepeden tırnağa esnafım, insan sarrafı da diyebilirsiniz. Bu çarşının çekirdekten yetişmişlerindenim. Dükkanıma ayak basan adamı alnının terinden gözünün ferinden tanırım. Bizi bin yıldır, kanunu yazılmamış, kitabı basılmamış ahilik geleneği yönetir. Dükkanıma kumaşlar misafir olur, insanlar misafir olur, ben bin yıldır bu dükkanda onları ağırlarım.
Ünlü bir işadamının kızıyım. Bu diskoda ne işim mi var? Arkadaşlarla eğlenmeye geldim. Müzik, dans ve arkadaşlar. Hayatın ritmi bu değil mi? Ayrıca eğlenmenin nesi kötü ki? Merak etmeyin, bütün hayatım böyle geçmiyor. Gencim içim kıpır kıpır. Bazı akşamlar gecelere karışıp sabahlara kadar eğleniyoruz. Hayatın zorlukları bir gün gelip yakama yapışacak. O gün gelinceye kadar ben buradayım!
Işık evlerinin şakirdiyim. Üsküdar’da sabah namazı vakti ışığı yanan evlerin çoğu bizimdir. Haftada bir Eyüp Sultan’dayız, kahvaltıda. Akşama kadar okulda sokakta günaha batmış ruhumuzu, ışık evlerinde arındırırız. Kırmızı kaplı kitaplarla nurlanır içimiz. Hocamızı dinlerken döktüğümüz iki damla gözyaşı ahiret sermayemizdir.
Cihangir’de oturan Mevhibe Hanım’ım. Rahmetli büyükbabam da burada ikamet ederdi, onun büyükbabası da… Seksenine merdiven dayadık. Biz pek değişmedik
ama İstanbul çok değişti. Kıymetli zevcim Memduh Bey’in vefatıyla teessürüm çok büyüktür. Muhterem dostum Semahat Hanımefendi ile birbirimize teselli veriyor, ikbal günlerimizi yâd ediyoruz. Gençken köşkümüzde verilen baloları, muhterem pederimin arkadaşları Refik Halit ve Yakup Kadri Beylerin ziyaretlerini, Beyoğlu gezintilerimizi, hatırlıyor müteselli oluyoruz. Buralar atalarımızın diyarıydı diyebilen nadir insanlardanız.
Bağdat Caddesi’nde 250 beygirlik BMW Z4 ile ya da Kawasaki motosikletiyle gezen benim, Adım Berkutay zamanımın çoğu Cadde’de geçer. Gündüz kafe ve barları gece motor torklarını test ederiz. Bize heyecan veren şeyler bunlar. Bugünlerde yeni bir kızla çıkıyorum. Adı Sudesu. Su’lu olmayanını bulmak mümkün değil. Birlikte çok eğleniyoruz. Bundan eğlenceli bir hayat düşünemiyorum. İstanbul hayat demek.
Benim adım Dença, Babam Ermeni annem Rumdur. Bir Pazar Kadiköy’de Gregorian Efendinin, bir Pazar Büyükada’daki Yorgo Efendi’nin vaazlarını dinlemeye gideriz. Kilisemizin sıralarında otururken bazen babamız İsa’yla göz göze gelirim. Mahsun mu desem, sitemkâr mı desem, bilemediğim bir bakışı vardır. Büyükanneme sordum, hep böyle miydi diye. onun çocukluğunda da öyleymiş. Ama o da büyükannesine sormuş. Büyükannesi de demiş ki: “Ben çocukken çok mutlu bakardı”. Bir türlü anlam veremedim. Umarım, o mutlu bakışlarını ben de görürüm.
Boğaz’dan geçiyorum işte. Tanımadınız mı beni. Benim, ben istavrit. Bayılırım bu şehre. Boğaz’dan geçerken yüzlerce binlerce insan boğazın kenarlarına, Galata Köprüsü’ne toplanır. Ellerinde uzun sopalarla bana yiyecek vermeye çalışırlar. Bu kadar sevildiğiniz bir şehri bırakıp başka bir yere gider misiniz? Bazen şık bir restoranda, rakı sofrasının baş misafiriyim, bazen bir fakirhanenin mutfağını kokutmuşum. Bazen bir ekmek içine yaslamışım başımı, bazen pahalı vitrinlerin süsü olmuşum. Denizdeki hemcinslerime denk gelsem hani bana: “Ne haber İstanbullu” diye takılırlar. Anlayacağınız ben de buralıyım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder