8 Ekim 2015 Perşembe

DAHA BÜYÜK SORUN: İBNİ ARABİ

   Hani bilirsiniz makalelere tanımla başlanır. Bir kavram vardır mesela, onun sözlük anlamı falan… Makale okumuşsanız bilirsiniz. Bu değişmez bir gelenektir. Ben makale sevmem soğuk ve sevimsiz gelir bana. Kendimi deneme türüne daha yakın bulurum. Ama bugün makale geleneğine uyup tanımla başlayacağım. “MA’RİFET” Evet anlatmak istediğim kavram bu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Marifetname" adlı bir kitabı vardır. Ama anlatacağım şey o değil. Onu da anlatmak isterim bir gün. Hatta çok isterim.
Neyse “ma’rifet”nin tanımı şudur:
   Sözlükte tanınmak, bilmek anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine alim, marifet sahibi olanlara da arif denir.
   Şimdi tanımın birinci bölümünü ele alalım. Allah’ın sıfatları ve zatı (niteliği) hakkında şüphe götürmeyecek bilgiye sahip olmak. Şüphe götürmeyecek bilgi sözü var ya işte ben burada şüpheye düşüyorum. Haliyle soruyorum: Kim tarafından şüphe götürmeyecek biçimde? Marifet’e sahip kişinin Allah’ın bütün gizli bilgilerine şüphe götürmeyecek biçimde sahip olması. Çok iddialı değil mi? Hani peygamberler bile şüphe etmişlerdi. Örneğin Hz. İbrahim şöyle anlatılır Kuran’da:
   Hani İbrâhim, “Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!” demişti. O da, “Yoksa bana inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrâhim, “Evet, inanıyorum ama kalbim tamamen doyuma ulaşsın” Bakara/260
   Ya da Musa’nın hikayesi şöyledir: Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle konuştu: "Rabbim, göster bana kendini, göreyim seni." dedi: O da"Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni görebileceksin." Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: "Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.(Araf/143)
   Görüldüğü üzere peygamberlerde dahi iman şüpheyle başlıyor. Ve bir sorgulama eğilimi var.
Bütün bunları niye anlatıyorum ve İbni Arabiyle ne alakası var? İbni Arabi İslam dünyasında Ma’rifet kavramını sıkı sıkıya yerleştiren kişidir. Marifeti yani ölçülemeyen, sınanamayan, tartılamayan kutsanmış bilgiyi.
   Arabi’nin Prof. Nihat Keklik tarafından çevrilen FÜTÜHA-ÜL MEKKİYYE adlı kitabı bir dönem el kitabım gibiydi. Batı dünyasında NOSTRADAMUS mistik popüler kültürün nasıl önemli bir ismi idiyse bizde de İbni Arabi öyleydi. Üniversite yıllarının kahin ruhlu bu genci Fütühat-ül Mekkiye’yi epeyce elinden düşürmemişti. Arabi o kitabında geleceğe dair haberler verir. Hatta sonunda “Kıyamete kadar olacak şeylerin haberini size verdim.” diyerek marifet sahibi biriyle muhatap olduğumuzu hatırlatır. Kabe’de Fütüha-ül Mekkiyye’yi yazarken yazanın kendisi olmadığını, Allah’tan bir ilhamla bilgilerin kendisine yüklendiğini iddia eder. Rüya aleminde bütün peygamberlerle görüşür. Hepsi ona büyük bir itibar gösterir. Kendilerinin varisi olduğunu söylerler. Koca evreni bir gecede Allah’ın lutfuyla gezer. Hatta Mars’a uğradığı sırada oraya bir emanet bırakır ve “Bir gün insanlar uzaya çıkıp Mars’a uğrayacak ve emanetimi bulacak” der. Daha burada sayamayacağım kadar bir sürü olay…
   Halbuki Kuran’da Allah peygambere şöyle dedirtir: “Eğer gaybı (gizli olanı) bilseydim elbette daha çok iyilik yapardım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciden başkası değilim."Araf/188
   Sadece bu ayet bile Arabi ve onun Marifet yolundan gidenlerin iddialarını çürütmeye yeter de artar bile.
İşin asıl sorun olan kısmı şurada. Marifet bilgisine sahibim diyenlerin doğruluğunu ölçebilecek bir ölçüt maalesef elimizde yok. Rüyada gaybı gördüm ve marifeti elde ettim diyen bir dünya adam türedi. Hiçbir ölçü yok. Güya insanların yolunu aydınlatıyorlar ama yazdıkları söyledikleri eski kitaplarda geçen rivayetlerden başka bir şey değil. Tek bir yeni cümleleri yok.

   Ama ilim asla marifet gibi değildir. İlim emek ister, bilgi ister, araştırma ister ve ortaya koyacağın bir ürün ister. Rüyamda ilim sahibi oldum diyemezsin. İbni Arabi’ye atfedilen kutsiyetin onda bir İbni Haldun, El Kindi gibi ilim adamlarına atfedilmez. Astronomide, felsefede, sosyolojide insanlığa büyük değerler sunmalarına rağmen.  İşte bu marifet kolaycılığı yani marifeti ilmin önüne geçirmeleri, bu beyin tembelliği yıllardır İslam dünyasının içinde bulunduğu akılsız ve ilimsiz geriliğin en önemli sebeplerinden biridir. 

3 yorum:

  1. Ahmetciğim, İslam dünyasının bugünkü yürekler acısı durumunun nedenini son cümlende açıkça ortaya koydun . Teşekkür ederim. Alaeddin Tandoğan

    YanıtlaSil
  2. Daha geniş yazmanızı beklerdim Ahmet Abi :)

    YanıtlaSil
  3. Bu yazıyı bir başlangıç olarak düşünebilirsin Mustafa Uysal. Konu uzun ve derin. Tekrar tekrar ele almayı düşünüyorum. teşekkür ederim.

    YanıtlaSil